Uygarlığın Doğuşu ve İlk Uygarlıklar / Roma Uygarlığı

0

 

ROMA UYGARLIĞI

¤ Roma Uygarlığı İskender İmparatorluğu ile benzer zamanlardır fakat İskender Yunan Şehir Devletlerini alır ve İskender İmparatorluğu yıkıldığında Roma Uygarlığı onun sahip olduğu Yunan Şehir Devletine sahip olur. Bundan dolayı birbirinin devamı gibi de düşünebilir fakat yöneticileri kesinlikle aynı değil.

 

İtalya Yarımadası ve Akdeniz çevresinde kurulan büyük bir Uygarlığa adını veren Roma Şehri, Milat'tan Önce 753 yılında Romulus tarafından kurulmuştur.
İtalya Yarımadası ve Akdeniz çevresinde kurulan büyük bir Uygarlığa adını veren Roma Şehri, Milat’tan Önce 753 yılında Romulus tarafından kurulmuştur.


(Romulus aslında başlarda tek bir kişi değildi. İkiz kardeşi Remus’da vardı. Ama aralarında anlaşmazlıktan dolayı sürtüşme yaşadılar. Bu sürtüşmenin sonunda galibiyet Romulus’taydı. Romulus kardeşi Remus’u öldürmüştü. Bu iki kardeşin sembolu de bulunmaktadır. Hatta şuan günümüzde bu sembolü Amerika Devleti de kullanmakta. Sembolleri kartaldı. Tabi sadece kartalı Roma Devleti değil Bizans ve Selçuklu’da kullanmıştır. Tabi bu sembolü kullanmalarının amacı kartalın özelliklerinden gelen bir durum. Herkes kartal figürünü kullanmış ama hepsi de figürü değiştirerek kullanmıştır; bazıları çift başlı kartal kullanırken bazıları da tek başlı kartal kullanmıştır ya da kartalın baktıkları yön farklı olmuştur ama neticede figür kartaldır. Romulus ve Remus’un sembolleri’nin kartal olmasının sebebini ilerleyen yazımızda daha net bir şekilde görüceksiniz.)

 

İtalya’ya göç eden kavimlerin en eskileri İtalikler’dir. Daha sonra buraya Etrüskler gelmişlerdir. Bu göçler, Fenikeliler ile Yunanlılar’ın kurdukları kolonilerle devam etmiştir.


(Göç aldığına göre demek ki belli bir özellikleri var. Göç alan bir bölge tarıma elverişlidir. Su kaynakları yeterlidir. İklim bakımından elverişlidir. Dolayısıyla İtalikler zaten İtalya Yarımadası’ndaydı Etrüskler daha sonradan geldi. Yine Fenikelilerle, Yunanlılar bölgeye daha sonradan deniz yolu ile geldi. Zaten karşılıklı kolonicilik yaptıklarından çok da zor olmadı. Deniz yolu ile geldiklerini düşünürsek nüfus oldukça kalabalıklaşıyor ve artıyor.
Roma İmparatorluğu Batılı anlamda modern Devletin öncüsü sayılır.)

Yunan Tanrılarına inanan Romalılar, toprakları içinde bulunan Filistin de Hristiyanlık yayılmaya başlayınca önce baskı yapıp yayılmasını engellemişler, ardından da Milat’tan Sonra 313 Milano Fermanı’yla bu dini serbest bırakmışlardır. En sonunda Milat’tan Sonra 381’de Hristiyanlık Roma İmparatorluğu’nun resmi dini haline gelmiş ve Roma Şehri Katoliklerin merkezi olmuştur.

Milat’tan Önce 510 yılında Krallık yönetimine son verilerek Cumhuriyet dönemine geçilmiştir.

Başlangıçtan Milat’tan Önce 510 yılına kadar Roma, Krallık ile yönetilmiştir. Krallık döneminde, Kral ihtiyarlar Meclisi tarafından teklif edilmiş “Kuria” adı verilen Halk Meclisi tarafından seçilmiştir. Kral Senatoya karşı sorumludur.

Roma İmparatorluğu’nda sırasıyla Krallık, Cumhuriyet ve İmparatorluk olmak üzere üç yöntem şekli görülmüştür. Bunlar;

– Patrici’ler (Soylular),
– Plebler (Siyasi hakları olmayan tarım, ticaret ve sanatla uğraşanlar),
– Köleler

Zamanla zenginleşen Plebler’in Patrici’lerle eşit olmak için mücadele etmesi (sınıfsal çatışma) 12 Levha Kanunlarını ortaya çıkarmıştır.

12 Levha Kanunları adıyla sistemleştirilen Roma Hukuku, günümüz Avrupa Hukuk sisteminin temelini oluşturmaktadır.

Roma İmparatorluğu’nun çok geniş alanları egemenliği altına alınmasında güçlü ve disiplinli ordusu büyük rol oynamıştır. Ayrıca Lejyon denilen paralı askerlerde vardır.

Romalılar Yunanlılardan aldıkları Fenike Alfabesini geliştirerek son şeklini vermişler ve bugünkü Latin Alfabesini oluşturmuşlardır.

Mısırlıların bulduğu Güneş yılı esaslı takvimi geliştirmişler ve bugünkü Miladi Takvimin temelini oluşturmuşlardır.

Romalılar döneminde Anadolu bayındır hale getirilmiş, Şehirler büyümüş ve gelişmiştir. En önemli mimari eserleri amfi tiyatrolar, heykeller, tapınaklar ve su kemerleri’dir. Örneğin;

 

 

 

– Augustus Tapınağı

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

– Roma Hamamı

 

 

 

 

 

 

– Çemberlitaş

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

– Dikilitaş

 

 

 

 

 

 

 

 

 

– Bozdoğan Kemeri

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

– Aspendos Tiyatrosu

 

 

 

 

 

 

 

Roma Uygarlığı, Kavimler Göçünün etkisi ile Milat’tan Sonra 395’te Doğu ve Batı olmak üzere ikiye ayrılmış ve ardından Milat’tan Sonra 476’da Batı Roma (Bizans) İmparatorluğu ise 1453’e kadar varlığını sürdürmüştür.

 


 

EFSANELERE GÖRE ROMA İMPARATORLUĞU

Roma İmparatorluğu Britanya’dan Ortadoğu’ya uzanan bir İmparatorluktur. Bu İmparatorluk 1000 yıl kadar sürdü ve Roma halkının bugünkü yaşamlarını şekillendirdi.

Mermer anıtların ötesinde geçmişe gidip bu insanların kim ve neden bu kadar başarılı olduklarını değinicez. İmparatorluğun ilk harebelerinden, Afrika’daki ilk fetihlerine, Krallık’tan Cumhuriyete, Romulus ve Remus’tan Jülyen Sezar’a kadar Roma’nın Dünya’nın ilk süper gücüne nasıl dönüştüğünün olağan üstü hikayesini konu alıcaz.

 

Roma: Dünya’nın İlk Süper Gücü (Kanlı Şehir)

Roma’nın kökü eskiye uzanabilir fakat hala Tarihi bakımından çok canlı bir Uygarlıktır.  21 Nisan Romalılar’ın Şehirlerinin doğumunu kutladığı gündür.

Romalılara ait bir hikaye’ye göre Roma İmparatorluğu’nun Tarihi öksüz iki kardeşin efsanesi ile başlamaktadır. Bugün bu öksüz iki kardeşin isimleri her Romalılar’ın ağzında.

 

Efsanaye göre Romulus ve Remus Savaş Tanrısı Mars'ın yarı Tanrı olan oğullarıydı. Kıskanç bir amca onları Tiber Nehrine bıraktı. İki kardeşi kurtarıp emziren ise bir dişi kurt oldu.

 

Efsanaye göre Romulus ve Remus Savaş Tanrısı Mars’ın yarı Tanrı olan oğullarıydı. Kıskanç bir amca onları Tiber Nehrine bıraktı. İki kardeşi kurtarıp emziren ise bir dişi kurt oldu.

 

TİBER NEHRİ

 

Peki daha sonra ne oldu?

Antik Romalılar’ın en eski kaynaklarından biri Milat’tan Önce 59’da doğan Livius’un yazdığı kitap’tır. Kendileri’nin yazdığı Tarihsel kayıtlarda bile sorunlar bulunmaktadır. Ama Romalılar’a göre Romalılar’ın ilk zamanlara ait olan tek ve net kaynak olarak Livius’un yazdığı kitap başta gelmektedir. Ama elbette Livius’un anlattığı Roma’nın kuruluş tarihi onun doğumundan 700 sene öncesine aittir. Livius bu kitabı yazdığında zaten Roma Antik bir Şehir olmuştu. Yine de Livius’un neler olduğuna dair Tasvir-i Romalılar için tek gerçek kaynaklarıdır.

Circus Maximus

Circus Maximus Romalılar’ın en eski Tarihinde yedi tepesi’nin altındaki vadiydi. Livius her şeyin burada Milat’tan Önce 735’de başladığını yazmış. Romulus ve Remus’un bir Şehir kurmaya karar verdiği zaman. Ama maalesef ki bu ölümcül bir mücadele ile sonlanmış.

 

CİRCUS MAXİMUS

 

Livius’a göre ikizler Şehrin yeri konusunda anlaşamamış Romulus Circus Maximus’un Evrentan tarafını tercih ederken Remus’ta Circus Maximus’un Polatayten tarafını tercih ediyormuş.

Livius’ta kitabında anlaşmazlığın nasıl çözüldüğünü anlatıyor;

Kardeşler ikiz olduğundan yaşları anlaşmazlığı çözemeycekti bu yüzden Tanrılar bir kehanetle şehre kimin isim vereceğini ve kimin yöneteceğini belirlemesine karar verdiler. Kehanet Tanrılardan gelen işaretleri okuma sanatıydı. İkisi de seçtikleri tepede kamp kurdu ve beklediler.

Önce Remus 6 kartalın üzerinde daireler çizdiğini gördü. Bu ona göre Tanrılar’ın Şehri kurup yönetmesi için onu seçtiğinin işaretiydi. Ama sonra Romulus 12 kartal gördü ve Tanrılar’ın kendisini seçtiğini düşündü. İki kardeşte kazandığını iddia ediyordu. Biri kuşları ilk gördüğünü diğeri de gördüğü kuşların daha fazla olduğu için.

