Yavuz Bülent Bakiler’den Haber7’ye önemli açıklamalar

0
Yavuz Bülent Bakiler'den Haber7'ye önemli açıklamalar
Yavuz Bülent Bakiler'den Haber7'ye önemli açıklamalar

Yazar, şair ve fikir adamı Yavuz Bülent Bakiler, Haber7 Gündem Masası’nın konuğu oldu. Çocukluk yıllarından, şiire nasıl başladığından ve Türkiye’nin yaşadığı zorluklardan bahseden Bakiler, memuriyetinde yaşadığı zorlukları da anlattı. Haber7 Yayın Yönetmeni Osman Ateşli ve Yayın Koordinatörü Tarık Dağlı’ya konuşan Bakiler, Rumen devlet adamı T. G. Djuvara’nın yazdığı Türkiye’yi Parçalama Planları kitabını örnek vererek Türkiye’de birçok insanın üzerimizde oynanan kötü politikadan haberi olmadığını söyledi

 

SOFRAMIZDA PEYNİR OLMAZDI

Çocukluğunuzla ilgili dönemden başlamak istiyorum. 2. Dünya Savaşı’nın zorlu yıllarını yaşadınız. O dönemde yaşadıklarınız ve o dönemin Türkiye’si ile alakalı bize aktarmak istedikleriniz nelerdir?

 

 

Çok zor bir soru sordunuz. Benim çocukluğum 2. Dünya Savaşı’nın cereyan ettiği yıllara rastlıyor. Türkiye baştan sona kadar, büyük imkânsızlıklar içerisinde çırpınan bir ülkeydi. Benim çocukluk yıllarımda, soflarımızda doğru dürüst peynir yoktu, peynir. Annem derdi ki, “Fazla peynir yiyince mideniz ve bağırsaklarınızda kurt olur, aman, peyniri çok dikkatli yiyin.”  Şeker yoktu bizim çocukluk yıllarımızda. Buna benzer diğer birtakım sıkıntılarımız söz konusuydu ve üstümüz başımız, ayakkabılarımız darmadağınıktı, perişandı. Ben bir memur çocuğu olmama rağmen, sadece benim yaşayışım böyle değildi. Mahallemizdeki herkes aşağı yukarı bu şartlar içerisindeydi. O bakımdan çocukluk yıllarım 1945-1950 yılları arasında çok büyük zorluklarla ve imkânsızlıklarla geçmiştir. Bunu, kitaplarla ortaya koymak bile çok zor şimdi.

10 YAŞIMDA İLK KEZ ARABAYA BİNDİM

O dönemle ilgili şeker bulunamıyordu dediniz. Memurlara dağıtılan şekerleri alıp koştura koştura günü geçirdiğiniz bir hikayeniz var, onu dinlemeyi isteriz.

Çok iyi hatırlıyorum. Sadece memurların bir kısmına devlet şeker vermek imkânına sahipti. Birkaç ayda bir 5 kg şeker hakkımız vardı. Esasen evlerimizde çaylarımızı şekerle değil, üzümle veyahut dutla içmek durumundaydık. Birkaç ayda bir bize 5 kg şeker verilince onu dükkândan eve kadar taşımak benim vazifelerimden birisiydi. Hiç unutmadığım hadiselerden birisi, Abdullah Efendi diye toplu alışveriş yapan bir adam memurlara gelen şekerleri dağıtıyordu. Gittim ondan 5 kg şeker aldım, korktum herhangi bir yerde beklemekten, nefes almaktan çünkü dedim ben bir yere bu sırtımdaki torbayı bırakır da dinlenirsem gelip şekeri alıp kaçırırlar, götürürler ve eve çok büyük bir suç işlemiş gibi giderim. Bu bakımdan herhangi bir yerde katiyen duraklamadan, nefes almadan eve geldim ve sırtımdaki 5 kg’lık şeker torbasını indirmek durumunda kaldım.

Sadece şeker konusunda değil, başka konularda da durum böyleydi. Mesela benim çocukluk yıllarımda ayakkabılarımızın altında kabaralar vardı. Kabara diyorduk biz, böyle baş kısmı geniş olan küçük çiviler. Onları ayakkabılarımızın altına çakıyordu ki kunduracılar, deri yıpranmasın, ayakkabı çabuk yırtılmasın, eskimesin diye. O bakımdan biz bir yerden geçtiğimiz zaman, bir grup askerin geçerken yürüdüğü gibi, rap rap rap diye acayip sesler çıkıyordu.