Livius devam ediyor;

Sonra tartışmaya ve birbirlerine sinirli bir şekilde sataşmaya başladılar. Bunun sonunda kan döküldü. Kavgada Remus hayatını kaybetti. Böylece Romulus bütün gücü ile Şehri ele geçirirken kurulan Şehir’de kurucusunun adı ile anıldı.

Roma cinayetle kurulmuş bir şehir. Ama o zamanlar henüz bir Şehir değildi ve Romulus’un burayı bir Şehre dönüştürebilmesi için bir avuç topraktan daha çok insana ihtiyacı vardı.

Romulus nüfusu arttırabilmek için Şehrin kapılarını açtı. Fakir, yorgun ve bir araya gelmiş insan topluluklarını bana getiriniz diyordu. Sonuç olarak Livius’un tanımlamasıyla Romulus silik bir toplumla baş başa kaldı. Ama elbette bir sorun vardı. Bunların hepsi neredeyse erkekti, kadınların sayısı da yok denecek kadar azdı.

Peki sizce her zaman becerikli olan Romalılar bu durumda ne yaptı?

Bir parti verdiler. Davetli listesinde Sabinler denen bir komşu kabile’nin şeflerinin yanında eşleri ve kızları da vardı. Ama Romalılar onları iyi niyetleri nedeni ile davet etmemişti. Festival iyice hareketlenirken Romulus ani bir işaret verdi ve adamları ileri atıldı, Sabinler kadınlarını yakaladılar ve onları eşleri yapmak için kaçırdılar. Bu Tarihe Sabinler kadınlarının kaçırılması olarak geçmiştir.

Romalılar sert insanlardı, istedikleri ne varsa öylece alıyordu. Livius’ta bir şey fark etti; bir süper güç kurmak istiyorsanız böyle acımasız olmak gerektiğini düşündü.

Hikaye bu, Roma bir katil tarafından kuruldu. İlk vatandaşları da kadınları kaçıran başı boğazlardı.
Bu inanılmaz bir hikaye. Peki sizce doğru mu?

Hadi hep birlikte Roma Tarihi’nin derinlerine inelim. Sezar’ların mermerden yapılmış Şehri’nin ötesine, bu medeniyet’in başlangıcına. Romanın ilk vatandaşlarının bu şehri nasıl Dünya’nın gördüğü en büyük güç haline getirdiğini görelim.

Roma’nın kurucusu ve ilk Kralı olan Romulus’un eski efsanesine bakalım. Romulus’un kurduğunu söylenen yerleşim yerinin fiziksel kanıtlarına bakalım. Bu kanıtlar her şeyin nerede ve ne zaman başladığını gösterebilir.

 

 

 

 

 

Arkeologlar onlarca yıldır Roma’da yukarıda gördüğünüz kalıntıları aramaktadır. 2007’de Şehrin kalbinde bunları buldular. Bunlar eski bir evin direklerinin girdiği delikler. Bizler için şu anda bu fazla bir şey ifade etmesede inanılmaz olan bunların Milat’tan Önce 750 Tarihine ait olması; hemen hemen Livius’un söylediğine göre Romulus’un Şehri kurduğu zamana.

Ve eğer öyleyse yerleşim yerleri neye benzemektedir?

 

 

 

Roma’nın ilk günlerinde evlerin böyle göründüğünü hiç düşünür müydünüz?

 

 

 

 

 

Gördüğünüz gibi burası çok basit bir yer; ihtiyacın olan tek şey ısınmak, barınmak, yemek yapmak için ateş yakmak ve yiyecek depolamak için bir yerdi. Roma’nın toprak’tan yapılma kulübeleri bizim için çok basit görünebilir. Ama o döneme göre bu yapılar oldukça olağan üstü sayılmaktaydı. Ayrıca gelişmiş bir kültür için her şey bulunmaktaydı.

Böyle yapılarda yaşayan insanlar o kadar basit insanlar değildi. Yazıları, siyasetleri, dinleri vardı. Aristokrasi bulunuyordu, çok güçlü bir Aristokrasi. Ticaret, tarım bulunmaktaydı ve bundan bildiğimiz Roma ortaya çıktı.
Şimdi Roma’nın ilk zamanlarını hayal edebiyor musunuz? Tepenin üzerinde bir kaç yüz kulübe; 2 ya da 3 bin kişinin yaşadığı bir yer, Avrupa’nın en büyük Medeniyeti için mütâvazi bir başlangıç. Ama bu yakında değişecekti. Milat’tan Önce 550’de yani kuruluştan 200 yıl sonra Roma’nın nüfusu yaklaşık 30.000 kişiydi ve Tiber Nehri boyunca uzanan 7 tepeye yayılmışlardı. Burası artık gerçek bir Şehirdi ama bir sorun vardı; çok geniş bir alana yayılmış yaşanmaz bataklık alanı Şehrin genişlemesini engelliyordu. Romaya çözüm gerekiyordu. Bunun için şehrin altına kanalizasyon sistemi kurdular.

Başkent etrafında ve diğer tepelerde bulunan bataklık sularından kurtulma ihtiyacı vardı. İlk olarak açık bir hava kanalı yapıp bütün bu suyu da Tiber Nehri’ne gönderdiler.

2000 yıl boyunca Roma’nın Kralları bütün sistemi genişletti, tamir etti ve geliştirdi. Taki açık kanallar olarak başlayan bu sistem kemerli tünellerden oluşmuş karmaşık hale dönüşene kadar. Bugün tünel ağının tam boyutlarını kimse bilmemektedir. Ama Arkeolog ekipler bu kanalizasyon sistemini azda olsa keşfetmeye başlamış.
Kanalizasyon sistemindeki duvarların Hadrianus zamanında yapılmış olduğunu taşlardan anlamak mümkündür. Yani Britanya’daki duvarları yaparken aynı zamanlarda Roma da kanalizasyon tavanları da yapıyorlardı. Kanalizasyon sisteminde daha derine gidildikçe buluntuların yaşlarının artmaktadır. Yer altındaki kanalizasyonda Hz. İsa zamanında yapılmış bir bölüm bile bulunmaktadır. Sonra daha eski bir bölüm Jül Sezar tarafından yaptırılmış yer altı sistemi ve sonra tünellerin en eski bölümü gelmektedir. Milat’tan Önce 6. yüzyıla ait sistemin en eski bölümü. Bu antik Mühendislik olmasa Roma asla bir Şehir olmayabilirdi.

Ama bu kanalizasyonların maaliyeti korkunç bir insan kaybıyla geldi, köleler. Savaş alanında hayatları bağışlansada yeni taş Şehrin inşaası için Romaya getirilen ve burda ölen düşman askerleri Livius’un anlattıklarını okurken bunun yaklaşık 1 milyon kölenin emeği ile yapıldığı bilinmektedir ve bazıları bu projede çalışmak yerine başka bir seçim yapmışlar; intihar etmişlerdir.

Romalılar yetenekli oldukları kadar acımasızlardı. Komşularının en iyi şeylerini ödünç alıyor bunu yapamadıklarındaysa çalıyorlardı. Şehrin hırsı karşısında hiçbir şeyin durmasına izin vermiyorlardı.
Yeni Roma’nın en önemli mimarlarından biri Şehir Tarihinde kötü şöhretli bir figür haline geldi. Tarquinies Superbus gururlu Tarquinies. Çok zeki bir Mühendis olsa da çok acımasız bir siyasetçiydi.

Şimdi Milat’tan Önce 535’de gücü kanlı bir şekilde elde ettiği yere gidelim.

Targuinies tahtı ele geçirdi. Artık Roma’nın 7. ve en hırslı Kralıydı ve Romanın toprak kulübelerini taştan bir Şehre dönüştürmeye başladı. Tarquinies Roma Tarihi’nin en büyük binalarından birini yaptı, en üstün Tanrılarına adanmış bir yer. Bu Jüpiter Tapınağıydı.

 

JÜPİTER TAPINAĞI

 

İnanılmaz şekilde Tapınağın bazı bölümleri hala ayakta. Sanırım bu Tapınak, Anıtsal Roma Şehrinin başlangıcıydı. Tapınak bir futbol sahası kadar büyüktü. Sıradan Romalı vatandaşlar Tapınak için sadece para vermekle kalmayıp çalışmakta zorundaydı. Binlerce insan ölene kadar çalıştı ve Tarquinies nefret edilen bir figür haline geldi. Ama bu dev Tapınakla Tanrı’lardan kabul gördüğüne dair işaretler vardı.

Hikayeye göre temelleri kazarken kusursuz şekilde korunmuş bir insan kafası buldular ve bunu Romanın Dünya’nın lideri olacağına dair bir işaret olarak gördüler. Bu doğru olabilir ama bu Roma Tarquinies ya da başka Kral tarafından yönetilmeyecekti.

Tarquinies bir Tiran’dı. Romanın soylularını korkutmuş, işçilerini ezmiş ve kendisine karşı çıkanları öldürmüştür.
Hadi gelin birlikte Tarquinies’in sonunu getiren adamı görelim.

 

 

Bunun Brütüs’ün yüzü olduğu düşünülmektedir. Kral Tarquinies’in yağeniydi.
Brütüs Krallar’ın yönetimine son verip Roma’nın kalbinde bir devrim başlatıcaktı ama o sırada uygun anı kolluyordu. Erkek kardeşi Kral Tarquinies tarafından öldürülmüştü. Brütüs aynı kaderi paylaşmak istemiyordu ve hayatının çoğunu göze batmadan geçirdi. Taki öfkeyle dolmasına neden olacak bir şey görene kadar.

 

 

 

 

Bu hikaye Lucretıa isimli güzel ve iffetli bir soylu kadının babası Spurius Lucretius Tricipitinus, kocası Lucius Tarquinies Collatinus ve Brütüs’e yaptığı acı dolu bir itirafla ilgili.

Lucretia Tarquinies’in oğlu Sextus’un ona nasıl zorla sahip olduğunu anlatmıştı. Lucretia Sexus’un ona sahip olma isteğini reddetsede Texus onu ve erkek kölesini ölümle tehtid etmişti. Çıplak vücutlarını yan yana bırakacağını söylüyordu, böylece Lucretia zina yapmış gibi görünecekti. Lucretia kocasına ve ailesine utanç getirmek yerine pes edip Texus’un ona sahip olmasına izin verdi. Brütüs bunu dehşet içinde dinlemişti ama daha da kötüsü olacaktı.
Utanç ve suçluluk içindeki Lucretia birden bir hançer çıkarıp Brütüs’ün ve diğerlerinin onu durdurmasına fırsat vermeden hançeri göğsüne sapladı ve intihar etti.

Livius daha sonra olanları şöyle anlatıyor;

Brütüs daha sonra hançeri Lucretia’nın bedeninden çıkardı. Bıçaktan kamlar damlarken şöyle bağırdı:

– “Bir Hükümdar onu kirletene kadar iffetini koruyan kana yemin ederim ki Lucius Tarquinies Superbus’un aşağılık karısının bütün çocuklarının kılıçla, ateşle elime geçen her şeyle peşine düşücem ve Roma da bir daha ne onların nede başka bir Kralın egemenliği altında acı çekmiycem.”

Brütüs sözünü tutucaktı. O ve destekçileri Tarquinies ve onun taraftarlarını Romadan kovdu ve birlikte yeni bir idealı ortaya çıkardılar; Romayı bir daha asla bir Kral yönetmiyecekti. Her Romalı için bu kuruluş felsefesini korumak bir görev haline geldi.

Brütüs bir süre sonra bir baba olarak iç güdüleri ve Roma Cumhuriyeti’nin bir vatandaşı olarak görevleri arasında bir tercih yapmak zorunda kalacaktı.

Milattan Önce 509 Roma 250 yaşında, nüfusu 50.000 ve bıçak sırtında. Brütüs Tiran Kralı Tarquinies’u tahtan indirmiş ve bir daha Romayı asla tek bir adamın yönetmiyeceğini ilan etmişti.

Kral Tahtan indirildi, peki sonra ne oldu?

Bütün siyasi sahne temizlenmiş oldu. Daha sonra 2 Kral başa getirildi bunlara da Konsül deniliyordu. Bunlar Romanın Siyoları (CEO) gibiydi, birlikte yönetiyorlar ve böylece birbirini dengeliyorlardı. Her yıl halk oylaması ile seçilmekteydiler. Yani hem halkı hem de kendileri gibi Aristokratlara hesap veriyorlardı.

Bu iki Konsül artık Cumhuriyet olarak bilinen yeni Romayı yöneticekti. Cumhuriyet kelimesi halkın meselesi anlamına gelen Latince Res publica’dan geliyordu. Bunun kalbinde gelicek 500 yılda Romayı yeni bir Cumhuriyetten küresel bir süper güç olmaya taşıyacak bir ideal vardı. Bu bir kişinin bütün güce sahip olmasının önüne geçmek içindi. Ama muhtemelen bu ikisi arasında büyük bir rekabet söz konusuydu. Roma siyaset sisteminin içinde, DNA’sında bir rekabet vardı. Soylular çok küçük yaşlardan itibaren çocukluklarından beri birbirleri ile rekabet içinde eğitiliyordu ve bu Romayı büyük yapan şeylerden biriydi. Bütün bu insanlar kendileri gibi Aristokrat olan diğer insanlardan daha iyi olmak için çabalıyorlardı.

Sanırım Roma halkının aklında bir adama yani Krala karşı konulan bir nefret ve korku söz konusuydu. Roma Cumhuriyetinde başka bir Kral olamazdı, buna izin veremezlerdi. Bu bedeli ne olursa olsun savunulması gereken Cumhuriyetçi idealdi. Ve bu yeni idela bağlılık konusunda ilk sınanacak kişide Brütüs olmuştu.

Birkaç ay sonra Şehirden kovulan Kral Tarquinies Roma’daki gücü tekrar ele geçirebilmek için plan yapmaya başlamıştı. Ona destek verenler arsında Brütüs’ünde iki oğlu vardı. Plan ortaya çıktığında iki kardeş Brütüs’ün önüne çıkarıldı. Brütüs Roma Konsüli idi. Oğullarını affedicekmiydi yoksa onları Cumhuriyet adına idam mı edicekti? Brütüs’ün aklında hiç şüphe yoktu.

Suçlular soyuldu, sopalarla dövüldü ve kafaları kesildi. Bütün bunlar sırasında herkes babaları Brütüs’ün yüz ifadesine bakıyordu. Brütüs Ülkesi’nin intikamını hayat geçirirken yüzünde açıkça bir babanın duyduğu acı vardı.
Bu olay doğruysaki bir insan olarak buna inanmakta gerçektende zorluk çekiyorum. En azından yeni Cumhuriyet’in temelinde bulunan acımasızlığı ve mutlak inancı açıklayan bir bilgi.

Brütüs kendi oğullarının idam emrini vererek Cumhuriyet’in kuruluş Felsefesine karşı görevin kendi kanından bile daha önemli olduğunu açıkça ortaya koymuştu.

Bu yeni Cumhuriyet’in daha kucaklayıcı bir yer olması gerekiyordu. Ama Romanın ilk günlerinden kalan ve mücadele edilmesi gereken bir miras vardı. Zengin soylular ve fakir halk arasındaki mesafe.

Roma Tarihindeki en bilinen yerlerinden birine doğru Güneye gidelim; Pompei. Volkanik bir patlama ile zamanın durduğu bir yer. Bugün Cumhuriyet zamanındaki Romaya daha fazla yaklaşabileceğimiz yer yok.

 

POMPEİ

 

 

 

 

 

Buradaki binalar derin bir şekilde bölünmüş topluluğu açığa çıkarıyor. Bunun gibi büyük villalar Romanın zengin soylularına, asillere aitti.

 

 

 

 



Sizce Paulo Cumhuriyeti ilk yıllarında Roma’lıda bunun gibi evler var mıydı?

Odanın şekli ilk zamanlardaki bir Roma evi ile aynı, standart bir tasarım. Romalılar buna Domus diyordu. Ama herkes bir Roma Domus’u lüksünün tadını çıkaramıyordu sadece üst sınıftan en soylular, en zenginler Patrici denilen sınıf yaşamaktaydı. Alt sınıflar ise iş yerlerinin arkasında kalan tek gözlü odada yaşamaktaydı. Bu bölünmüşlük sadece kültürel’de değildi, kanunlara da işlemişti.

Roma Cumhuriyetinin çok karmaşık olduğu açık ama bir soylu Patrici ile alt tabakadan bir insan arasındaki fark sizce nedir?

Patriciler Roma’nın Aristokratlarıydı. En soylu ailenin üyeleriydiler. Alt tabakdakiler ise öyle değildiler. Alt tabaka yani Pilebler bir soylu ile evlenemez, soylular ile ticaret yapamaz, seçilemez ne sulh hakimi nede Yargıç olamazlardı. Oy verme hakları dahi olsa da siyasi nüfusları sıfırdı. Yani Pilebler hayatlarını yönetmesi için bir soyluya oy veriyordu.

Patriciler, Pilebler, zenginler, fakirler, soylular onlara istediğiniz adı verebilirsiniz. Roma bütün modern Şehirler kadar adaletsizdi.

Brütüs ve Cumhuriyet’in koruyucularının soylu prensiplerinin sadece soylu olduğunu farketmişsinizdir. Soylular tarafından soylular için tasarlamışlardı. Elbette artık işlerin gidişi ile ilgili söz sahibi olan bir alt sınıf vardı ve bir şeylerin olacağını tahmin etmek zor değildi. Plebler’in gerçek bir gücü yoktu ama yine de nüfusun %80’ninden fazlasını oluşturuyorlardı ve Roma Cumhuriyeti’nin can damarıydılar. Toprakları işliyorlardı ve savaş zamanı çiftliklerini bırakıp savaşa gidiyorlardı. Ama savaş yorgunu pek çok Pieb geri döndüğünde topraklarını zengin Patriciler’in ele geçirdiğini görüyordu. Sonunda öfkeli bir çiftçi Romanın temellerini sarstı.

Milat’tan Önce 494’te Forum da yaşlı bir adam ortaya çıktı. Zayıftı, kirliydi ve hırpaniydi. Kısa bir süre sonra cesaretiyle tanınan bir asker olduğu ortaya çıktı. Savaştan döndüğünde evini yağmalanmış halde buldu. Hikayesini anlatınca etrafında bir kalabalık toplandı. Bir asker olarak Cumhuriyet için savaşmıştı ama şimdi çiftliği yok olmuş, parasız ortada kala kalmıştı. Artık vergilerini dahi ödeyemiyordu ve geri ödeyemeyeceği miktarda borç para almak zorundaydı. Borcu olduğu kişi onu köleliğe olmasa da hapse ve işkence odasına mahkûm etmişti. İnsanlara sırtını gösterdi. Yakın zamanda yediği kırbaçlar yüzünden yara bere içindeydi. Bu olay Şehre çok hızlı yayılan bir öfke dalgası yaratmıştı. Kısa süre sonra bütün işçi sınıfı Romayı terk ederek kendi Şehirlerini kurma tehdidini ortaya attı.

Pieb işçileri ve tüccarlar dükkanalarını kapatıp Roma’dan ayrıldı. Soylular iş-güç ve ordularını kendileri terk ederken onları korku dolu gözlerle izlemekteydi. Bir şeylerin yapılması gerekiyordu ve Roma’lılardan beklediğiniz üzere bir şeyler yapıldı. Çözümleri 12 Levha denilen ve devrim yaratan bir dizi kanun oldu. Bunlar bronza kazınıp halka açık bir yere kondu. Böylece Romalılara ilk kanunnamelerini veren bu Levhalar herkes tarafından görülebilecekti.

Bu Levha bir tür adlar bildirisiydi. Önemli olan ise şuydu: bu kanundaki yerinizi, toplumdaki kuralların ne olduğunu yazılı ve açık bir şeklide ifade edilebiliyordu.