Çocukluk yıllarım sadece benim değil, bütün arkadaşlarımın çocukluk yılları böyle büyük sıkıntılar içerisinde geçti. Allah Türkiye’ye öyle acılı günleri bir daha göstermesin diyorum. Sadece şeker konusunda değil, başka konularda da aynı sıkıntıları yaşadığımızı bilhassa belirtmek istiyorum.

Ben şahsen öyle zor yıllardan geçtiğim için bugün Türkiye’de herhangi bir konuda sureti katiye şikayetçi değilim çünkü çok kötü günler yaşadım, çok kötü yıllar yaşadım ben. Babam Sivas’ta nüfus müdürüydü ve ben 10 yaşıma kadar taksiye binmedim katiyen. Bütün Sivas’ta iki taksi vardı. Birisi bizim mahalledeydi. Bir Ramazan günü eve gelirken Sivas’ta Nalbantlarbaşı denilen bir yer var, orada babamla birlikte yürüyorduk. Yanımızda, komşularımızdan birisinin taksisi vardı, durdu, “Müdür Bey buyurun beraber gidelim” dedi. Evlerimiz arasında 15-20 m mesafe ancak var. Babam komşumuzun yanına oturdu, ben arkaya oturdum. İnanmazsınız, yeminle söylüyorum, elimi pencerelere, kapılara, oturduğum yere sürmeye başladım. Çünkü ilk defa, ilkokulun 5. sınıfında taksiye bindim ve eve geldiğim zaman bunu çok büyük bir kazançmış gibi anneme anlattım. “Anne” dedim, “Biliyor musun, taksiyle geldik. Babam komşumuzun taksisine bindi, ben de onunla birlikte bindim.” Hiç unutmadığım hadiselerden birisi, hatırladıkça gülüyorum doğrusu.

Şarkışla’da akrabalarımız vardı. Bir tatilde, birkaç gün Şarkışla’da kalmak üzere o akrabalarımızın evine gittim. Burada o ailenin büyük oğlu Orhan Abi’yle dolaşırken, “Orhan Abi” dedim, “Şarkışla’da taksi var mı?” “Yok” dedi, “Sivas’ta var” dedim övünerek. “Orhan Abi sen hiç taksiye bindin mi” dedim. “Binmedim” dedi. “Ben bindim, o kadar güzel ki” dedim. Eve geldik, annem bana sordu, “Oğlum Şarkışla nasıl?” “Anne dedim, Şarkışla yaşanacak yer değil, Şarkışla’nın taksisi yok, Orhan abi bu yaşına kadar taksiye binmemiş” dedim. Düşünebiliyor musunuz, 12 yaşında bir çocuk bir şehrin ve ilçenin güzelliğini, zenginliğini orada bir taksinin bulunmasına bağlıyor ve kendisi vakti zamanında bir taksiye bindiği için bunu çok büyük bir meziyet olarak görüyor, gösteriyor. Biz öyle zor şartlar altında yetiştik, geldik. O bakımdan bugün Türkiye’de birtakım konularda sıkıntı var, ben şahsen onlardan şikâyetçi değilim. Bunları son derece normal görüyorum.

SOKAK ŞAİRLERİ VE ANNEMİN MASALLARI BENİ ŞİİRE YÖNLENDİRDİ

Birkaç vasfınız var: Hukukçu yönünüz, şiirleriniz var, edebiyatla ciddi bir şekilde alakadar olmuşsunuz. Şiirle ne zaman tanıştınız? İlkokuldayken edebiyatla ilgili bir yatkınlığınız var mıydı?