Bu kanunlar Milat’tan Önce 450’de Patrici Senötörlerden oluşan bir konsey tarafından yazılmıştı. Pilebler kanunları incelemeleri, aileleri ile tartışmaları ve düzeltmeler önermeleri için davet edildi.

Peki sizce zengin ve fakirler arasındaki soruna nasıl bir çözüm sunuldu?

Bu toplumdaki iki grup arasındaki ilişkiyi düzenlemek açısından daha çok önemli bir andı. Bu iki grup birbirlerinin karşıtı olarak tanımlanır hale gelmişti. Bu aradaki karşıtlığı ortadan kaldırabilmenin yollarından biriydi. Çünkü zengin biri tarafından bozulamayacak bir ceza süresi ortaya koyuyordu. Bunlar kesin olarak belirlenmişti. Böylece başınız derde girdiğinde ne ile karşılaşacağınızı biliyordunuz.

12 Levha Kanunları birkaç hafta içinde Romadaki grevi bitirdi ve Pilebler şehre geri döndü. Bu yeniden birleşme Roma da 4 meşhur harf ile temsil edilmektedir. Bunlar; S.P.Q.R. (Senatus Populusque Romanus; Roma Senatosu ve Halkı), Eski Roma’da cumhuriyet döneminin mutlak yasama yürütme organının simgesi sayılmaktaydı. Cumhuriyet, Şehrin zengin ve yoksul insanlarının ortak bir amaçta bir araya getirmişti.

 

 

Romanın ilk çatışmaları çözüldü yani Roma Senatosu ve Halkı artık sınırların ötesine bakıyordu. Gözlerini düşmanların üstüne dikmişlerdi ve bir İmparatorluk kurmaya dair ilk önemli adımlarını atmaya hazırlandılar.

S.P.Q.R = Roma Senatosu ve Halkı, Şehrin kuruluşunda 300 yıl sonra 4 harfin Romayı nasıl birleştirdiğini gördük. Böylece Milat’tan Önce 450 yıl civarında Cumhuriyet’in gücü ve nüfusu en büyük düşmanları olan Etrüskler’e rakip olacak hale gelmişti. Etrüskler Romalılardan eskiydi ve İtalya da büyük bir bölgeyi kontrol ediyorlardı. Onlar da hırslıydı. İki taraf yüzyıllar boyunca süre gelen çatışmalar yaşamıştı ama şimdi Roma gerçek bir savaş istiyordu.
Bu iki Medeniyeti sadece Tiber Nehri ayırıyordu. Doğuyu kontrol eden Roma ve Latinler; Batıyı kontrol edenler Etrüskler.

Yani bir kıvılcım kaçınılmazdı ve an meselesiydi. Peki bu nerede olucaktı ve daha da önemlisi belirleyici hareket kimden gelecekti?

Romalılar yüz yıllar boyunca bu soruyu sormuştu. Daha doğrusu bunu Tanrılara soruyorlardı. Bu yüzden Antik Roma geleneği olan kehaneti keşfetmek istiyorlardı. Yani Tanrı’lardan gelen işaretleri yorumlama sanatını. Bu Tanrı’lardan gelen onayla kurulmuş olan Roma da her bir karar için çok önemliydi.

Hadi hep birlikte Romalılar’ın gizemli kehanet sanatının uyguladıkları kutsal olan yer Augur’a bir bakalım;

 

 

Buna kuşları izlemenin yanı sıra iç organları incelemek için hayvanları kurban etmekte dahildi.
Roma savaşın eşiğindeydi. Tanrılardan gelen bir olaya ihtiyaçları vardı.

Peki sizce bundan nasıl emin oldular?

Elbette bir karaciğerin lopları ve farklı bir parçaları üzerinde çok iyi bir bilgiye sahip olan uzmanları vardı. Ama birde rehber bulunmaktaydı.

 

 

 

 

Bu Niesenceza’da bulunmuş olan karaciğer şeması.

 

 

 

 

 

Ciğer bölümlere ayrılmış. Bütün önemli Tanrılar kenarlar boyunca uzanıyor. Dahada önemli olan Tanrılara ayrılmış alt bölümler var. Bir hayvanı kestiklerinde karaciğeri çıkartıp bunu ayrıştırıyorlardı. Standart görüntüden herhangi bir sapma varsa, mesela; Tanrım bu çok büyük safra kesesi  diyorlardı. Bu belirli bir Tanrının ne düşündüğü ya da hissettiğine dair bir ip ucu verebiliyordu. Böylece hangi Tanrıyı memnun etmeniz gerektiğini biliyordunuz. Cevap bulamazsanız ya da sonuçlar hoşunuza gitmez ise başka bir hayvan kurban edebiliyordunuz.

Ve Milat’tan Önce 450’de Tanrılar Romalılara saldırı işaretini verdi. Şehir Etrüskler’e karşı top yekün bir savaş için hazırlandı. Ama Pragmatik Roma sadece Tanrıların iradesine bel bağlamıyordu. Cumhuriyet zaferi garantilemek için tamda böyle bir durum için tasarladıkları prensibe başvurdu; bir diktatörü aday gösterdiler. Asla tek bir adamın söz sahibi olmaması felsefesine dayanan bir güç için bir diktatör atamak olağan üstü görünebilir. Ama bu olağan üstü koşullarda kullanılacak olağan üstü bir tedbirdi.

Seçtikleri adam Marcus Furius Camillus; bu güvenilir devlet adamına zor bir görev verilmişti. Etrüskler’in büyük 3 merkezi olan VEII Şehrini yok etmek.

Milat’tan Önce 396’da Camillus büyük bir ordu ile Tiber Nehrini geçip Şehri kuşattı. Savaş gerçekten de çok büyüktü. Camillius savaş esnasında askerlerinin şevkini korumak zorundaydı. O güne kadar Romalı her erkeğin orduda hizmet etmesi gerekiyordu. Camillius askerlerine savaş ganimetlerinden payın yanı sıra maddi bir teşvik sunan ilk kişi oldu. 10 yıldan sonra radikal planı nihayet meyvesini verdi.

Diktatör zaferin sonunun yakın olduğunu görürken daha önceki bütün ganimetlerin toplamından daha büyük bir zenginliğin ele geçirmek üzere olduğunu biliyordu. Yani askerler ilk kez maaş alırken aynı zamanda Camillius onlara Romanın bugüne kadar gördüğü en büyük askeri ganimetten pay gönderiyordu. Bunun askerleri cesaretlendirdiği kesindi. Tabi şehre girebilmenin bir yolunu bulabilirlerse ama Camillius’un ordusu VEII’ye geldikten 10 yıl sonra hala duvarların dışında şehri kuşatmış halde bekliyordu.

 

Bu Roma Üniversitesi’nin keşfettiği yer altı yapısı. Bu tünel çok eski bir efsanenin gerçek olduğunu kanıtlayabilir.

 

 

 

 

 

Livius, Camillius’un adamlarının Şehre girmek için çaresizce bir yol aradığını belirtiyor ve bir tünel bulduklarında şansları dönmüş, Şehrin Tapınağına kadar uzanan bir tünel. Yüzlerce Roma askeri bu tünele girip beklemeye başlamış sonra aniden Tanrılardan bir işaret gelmiş; Eprüskler’in bir kurban törenine ait sesler.
Askerler orada saklanırken bir Rahibe’nin Eprüskler’in Kralı ile konuştuğunu görmüş. VEII Kralı kurban törenindeyken yer altındaki Romalı askerler kahinin ona kurbanın iç organlarının kesmenin zaferi getireceğini söylediğini duymuş. Tüneldeki Romalılar bu şansı değerlendirdi, Tapınağa girdiler. Kurbanların iç organlarını alıp Diktatör Camillius’a getirdiler. Bunu Romanın ihtiyacı olan Tanrısal kutsama olarak gördü ve topyekün bir hücum emri vererek en büyük düşmanlarını yok etti. Eprüsk Medeniyeti yıkılmış ve Roma onları unutulmuş haline getirmişti. Cumhuriyetse yola devam ediyordu.

Sonraki 500 yılda Roma ordusu ve Tanrıları ilahi güçleri ile bütün Dünya’ya hükmedip Dünya’nın ilk süper gücü haline gelecekti.

 

Topyekun Savaş

Milattan Önce 400. Roma 300 yıllıktı ve güçlü bir Şehir Devleti’ydi. General Camillius komşu Şehir VEII’yi yok edip Roma’nın eski düşmanı Etrüskler’i ortadan kaldırmıştı. Roma ordusu yenilmez görünüyordu ve Dünya onların fethi için hazırdı ama sadece 6 yıl sonra bir felaket yaşandı. Roma her şeyi tersine çeviren korkunç bir olayla karşı karşıya kaldı. Şimdi bu yıkıcı döneme ait izlere bir göz atalım.

 

 

 

Bu bir heykel ya da Tapınak değil tahmin edebileceğiniz en son yerde, Romanın Termini Tren İstasyonunun kalbinde yer alıyor.

 

 

 

 


Kinross İstasyonunun ortasında böyle bir şey bulmayı beklemezsiniz.Büyük bir mimari kalıntı parçası. Ama bu harika taş işçiliği parçası yapbozun sadece ufak bir bölümü, Şehrin etrafına yayılmış pek çok parçadan biri.

 

 

 

 

 

 

 

Bir evin içinden ya da bir kavşağın ortasından dışarı çıkıyor. Romanın ortasında bir dönen kavşak. Şehrin etrafında derken tam da bunu kastediyorum.

 

 

 

 

 

 

Bunlar Sargus Surları denen dev bir yapının parçaları, Antik Roma’nın etrafını saran 18 kilometrelik devasal bir savunma hattı bu kocaman koruyucu duvarlar Şehir kurulduktan yüzlerce yıl sonra aceleyle yapılmış, akıllara neden sorusu geliyor.

 

 

 

 

Bugün gördüğümüz değer verdiğimiz Sargus Surlarının ana bölümü genel olarak Milat’tan Önce dördüncü yüzyılda 390’daki ünlü yağmadan sonra yapıldı.

Yağmayı kimler yaptı?

Yağmacılar, Galyalılardı. Galyalı büyük bir göçebe kabile İtalya Yarımadasına indi. Romalılar sonunda onların karşısına çıktıklarında kabile onları ezip geçti ve Galyalılar Şehre rahatça gelme fırsatı buldu. Şehri yağmalayıp talan ettiler bu Roma tarihinde kötü bir andı. Antik zamanlarda gelip Şehre girerek burayı talan eden tek halk Galyalılar olmuştu.

Tabi herkesin kafasında oluşan soru şu oldu: bu sürede ordu neredeydi?

Roma ordusu hazırlıksız yakalanmıştı ve Roma’ya intikam duygusuyla saldıran barbarları durdurmakta başarısız olmuşlardı. Galyalılar Şehri yağmaladı. Evleri ve iş yerlerini yaktılar. Roma vatandaşlarını öldürdüler ve Roma’ya çöküşün eşiğinde bıraktılar. Hayatta kalanlar korku içinde Şehirden kaçtı ve inanılmaz ama korku içindeki askerler de kaçmıştı.

Sonunda gerçek bir Romalı çıkıp cesaretini gösterdi. Galyaları altın yerine çelikten kılıcını sundu. bu kahramanca hareketi gören askerler nihayet harekete geçti ve barbarların Şehirden sürdüler.

Romanın yıkılması eşiğine geldiğini ve vatandaşlarının Şehri terk etmek üzere hazır olduğunu hiç biliyor muydunuz?

Ama yaptıkları bu yeni duvarlarının boyutlarını görünce psikolojik olarak ne kadar yıprandıklarını anlayabiliyorsunuz.

 


Bu etkileyici duvara Romalılar bir daha asla diyorlardı. Ama Romalıların bu duvarlardan fazlasına ihtiyacı vardı. Bundan sonra dikkatlerini onları hayal kırıklığına uğratan orduya verdiler. Orduyu Antik Dünya’sının en iyi savaş makinesine çevirme planları vardı. Ama bu dönüşüme dair doğrudan kanıtlar bulmak kolay değil, bu yüzden Romanın yaklaşık 5 saat Kuzeyindeki Cremona’ya bir göz atalım.

 

CREMONA


Roma cumhuriyetinden geriye çok az askeri kanıt kalmış. Bu da Ordu’nun nasıl olduğunu düşünmeye zorlaştırıyor. Bir hikayesi olduğu belli olan bir parçaya göz atalım.

 

 

Bu parça Cremona’nın Müzesi’nde ama halka açık değil. Roma tarihinin bu nadir ve değerli parçası müze arşivlerinin derinliklerinde saklı tutuluyor.
Bu bir Roma askeri miğferi, üzerinde yazılar da var. Miğferin sahibi bunun üzerine kendi adını yazmış. Miğferin üstünde M harfi bulunuyor. Bu Marcus’un ilk harfi sonrada AR geliyor Buda Arunrus; Miğferin sahibinin adı. Bu adam özgür bırakılmış bir köleymiş. Ve P harfi var oda Paunt demek ve oda sekiz numara. Yani bunlar bizim miğferin Aruntus’un özgür kalmış kölesi Marcus’a ait olduğu ve ağırlığının 3,5 kg olduğunu gösteriyor.

 

 

 

 

Önemli olan Miğferin Milat’tan Önce 3. yüzyıla ait olması. Yani yavaş ve zahmetli bir iş olan dökme ve dövme yöntemi ile yapılmış son el yapımı Miğfer’lerden biri ve bu eski dönüşümden önce bir teknoloji.

Roma ordusunun boyutlarını büyük oranda artırmak istiyorsa bu ev tipi üretimden çok daha verimli bir şey ihtiyacı olacaktır. Bu yüzden Tornaya döndüler. Tornanın Roma versiyonu hayvan ya da köle gücüyle işliyordu ama yine de yetenekli bir sanatkarın Bronz bir diskeyi kısa bir sürede temel bir Miğfere dönüştürmesine izin vermekteydi.

Sizce Romalılar bunu gerçekten endüstriyel ölçekli mi yapıyorlardı?

Muhtemelen evet standart ve daha fazla ürünü daha hızlı bir şekilde ortaya çıkarmak için. Tenekeci makasıyla birkaç dikkatli kesikten sonra işleri neredeyse bitiyor. Miğferi bu şekilde bırakmaya başladılar. Bunları askerlerin kafasına takıp savaşa gönderiyorlardı.

Baskı fazlaydı ve daha fazlası gerekiyordu ve bunları Demirci Ocaklarında yapıp çekiçle dövmek yeterli değildi. Silahlar, zırhlar ve savaş taktikleri; hepsi aynı şekilde yenilendi. Roma ordusu İtalya boyunca genişleyeceği bir yüzyıla hazırlanıyordu. Buda onların en büyük ve ölümcül düşmanları ile karşı karşıya getirecekti.

Roma Milat’tan Önce 390’da neredeyse Galyalılar tarafından yok ediliyordu ve bir daha böyle bir yenilgi yaşamamaya kararlıydılar. Yeni ve aşılmaz Şehir Surları inşa ettiler ve orduyu profesyonel bir savaş gücüne dönüştürdüler. Korkaklığa yer bırakmayan bir ordu.

Livius’un askeri sistemi ile yazdıklarını okuyunca disiplinin nasıl olduğunu anlayabiliyorsunuz. Mesela firar eden bir adam kırım denilen yöntemle cezalandırılıyordu. Nöbette uyumanın cezası: taşlanarak ölümdü. Korkan ordudaki askerler silah arkadaşları tarafından ölene kadar dövülüyordu. Gerçekten de Romalılar acımasızlarmış.

Yenilginin utancı ile hırslanan Romalılar en iyi savunmanın hücum olduğuna karar verdiler. Saldırgan bir yayılmacı politika izledikleri bu yüzyılda Şehirleri ve Kabileleri ard arda feth edip Cumhuriyete kattılar. Milat’tan Önce 265’te 300.000 kişilik güçlü orduları önlerine çıkanı hakimiyet altına alarak İtalya’nın en Güney ucuna kadar ulaştı. Biraz daha ilerlemeleri onları daha da eski bir medeniyetle karşı karşıya getirecekti. Kartaca’lılar.
Bugün Tunus’ta olan Kartaca Şehri Kuzey Afrika’nın Romasıydı, kökleri ise Milat’tan Önce 900. yüzyıla kadar uzanıyordu. Şehir Fenikeliler isimleriyle Punic tüccarlarının kurduğu ufak bir liman olarak doğmuştu ama kısa sürede büyüyüp zenginleşirken Akdeniz’deki bir güç merkezi haline geldi, Roma en yakın komşularını feth etmeye başlamadan çok uzun zaman önce.

Kartaca imparatorluğu Milat’tan Önce 3. yüzyılda ki en güçlü döneminde günümüz sunusu’ndan İspanyaya kadar uzanırken Batı Akdeniz’deki bütün deniz ticaretini kontrol ediyordu.

Peki Kartaca’lılar kimdi?

Roma’nın büyük Punic rakiplerinin gelişmişliğine nadir bulunan pencereden bakmak için Kerkouane isimli bir kasabanın inanılmaz şekilde iyi korunmuş harabelerine bakalım.

 

 

Burası Kerkouane ve başkent Tunus’tan yaklaşık 160 km uzaklıkta. Bu Kartaca’nın nasıl olduğuna dair küçük bir model gibi. Burası bir balıkçı köyü çok ufak bir yer ama hala bu inanılmaz büyük evlere sahip. Bu evlerin avlular, kuyaları detaylı mozaikleri vardı. Hepsi bir sahil kasabasında. 

 

 

 

Bu dönemde Roma ufak ve karmaşık sokaklardan oluşmuş ve bir Nehrin kenarına saklanmış bir şehirdi. Kartaca ise harika bir limandı; planlıydı muhteşem bir mimarisi vardı ve son derece kozmopolitti. Bu Romalıların ancak 200 yıl sonra kavuşacağı bir şeydi. Yani bu noktada Kartaca’lılar çok öndeydi.

Ama Kartacalılar gelişmiş ve zenginleşmesine rağmen Romanların gerçekten kıskandığı şey denizdeki üstünlükleriydi. Ticaret konusunda olağanüstü bir yetenekleri ve ustalıklarıda vardı. İnanılmaz stratejik pozisyonları ile Sicilya Boğazlarını kontrol ediyorlardı. Akdeniz’de Doğu-Batı arasında seyahat eden bütün gemiler Kartacanın yanından geçmek zorundaydı. Ve bu zamnalarda Roma Kara İmparatorluğu kuruyordu ve iki taraf Kuzey ve Güneyden birbirlerine yaklaşmaktaydı; yani aralarında büyük bir rekabet vardı. Birbirlerine gittikçe yaklaşırken bir çatışma kaçınılmazdı. Romalılar henüz en büyük düşmanları ile karşı karşıya gelmemişti. Şimdi ise mesele çatışmanın ne zaman ve nerede yaşanacağına kalmıştı.

 

SİCİLYA ADASI

Sicilya Adasına bir göz atalım. Bu iki güç arasında kalmış bir yer. Burası Punic Savaşları olarak bilinen efsanevi bir müdahalenin parlama noktası olduğu bir yer. Yüzyıl sürecek bir savaş burada başladı. Sicilya’nın iki Şehrin nüfus bölgesinin ortasında bulunması burada bir şeylerin karşı karşıya geleceği anlamına geliyordu. Ve Milat’tan Önceki 246’da bu karşılaşma yaşandı.
Yerel bir anlaşmazlık Romalılara ihtiyaç duydukları bahaneyi verdi. Niyeti açık bir provokatif bir hareketle malzeme ve askerlerini diğer tarafı desteklemek için gönderdiler. Kartaca’lıları diğer tarafı desteklemeye zorladılar. Ama Roma bu yeni düşmanla karşılaşırken önemli bir sorun yaşıyordu. Kartaca İmparatorluğu gücünü donanması üzerine kurmuştu. Roma’nın kesin bir zafer kazanması için onları denizde yenmesi gerekiyordu ama donanması ve deniz geleneği olmayan kara odaklı Romalılar, bu oturmuş deniz gücüne nasıl meydan okuyup kazanmayı bekleyebilirdi.