Şunu bilhassa hatırlatmak istiyorum: Sivas bizim halk edebiyatımızın, halk şiirimizin en zengin olduğu şehitlerden birisidir. Sivas’ta Cumhuriyet Üniversitesi’nde vazifeli bir arkadaşımın bana anlattığına göre dünden bugüne Sivas’ta bine yakın halk şairimiz yaşamış. Dehşet verici bir rakam, bine yakın halk şairimiz çalmış ve söylemiş. Ben öyle bir iklim ve coğrafyada doğdum ve büyüdüm. Benim çocukluğum sokaklarda o yılların halk şairlerini dinlemekle geçti. 1945-50 arasında Sivas’ta birtakım halk şairleri sazlarını siyah torbaların içerisine koyuyorlardı, torbaları sırtlarına alıyorlardı ve sokak sokak dolaşıyorlardı. Oğlunu askere gönderen, kızını gelin veren, bir yakınını kaybeden, kayınpederiyle ve kayınvalidesiyle arası açık olan birtakım kimseler halk şairlerine pencereden 5-10 kuruş atıyorlardı ve diyorlardı ki, “Hadi âşık, bizim için bir şey çal söyle.” Ve o şairler de 5-10 kuruş için bir müsait yere oturduktan sonra sazlarına düzen veriyorlardı ve çalıp söylüyorlardı. Benim bütün çocukluğum sokaklarda halk şairlerini ve evde annemin masallarla, türkülerle yüklü hikayelerini dinleyerek geçti. Onlar beni ister istemez şiire çekmeye başladı.

İlkokulda hocamın vermiş olduğu bir vazifeyi dikkate alarak ben halk şairlerimize özenip saçma sapan şiirleri yazdım. Ama günün birinde, 1953-54 yıllarında bu saçma sapan vezin ve kafiyeyle yazmış olduğum şiirler yerini serbest vezinle yazılmış şiirlere bıraktı. Bir kız kardeşimi, elektrik kazasında kaybetmiştik. Okuldan çıktıktan sonra ben hemen her gün kız kardeşimin yatmış olduğu kabristana uğruyordum. Başına oturup onunla konuşuyordum. İçimden geçenleri söylüyordum. Sonra orada onun ağzından ölüm üzerine şiirler söylüyordum. O şiirlerim, o yıllarda İstanbul’da yayınlanan Türk Sanatı isimli bir dergide yayınlandı. Derginin sahibi Abidin Mümtaz Kısakürek bana çok mültefit bir mektup gönderdi. O mektupla beni derginin şairleri arasında saydıklarını ifade ediyordu. Böylece ben Türk Sanatı dergisinde yayınlanan şiirlerimle edebiyat dünyasına adımımı attım ve o yıldan, yani 1955 yılından bugüne kadar yazmaya çizmeye devam ediyorum.

BATI DÜNYASI BİZİ BU TOPRAKLARDA YAŞATMAK İSTEMİYOR

Memleketimize zaman zaman dışarıdan açık saldırılar oluyor. Bunlara çeşitli duruşlar sergileniyor ve karşı konulmaya çalışılıyor. Bunun yanında kültürümüze ve değerlerimize yönelik de saldırılar var. Bunlara yönelik bir direniş, karşı koyuş, bir duruş görüyor musunuz? 

Hayır görmüyorum. Çünkü biz yeterli miktarda Batı ve Doğu dünyasının bizim üzerimizde oynadığı oyunlardan haberdar değiliz. Bu söylediğiniz yüzde 100 doğrudur. İçeride ve dışarıda bizim edebiyatımıza, varlığımıza karşı çok ciddi tehditler var. Diyanet İşleri Başkanlığının yayınları arasında çıkar bir kitap var: Türkiye’yi Parçalama Planları. Bu Türkiye’yi parçalama planların T. G. Djuvara isimli bir Rumen devlet adamı yazmış ve bu Paris’te 500 sayfalık bir kitap olarak yayınlanmış. Djuvara’nın bu kitabını, Diyanet Vakfımız da yayınladı Türkiye’yi Parçalama Planları diye. Doğu ve Batı dünyasının, Malazgirt zaferinden sonra bizi bölmek ve parçalamak için nasıl 100 ayrı plan hazırladığını, Djuvara çok ciddi kaynaklara dayanarak ortaya koymuş. Bunu Paris Sorbonne Üniversitesi tarih kürsüsünde ortaya koymuş. Tarih kürsüsündeki ilim adamları Djuvara’yı dinlemişler ve bu çalışmasından ötürü ona tarih doktoru unvanını vermişler. Djuvara aynı zamanda bir tarih doktoru. Onun bu kitabı Fransa’da 500 sayfa halinde yayınlanmış. Türkiye’de de o kitap, beraberimde aldım getirdim, Türkiye’yi Parçalama Planları aşağı yukarı 190 sayfa halinde yayınlandı. Türkiye’yi parçalamak isteyen iç ve dış düşmanlarımız ve hainler var. Bizim bu hain ve üzerimizde oynanan kötü politikadan maalesef okumadığımız için haberimiz yok.