 

Bunun cevabı inanılmaz bir Arkeolojik bir keşif sonrası ortaya çıktı. 1970’lerde bir Kartaca savaş gemisi’nin tahtaları denizin derinliklerinden çıkarıldı. Tahtalar bu usta zanaatkârların kendi kalelerine çok büyük bir gol atmış olabileceğini gösteriyor.

Bu Romalılar için çok önemli bir andı. Bir gemi bulunmuştu; bir Punic Savaş gemisi. Tahtalar arasında Marangozun farklı tahtaları birleştirme konusunda yazdığı Punic yazılarıda bulunmaktaydı. Yani herbir parça bir sayı ya da figürle işaretleniyordu ve birleşeceği parçayı gösteriyordu. Bu Punic sembolleri bir tür donanma kılavuzuydu. Kartacalı gemi inşacılarına hangi parçanın nereye gireceğini göstermekteydi. Sorun şu ki onları bunlar okuyabiliyorsa Romalılarda okuyabilirdi. Sanırım bu da Romalılara çok yardımcı oldu. Bazı tekneleri, gemileri alıp kendi rıhtımlarına taşıyor onları parçalara ayırıyor ve nasıl yapıldıklarını inceliyorlardı. Romalılar bir gemiyi nasıl yapacaklarını adım adım öğrenmişlerdi. Hemde Kartaca’lılar sayesinde.

Romalılar hemen işe koyulup sadece 60 gün içimde 120 Savaş Gemisinden oluşan bir filo yaptı. Ama denizde sefere çıkma ve savaş konusunda gelenekleri olmadığından hala kara ordusu olduklarından yeteneklerine güvenmeleri gerekiyordu.

Peki sizce nasıl?

Çözümleri gerçekten de dahiceydi. Bu Kartaca’lıları tamamen hazırlıksız yakalayacak gizli bir silahtı. Bu Korvus olarak biliniyordu. Yani Karga. Hepimiz Karayip Korsanlarını izlemişizdir; izlemeyen değerli okuyucularımızın da izlemesini tavsiye ederim. Çünkü filmin içeriğinde bu bahsedeceğimiz gemi örneğinden kullanılmıştı.

 

 

Bu geminin provasından açılıp düşman gemisi üzerine çıkan menteşeli ve tahta bir köprüydü. Alt tarafındaki kocaman çiviler tahtalara girip iki gemiyi birbirine bağlıyordu. Bu da Romalılar’a düşman gemisine çıkma ihtimali vermekteydi.

 

 

 

 

Korvus ilk sınavını Milat’tan Önce 260’da Kuzey Sicilya’daki Mylae Muharebesinde verdi. Ve Kartca’lıları tamamen gafil avladılar. Bu savaşı Romalılar kara mücadelesine çevirmişti. Buda Romalılara ihtiyaçları olan avantajı sağlamıştı. 50 düşman gemisini batırdılar ya da ele geçirdiler. Romalılar sadece 11 gemi kaybetti ama savaş 20 yıl daha sürdü. Buda Romalılara denizcilik yeteneklerini geliştirme şansı verdi. Taki Kartaca’lılarla kendi oyunlarında boy ölçüşebilecek avantaja gelene kadar. Bunun en açık olduğu yer Milat’tan Önce 241’de Punic Savaşı’nın en büyük Deniz Muharebesiydi. Savaşın sonucunu belirleyebilecek Muharebe. Bu Muharebe ile bildiğimiz her şey olaydan 60 yıl sonra yazılmış kaynaklardan geliyor. Yani bunların ne kadar güvenilir olduğu konusunda emin olamayız. Ama şimdi son teknoloji ürünü Su Altı Arkeolojisi sağlam kanıtlar bulup efsaneleri gerçeğe dönüştürerek ilk Antik Deniz Muharebesi Bölgesini açığa çıkarıyor.

Efsaneye göre bu önemli karşılaşma Sicilya Bölgesinde bulunan Egedı Adaları yakınlarında gerçekleşmiş.
Livius kitabında metal koç başlı eklenmiş gemilerin birbirleri ile kafa kafaya nasıl çarpıştığını anlatmış. Bir savaş gemisinin böylesine kesin bir saldırı için gerekli pozisyona getirmek en üst seviyede denizcilik gerektiriyor.

Yüzyıllar boyunca Tarihçiler bu büyük iddialara şüpheyle yaklaştı. Ama 2005’ten bu yana Su Altı Arkeolojicileri Livius’un anlattıklarını destekliyecek kanıtları aramaktadır.

Hatta Su Altı Arkeolojicileri yakın zamanda su altında bir altın madenine daha doğrusu Bronza rastladı. Neredeyse 2500 yıl sonra ilk kez suyun üstüne çıkan bu bronz gemilerdeki koç başlarından biri olduğu tespit edilmiştir. Burada 2008’ten beri bulunan 11 koçbaşının sonuncusu. Hepsininde burada yaşanan efsanevi Muharebe ile ilgili inanılmaz bir hikayesi var.

Bulunan parçalar incelendiğinde koç başlarının ön taraflarında hasar olduğu görülmüş. Ve tek hasar ön tarafındaymış. Kendileri kadar sert bir şeye çarptıklarında oluşan bir hasar ve belindeki içerik ölçme V şeklindeydi. Diğer koç başlarının ön tarafı ile uyumluydu.

Kartaca’lılar Romalılarla kıyasla fazladan 50 gemisi olsada duaları karşılık bulmadı. Muharebede yaklaşık 120 savaş gemisi kaybettiler. Yani Romalıların kayıplarından 4 kat daha fazla. Ve bu bilim için Romalıların her zaman diğerlerinden neden daha üstün olduğunu kanıtlar nitelikte. Kim Kartaca’lılara denizde meydan okuyup kazanmayı bekleyebilir; ve aleyhindeki bütün bu koşullara rağman kim zafer kazanabilirdi ki.

Punic Donanmasını yenmek savaşın bitmesini ve Romanın bilinen Dünya’nın efendisi olması demekti. Yani şimdilik.

Milat’tan Önce 241: Roma Batı Akdeniz’in kontrolünü ele geçirip Kartaca’ya zayıf düşmüş bir İmparatorluk bırakarak ilk Punic Savaşını kazandı. Cumhuriyeti Sicilia’daki zaferinin bir bedeli vardı. Savaşı bu sayede kazandılar ama bu Kartaca’lılarda bir Roma nefretini tetikledi. Babadan-oğula gelecek nesillere geçebilecek bir nefret.

HANNIBAL

 

Kartaca’lıların neslinden gelen Hannıbal Romanın gücünü son sınırına kadar test edecekti. Hannıbal 9 yaşında iken intikam alması için yemin etmişti. 20 yıl sonra kayıp İmparatorluğu eski günlerine kavuşturma hayali iki rakip gücü yeniden karşı karşıya getirecekti.

 

 

 

Kartaca’lılar Roma karşısında ikinci savaşı başlatacaktı. Romalılar Kartaca’lıları denizde yenmişti. bu sebepten ötürü Hannıbal da onlara karadan meydan okuyordu. Bu Romanın hiç beklemediği bir hamleydi. Çünkü bu 2400 kilometrelik neredeyse imkansız görülen bir rotayı takip etmekti.

Hannıbal Milat’tan Önce 218’de efsanevi şekilde Alp’leri aşması bütün tarihteki en büyük başarılardan biriydi. 50.000 asker ve 67 savaş fili hiç bitmeyen kışın, çığların ve tehlikeli hayvanların olduğu bu topraklara girdi. Soğuk, açlık, susuzluk her adımı daha da zorlaştırıyordu. 16 zor günden sonra dağları arkalarında bıraktılar. Adamlarının yarısı ve filleri’nin çoğu yolculuk esnasında ölen Hannıbal nihayet Alp’leri geçerek İtalya’ya girmişti. Bu inanılmaz bir başarıydı ama asıl sınav bu değildi. Asıl sınav sıradaydı. Daha çok uzun sürecek ve daha fazla yaşama maâl olacak bir sınav.

Hannıbal’ın son hedefi Roma Şehrini almaktı ama önce Roma ordularını kendi topraklarında kesinlikle yenmesi gerekiyordu. Hannıbal’ı Cannae’deki en büyük zaferine kadar götüren bir dizi Muharebe. Bu Muharebelerin kesin yerleri gizemeni koruyor.

Hannıbal’ın Roma Ordusunu nasıl yenebildiğine bir bakalım.

Hannıbal muhteşem bir General ve çok zeki bir stratajisti. Romalılar onunla boy ölçüşemiyordu. İlk iki Muharebeyi kolayca kazanıp Roma Ordusunun çoğunu yok etti. Ama Milat’tan Önce 216’daki Cannae asıl büyük Muharebeydi. Hannıbal bu zaferi kazanabilmek için Romalıları daha önce hiç görmedikleri bir taktikle kurnazca alt etti.

Hannıbal Romalılar’ın en iyi askerlerini genel olarak merkeze koyduklarını fark etmişti. Normalde herkes en iyi askerlerini bu şekilde ordunun kalbine yerleştirir. Romalılar’ın kendisinden aynı şeyi beklediğini bilen Hannıbal en zayıf askerlerini merkeze ve en iyilerini de kanatlara yerleştirdi. Böylece Romalıları içeriye doğru çektiler.

Romalılarsa bu çok kolay diye düşünüp ilerlemeye başladılar. Ama güçlü Kartaca askerleri’nin yan taraflarından gelip etraflarını sardıklarını farketmemişlerdi. Sonrası tam bir katliama dönüştü.

Antik Tarihteki en kanlı Muharebelerden birinde Roma Ordusu Cannae’da kesin ve küçük düşürücü bir şekilde yenildi. 70.000 asker kılıçtan geçirildi, 10.000 asker ise esir alındı. Ve daha da kötüsü Roma en büyük Komutanlarından 83’ünü kaybetti.

Hannıbal Roma askerinin askeri gücünü yok etmişti ve şimdi doğruca Başkente doğru ilerliyordu. Milat’tan Önce 216’da Romalılar korkunç bir manzara ile karşılaştı. Ölümcül bir düşman Şehrin dışına kamp kurmuştu. Bu seferki kolayca alt edebildikleri Galyalılar değil Kartaca’lılardı. Buda tamda istemedikleri şeydi. Yaklaşık 150 yıl boyunca içlerindeki taşıdıkları o korku gün yüzüne çıkmaya başlamıştı.

Peki bu durumda Şehirde Senato ve halk arasında neler oluyordu?

Romanın içinde her türlü hedef göstermeye karşılıklı ithamlar yaşanmaya başladı. İnsanlar bu durumdan birbirlerini suçluyordu.

Bu Roma’nın en büyük kabusuydu. Hannıbal’ı babasının dileğini gerçekleştirmekten hiçbir şey alıkoyamıyordu. Romanın yok oluşu kesin gibi görünüyordu.

Peki sizce sonra ne oldu?

Tam bir hayal kırıklığı. Gerçekten beklenmeyen bir sonuç yaşandı; herkes Hannıbal’ın saldırmasını bekliyordu. Herkes panik içindeydi ama Hannıbal gitti. Bütün bu seferden sonra Hannıbal’ın Şehre saldırmamasını anlayamdınız değilmi? Şöyle ki: İlk olarak büyük Surlara sahip bir şehre saldırmak hiç kolay değildir ve bu zaman alır. Uzun süre orada beklemeniz gerekebilir. Hannıbal’ın gerçekten yapmak istediği şey ise Romalıları pazarlık masasına çekmekti. Antik Dünya da bu dönemdeki savaşların işleyişini düşünmek gerekir. Savaşırken bir taraf kötü şekilde kaybetmeye başladığında masaya gelir pazarlık ederek bir antlaşma yapardınız ama Romalılar bütün savaş diplomasisi ve kurallarını bozdu çünkü Romalılarda geri adım kavramı yoktu. Onları böyle en zayıf yerlerden yakalayabilseniz bile pazarlık etmiyor, elinizde ne varsa gelin diyorlardı. Kısaca savaşmadan kendi istekleri doğrultusunda teslim olmuyorlardı.

Düşünsenize sizinle pazarlık etmeyen biri ile nasıl pazarlık edebilirsiniz ki. Bu sebepten ötürü Hannıbal’ın kafası gerçekten çok karışmıştı.

Büyük Serius Surları doğrudan saldırıyı imkansız hale getirmişti. Ve Hannıbal 10 yıllık bir kuşatmayı göze alamazdı. Ama onu gerçekten yenen şey Roma’nın inatçı tavrıydı. Bu Hannıbal’e geri adım atmaktan başka şans vermemişti. Roma Devlet’nin savaşmadan teslim olmaması Osmanlı Devleti’ne benzetiyorum. Ah tabiki de acımasızları ile boş ölçüşemeyiz. Kimse Roma İmparatorluğu kadar acımasız olamaz.

Genel olarak Romalılar’ın ilk düşüncesi her zaman intikam olmuştur. Bu özellikle de Generaller’den biri için geçerliydi. Babasını ve amcasını Hannıbal ile savaşta kaybeden bir General. Adı: Scipio Africanus.

Scipio Hannıbal’ın Roma’dan nefret etmesi gibi Kartaca’dan nefret ediyordu. Tek istediği Hannıbal gibi intikamdı.
Scipio’nun beklediği fırsat 14 yıl sonra Milat’tan Önce 202’de geldi. Scipio Konsül olarak 35.000 kişilik bir işgal gücü ile Kuzey Afrika’ya giderken Hannıbal’ı kesin bir şekilde yenmeye yemin etmişti. Ama Hanıbal’ın ordusu daha kalabalıktı. 40.000 asker ve 80 savaş fili. Bu iki düşman güç Zama’da karşı karşıya geldi. Burdaki Afrika düzlüklerinde bir yerde. Savaştan önce Hannıbal ve Scipio yüz yüze karşılaşmak için en öne çıktı. Akdeniz’in kontrolü bu iki adamın arasından çıkıcak sonuca bağlıydı. Polybius’a göre ilk konuşan Hannıbal olmuştu.

– HANNIBAL: “Bizi ilk düşman yapan Sicilya üzerindeki rekabetimiz oldu. Keşke ne Roma İtalya dışındaki bir toprak isteseydin ne de Kartaca Afrika dışında. Şimdi bize kalan tek şey bu bitmek bilmeyen düşmanlığa bir son vermek. Ben Hannıbal olarak bunu yapmaya hazırım.”

Hatta Hannıbal antlaşmayı daha da cazip kılmak için Kartaca’lıların Sıcly, Sardinya ve İspanya iddiasından vazgeçeceğini söyledi. Bu Romaya Akdeniz’in hakimi haline getirecek bir antlaşmaydı.

Hannıbal’ın teklifi çok makûl görünüyordu. Bu bize Kartaca’lıların o zamamki durumu ile ilgili sizce ne anlatıyor?
Sorun şuki Hannıbal’ın önerebileceği hiçbir şey yoktu. Afrika dışındaki bu yerlerden vazgeçmeyi öneriyordu ama Romalılar bunları zaten ele geçirmişti. Yani bu makul bir teklif olsa da bulunduğu durumda Scipio’nunda ona söylediği gibi saçmaydı.

– SCİPİO: “Eğer İtalya’dan gönüllü olarak ayrılsaydın biz seninle hayal kırıklığına uğramazdık. Ama topraklarını feth etmiş durumdayız. Yani işler çok farklı. Peki kararın ne? Roma’ya kendini ve ülkeni koşulsuz olarak teslim edEceksin ya da bizi bu savaş alanında yeneceksin.”

Bu noktada konuşma sona ermişti. Hannıbal Kartaca’lılar adına koşulsuz olarak teslim olamazdı. Bu yüzden savaşa giriştiler.

Kartcalılar Piyade sayısını neredeyse iki katına çıkarmıştı. Ayrıca Hannıbal’ın 80 savaş fili vardı. Ama avantaj Scipio’daydı.

Romalılar nihayet fillerle nasıl başa çıkılacağını öğrenmiş durumdaydı. Savaş başlar başlamaz Romalılar trompetlerini fillere doğru çalarken zavallı hayvanlar paniğe kapıldı. Yarısı dönüp kendi adamlarını ezerken diğer yarısı Roma saflarına doğru hücuma devam etti. Ama Romalılar filler için hazırlıklıydı. Birbirlerinden uzaklaşıp büyük koridorlar oluşturarak onları askerler arasından geçmesine izin verdiler.

Scipio daha sonra kurnaz bir şekilde Hannıbal’ın seferlerini inceleyerek öğrendiği taktikleri uygulmaya başladı.
Roma Süvarisi Kartaca Süvarisini püskürtürken geri dönüp Kartaca Ordusunun etrafını sardılar ve bir katliam yaşandı. 20.000 Kartaca’lı öldü; 20.000 Kartaca’lı esir düştü. Romalılar bunun karşısında sadece 1500 asker kaybetmişti. Ama bu kayıplar Kartaca’lıların Zama’daki yenilgi için ödeyecekleri bedelin sadece bir bölümüydü. Kartaca’yı finansal açıdan felç ederek savaş tazminatı 325 ton gümüşün yanında Scipio Kartaca’nın canını yakacak darbeyi vurmak istiyordu.

Sadece 10 savaş gemisini ayırıp bütün filoyu körfeze taşıyarak burada Şehrin önünde yaktılar. Bu Romalıların Kartaca’lılara vermek istediği önemli bir mesajdı.

Sadece savaş tazminatları ile Kartaca’yı kesin bir şekilde bitmiş hale getirmek istiyorlardı. Ama Kartaca’lılar daha önce Roma’nın ödün vermez barış antlaşmalarını atlatıp yok olmanın eşiğinden dönmeyi başarmışlardı.

Milat’tan Önce 202’de Roma Kartaca Ordusunu ikinci kez yenip acımasız ticari yaptırımlar uygulamıştı.

Peki bu sizce yeterli olacak mıydı?

Kartaca’nın tekrar yükselebilecek gerçek bir tehtit olduğuna en çok inanan kişi 2. Punic Savaşı gayesi olan yaşlı Senatör Keaton’du. Kartaca’lılara karşı nefreti yıllar içinde daha da büyümüştü.

Tunus’ta eski Kartaca Şehri’nin olduğu yere göz atalım. Milat’tan Önce 157’de diplomatik bir görevi yürütmek için buraya gelen Keaton’un adamlarının yaptıklarına bir değinelim. Bu ona tehtidi yakından değerlendirmesi için mükemmel bir fırsat vermiş oldu.

Keato diz çökmiş bir şey bekliyordu. Ama karşılaştığı şey onu dehşete düşürmüştü. Kartaca zengin durumdaydı. Buda Keaton’un ona yeniden silahlandıklarını düşündürmüştü.

Peki sizce bu düşüncesinde haklı mıydı?

Keaton gerçektende zenginleşmekte olan bir Şehir bulmuştu. Livius Kartca’nın Dünya’nın en zengin şehri olduğunu kitabında anlatıyor. Keaton’un limana gelirken gördüğü ilk şey; beyaz alçı ile kaplanmış inanılmaz deniz surlarıydı. Bu boya sayesinde mermer gibi görünüyorlardı. Şehrin giriş kapısı olarak gerçektende göz alıcı ve sonra Şehre girdiğinde zenginlikle, silahla, asker çağındaki gençlerle dolu refah içinde bir Şehirle karşılaşmış ve bunun Romaya karşı gerçek bir tehlike olduğunu söylemişti. Gemi yapımında kullanabilecekleri bi sürü tahta bulmuşlardı. Gemi görmemiş olsalardı belkide bunun sebebi liman’ın fazladan bir duvar arkasına gizlenmiş olan bu bölümüne gelmemiş olmamalarıydı. Ve bunun arkasında olağan üstü bir şey vardı. Kartacalılar’ın gizli bir donanma inşa ettiği çok büyük bir donanma tersanesi. 

Hemen Roma’ya dönüp savaş çağrısını her zamankinden yüksek sesle dile getirdi; “CARTACA DELENDA EST (KARTACA YOK EDİLMELİ).”