Ben, bir öğretmenler gününde bundan bahsettim. İstanbul’da öğretmenlere kitaben konuşuyordum. “Siz çocuklarımıza, solucanın sindirim sistemi öğretiyorsunuz. Çok mühim. Solucanın sindirim sistemini bilmeden Türkiye’de devlete, millete hizmet edilemez. Öğretin amenna, bir itirazım yok. Siz çocuklarımıza terliksi hayvanın nasıl hareket ettiğini öğretiyorsunuz. Bu da çok mühim. Bir adam terliksi hayvanın nasıl hareket ettiğini bilmeden katiyen Türkiye’de bir konuda başarılı olamaz. Öğretin, ama, Doğu ve Batı dünyası bizi bu topraklar üzerinde yaşatmak istemiyor. Üzerimizde büyük oyunlar var. Bunları da lütfen çocuklarımıza öğretin, anlatın” dedim. Biliyor musunuz, ben kürsüden indiğim zaman, yeminle söylüyorum, aşağı yukarı 20 öğretmen etrafımı çevirdi, “Efendim, sizin konuşmanıza bir tenkit getirmek istiyoruz. Siz tam bir ruh hastalığı içerisinde konuşuyorsunuz” dediler. “Son derece normaldir, bunu neye dayanarak söylüyorsunuz” dedim. “Efendim diyorsunuz ki Doğu ve Batı dünyası bizi bu topraklarda yaşatmak istemiyor.” “Evet” dedim, “Böyle söylüyorum. O anın heyecanıyla söylenmiş bir cümle değil. Okuduklarıma dayanarak söylüyorum” dedim.

“1595 yılında devletimizin yüz ölçümü ne kadardı?” soruma hiçbirisi cevap veremedi. “Ben size söyleyeyim” dedim, “23 milyon 337 bin 600 kilometrekare üzerindeydik. Bugün kaç kilometrekare üzerindeyiz?” Onu bildiler. 778 bin kilometrekare. Bu neredeyse Türkiye kadar 30 toprak parçasının kaybedilmesi demektir. Ne oldu o topraklar? Ecdat o toprakları çuvallara doldurup denize mi attı? Bu sorularıma hiçbiri cevap veremedi. “Ben size söyleyeyim” dedim. “Sizin gibi gerçekleri bilmeyen cahil birtakım devlet adamları yüzünden Doğu ve Batı dünyası bize vura vura bizi döve döve Balkanlardan getirip Anadolu’ya tıktı. Anadolu’dan da bizi uzaklaştırmak istediler. 1. Dünya Savaşı’na girdik mağlup olduk. Onun arkasından Mustafa Kemal Paşa’yla milli mücadeleye atıldık. Hareket kazandık da bu topraklar üzerinde kaldık. Yoksa Batı dünyası bizi bu topraklar üzerinde de yaşatmak istemiyor.”

“Siz nasıl öğretmensiniz” dedim. “Bunları öğretmeden ve bilmeden çocuklarımıza siz nasıl faydalı olabilirsiniz? Cehaletinizden utanıyorum” dedim. Meseleleri bilmiyoruz, okumadığımız için gerçeklerden haberimiz yok ama Doğu ve Batı dünyasının ihaneti dün olduğu gibi bugün de devam ediyor.

5 BİN KİTABIM VARDI. ÇOCUKLARIM BİRİNİ BİLE OKUMADI

Kitaplara olan düşkünlüğünü, sevginizi ve muhabbetinizi biliyoruz. Çok da büyük bir kütüphaneniz olduğunu varsayıyorum. Kütüphanenizde kaç kitap vardır ve sizin için en nadide olanları hangileridir? Okuduğunuzda en çok etkilendikleriniz nelerdir?

5 bin kitabım vardır. Bizim milletimiz üzerine, Türk milleti üzerine yazılan kitapları çok büyük bir dikkatle okudum. Üniversitenin 1. sınıfındayken bir topluluk karşısında, rahat bir şekilde 3-5 dakika konuşma kabiliyetine sahip değildim. Araştırmalarımdan sonra gördüm ki bunun sebebi okumamamdan, kelime dünyamı zenginleştirmememden bu kaynaklanıyor. Edebiyatla ilgili kitaplar okudum, kelime dünyamı geliştirdim. Diğer Türkiye meseleleri üzerine yazılan kitapları gözden geçirdim. Dünya klasiklerinden okuduklarım oldu. Türkiye klasiklerinden okuduklarım oldu. Bunlar beni cemiyetimizde iyi bir noktaya getirdi ve gerçekten kütüphanemde 5 bin kitap toplandı, aşağı yukarı 10-15 yıl içerisinde. Sonra benim iki çocuğum var, biri kız diğeri erkek. Çocuklarım son derece terbiyeli çocuklar, katiyen şikayetçi değilim. Ama çocuklarımdan hiçbirisinin bu kütüphanemden bir kitap alıp okuduğunu görmedim. Tariz babında sordum, “Niye almıyorsunuz, niye okumuyorsunuz, kimin evinde 5 bin kitap var” dedim. Bana dediler ki, “Babacığım o kitapların dili bize çok ağır geliyor.” Anladım ki kitaplar artık donmuştur, okunmaz hale gelmiştir. Elimizde kalmasının bir faydası yoktur. Sivas Belediyesi’yle konuştum. Ben de kitaplarımı Sivas Şemsi Sivasi Kütüphanesi’ne yolladım. O yıldan bu yıla kadar, tekrardan bin civarında kitap sahibi oldum. Onları öldükten sonra herhalde çocuklarım bir kütüphaneye mi verirler, sahaflara mı satarlar, sokağa mı atarlar bilemiyorum. Ama böyle bir durum söz konusudur.

TORUNUM YAŞINDA ÇOCUKLAR YÜZÜME AVAL AVAL BAKIYOR

Tramvayda yolculuk ederken çekilen fotoğrafınız çok konuşuldu. Orada yolculuk edenlerin sizin tanımaması, onun dışında sizin ayakta yolculuk yapmanız. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Benim vakti zamanında bir arabam vardı. Sonra kızım emekliye ayrılınca, banka müdür muaviniydi, ben kendi arabamı kıza verdim. Biraz yaşlandığım için araba kullanmayı da artık uygun bulmadım. O bakımdan ben bir yere gittiğim zaman ya otobüsle gidiyorum ya tramvayla gidiyorum ya da deniz yollarını tercih ediyorum. Benim vapurda, tramvayda, otobüste ayakta gidip gelmemden daha tabii bir hadise olamaz. Ama bana yakınlık duyan kimseler benim ayakta kalmamı uygun bulmamışlar, istemişler ki orada oturanlar kalksın bana yer versinler. Bizim gençlerimiz arasında böyle bir terbiye yoktur. Ben çok şahit oluyorum, 12, 15, 18 yaşındaki çocuklar dedelerinin yaşındaki erkekler ve hanımlar karşısında oturuyorlar, katiyen kalkıp yer vermiyorlar. Neden? Bunu anlamak ve anlatmak çok zor ve aynı zamanda utanç verici. Kim çekmişse öyle bir fotoğrafımı çekmiş. Sonra bunu, birtakım kanallara filan yüklemişler. Ben de gördüm ve okudum. Arkadaşlarımın bu hassasiyetine bin defa teşekkür ederim. Ama ne yapalım ki Türkiye’deki durum böyle. Bazı kimseler benim makam arabasına sahip olduğumu, birtakım yerlere makam arabasıyla gidip geldiğimi sanıyorlar.

Tabii, yer verenler olmuyor mu? Bazen oluyor. Onlara da bin defa teşekkür ederim. Fakat çoğu defa, kimse, 18-20 yaşındaki çocuklar, torunum yaşındaki çocuklar yüzüme bakarak aval aval oturuyorlar. Ne yapalım ki? Durum böyle.

KAYNAK: HABER7
Yedi Gündem

Abone Ol

Share

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here