Senato onu ciddiye alırken Romalılar hemen saldırıya geçerek Kartaca’lıları hazırlıksız yakaladı. Şehri kuşattıklarında Kartca’nın gizli donanmasını keşfettiler. Ama en amansız düşmanlarını kıskaca almışlardı artık Kartaca’lıların gizli donanması işe yaramayacaktı. Romalılar onların silahlarını bırakmaya zorladı. Tamamen silahsız hale geldiler ve Romalılar ancak karanın içine doğru 15 kilometre giderseniz ve şehrinizi yok edersek barış yaparız dediler. Doğal olarak Kartaca’lılar bu teklifi kabul etmediler. Kim şehirlerini yok edebilecek teklifi kabul edebilirdi ki. Bu sebepten ötürü kalıp savaştılar.

Milat’tan Önce 146’da Romalılar Kartaca’ya son saldırılarını başlattı. Hiçbir şeye acımayacaklarını söylediler. Her şeyi yok edip, talan ettiler.

Ve buk yok oluş süreci tam tamına 6 gün sürdü. Medeniyetler’in çatışması acımasız yıkım ve soykırımla beraber sona ermişti. Roma kendi Dünya savaşını kazanmıştı. Kartaca artık yok olmuştu. Ama elbette bu sadece bir şehir olarak yok oluş değildi. Gerçekte bir siyasi güç olarakta varlığı sona erdi.

Romalıları feth ettikleri diğer Devletlerden, Kabilelerden, Medeniyetlerden neyin farklı kıldığını anlamak için; taktiklerine, silahlarına bakmak yeterli olacaktır. Diriliş düşmanlarının usullerini benimsediler ve hatta kendi felaketlerinden dersler çıkardılar. Ama tabiki hepsi bu değildi. Romalılar başlangıçta yenilseler bile bütün kaynakları ile savaşa devam ediyor. Romalılar ülkeleri ve çocukları için savaştıklarını bildikleri içinde mücadele sırasında içindeki öfkeleri hiçbir zaman zayıf düşmez. Aksine düşman yenilene kadar bütün kalpleri ve ruhları ile savaşa devam ederler.

Akdeniz artık Romalılarındı. Buraya “MARE NOSTRUM” yani “BİZİM DENİZİMİZ” adını verdiler. Roma artık her Şehre hükmeden bir Cumhuriyet değil aynı zamanda bir İmpartaorlukta olmuştu.

Tiberius Gracchus: Bir Kahraman’ın Ölümü    

Milat’tan Önce 146. Bir yüzyıldır süren zorlu bir savaş hem can alıcı noktasına ulaşmak üzereydi. Roma Orduları en büyük düşmanlarının Şehir duvarları dışında bekliyordu. Kartaca yok edilmeliydi. Romalılar 6 gün boyunca önlerine çıkan herkesi ve her şeyi acımasızca ortadan kaldırdı. Şehri ve Kartaca Medeniyetini tamamen yıkılmış halde bıraktılar. Bu acımasız saldırı sırasında genç bir soylu olan Tiberius Gracchus cesur ve yetenekli Devlet adamı olduğunu kanıtladı.

 

TİBERİUS GRACCHUS

 

 


Milat’tan Önce 146’da Tiberius 20’li yaşlarına bile gelmemiş bir gençti. Genç Tiberius kısa sürede Komutan’ın doğasını anlamayı öğrendi ve bütün gençlere disiplinle, cesaretle öncülük etti. Düşmanın duvarlarına ilk tırmanan da oydu. 20 yaşında bile olmayan bu genç duvara çıkan ilk kişiydi.

 

 

 

 

Tiberius Kartaca’dan ayrılırken bir kahraman olsa da yakında çok daha büyük bir düşmanla karşılaşacaktı. Bu zengin yönetici sınıfı ile sıradan Roma vatandaşı arasındaki bir mücadeleydi. Cumhuriyet’in ruhu için verilen bir savaş.

Kartaca’nın düşmesi ile Roma’nın gücü artık Akdenizde binlerce kilometreye yayılmıştı. Cumhuriyet’in bilinen Dünya’yı feth etme isteği karşısında hiçbir şey duramıyordu. Ordunun her zaferi akıl almaz zenginlikler getiriyordu. Köleler, hazineler ve sanat eserlerinde oluşan savaş haraçları Devletin hazinesine konuluyordu. Ama bu devasal servetin tadını sadece ayrıcalıklı ufak bir grup çıkarmaktaydı. Yönetici sınıfları kendi başarılarının şaşasına bağımlı hale gelmişti. Cumhuriyet’in asıl karekterini bitiren bir bağımlılık.

Romalılar başarılarını mütavizi köylü köklerine bağlamayı seviyordu. Bütün mesele gösterişli şeyler değil sağlam bir çalışkanlık ve disiplin demekti. Ama artık bütün bu harcanabilir fazladan servet’in gerçekliğini koruyup koruyamadığını merak ediyorum. Ne derler bilirsiniz “Para bütün kötülüklerin anasıdır.”

Kendi servetlerinden sarhoş olan İtalyadaki Romalılar atalarının geleneksel değerlerinden uzaklaşmaya başladı. Sınırlar artık binlerce kilometre uzaktayken onların savaşlarını veren sıradan insanları daha az umursayıp, kendi ceplerini doldurmayı daha fazla önemser hale geldiler.

 

NAPOLİ KÖRFEZİ BAIA

 

Ayrıcalıklı üst sınıfların tadını çıkardığı zenginlik seviyesini görmek için Napoli Körfezindeki Baıa’ya bir bakalım. Bugün burası hareketli bir tatil yeri. Turistler ve yerel halk burayı çok seviyor. Tiberius Gracchus’un zamanında burası aşırı zenginlerin oyun alanıydı. Antik Dünya’nın Las Vegası. Stoa Filozofu Seneca bu hovardalık karşısında o kadar şaşkına dönmüştüki buraya Ahlaksızlık Mekanı demişti.

 

 

Bir gün geçirdikten sonra buradan tiksinti ile ayrılan Seneca; sahildeki sarhoşlardan, teknelerdeki gürültülü partilerden ve insanların iskelede şarkı söyleyip dans etmesinden şikayet ediyordu. Diğer olan biten de cabasıydı. Değişense arazi olmuş. 2000 yıl boyunca depremlerin ve volkanik patlamaların etkisinde kalan topraklar. Bugün etrafa bakınca geçmişin göz alıcı çevresine dair çok az kanıt görebiliyorsunuz.

 

 

 

Ama inanılmaz şekilde bir Antik harika hâla Baı’de. Dalgaların altında kalmış bir şekilde. Bu heykellerin bir zamanlar Romanın en zengin Aristokratların villalarını süslediğini düşünün. Bunlara Büyük Jülius Sezar’da dahildi.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Hipakaust olarak bilinen alttan ısıtma Baı’da icat edilmişti. Ve bu muhteşem icadı geliştiren adam çok büyük bir servet kazanmıştı. Ama bu servet alttan ısıtma sayesinde değil, başka bir lüks parçayla; İstiridyeler.

Soylular’ın doymak bilmeyen istiridye iştahı Baı’da bir İstiridye İmparatorluğu kurmayı sağladı. Kışın en soğuk zamanlarında bile istiridye tedarik edebilmek için yapay olarak ısıtılan havuzlardan oluşmuş bir sistem kurdu. Bu istiridye ısıtma teknolojisi Roma zenginliğinin zirvesini temsil eden alttan ısıtmalının da öncüsü oldu.

İstiridyeler, alttan ısıtma ve sarhoş eğlenceler onlara adeta zevki tattırıyordu. Tabi zenginseniz. Ama genç Tiberius Gracchus’unda görmek üzere olduğu gibi herkes bu zenginlik ve lüksten payını alamıyordu.

Tiberius kısa bir süre sonra Roma toplumunda önemli bir kusur olduğunu fark edecekti. Cumhuriyet’in ruhunu tehdit eden bir kusur.

Tiberius Gracchus isimli genç soylunun hikayesi Roma toplumunun en üst sınıfında başlamıştı. Miras ve ataların her şey demek olduğu ayrıcalıklı bir dünya da doğmuştu.

Hemen hemen Roma’nın başlangıcından beri Scipio’lar gibi zengin Patrici aileleri bütün önemli politik mevkilerini elinde tutarak Senatonun hakimi durumundaydı. Tiberius’un bu eski Patrici soyuyla olan bağlantısı ve bununla gelen bütün güç ve ayrıcalığı anne tarafındaydı. Annesi Cornelia Africana. Baba tarafıda oldukça parlaktı. Tiberius burada da Roma Aristokrasinin tepesindeydi. Hem babası hem de büyükbabası Romadaki en yüksek siyasi mevki olan Konsüllük görevini yapmıştı. Ama onlar kendi başlarına yükselmiş Pleblerdi. Servetlerini ve statülerini çabaları ile kazanmışlardı. Yine de Gracchus’lar özlerinde hâlâ sağlam Pleblerdi.

Romada Sensörlük ve iki kere Konsüllük yapmış çok önemli iki zafer kazanmış olsa da daha şanlı olan itibarı kendi değerlerinden geliyordu. Yani Tiberius’un babası Cumhuriyetin geleneksel değerlerini temsil etmekteydi. Onur, cesaret, çalışkanlık Romayı büyük yapan asıl prensiplerden biriydi. Yani Tiberius büyürken babasının adalet duygusundan çok etkilenmiştir.

Babası öldüğünde Tiberius daha çocuktu. Ama babasının üzerindeki yetkisi öldükten sonra bile devam etti. Bunun nedeni kısmen sadece Aristokrasi’ye ait olan tuhaf bir uygulamaydı. Bunun ne olduğunu ve genç Tiberius’un seçtiği yolu nasıl etkilediğini bir bakalım.

Antik Romada kullanılan yöntemlerden biri, cenaze maskesiydi. Yüzlerinin balmumundan bir kopyası. Yüze uygulamadan öce zeytinyağı ile karışmış vazelin kullanıldığı düşünülmekte. Bu kullanılan karışım yüzü, kirpikleri ve kaşları korumakta.

İlk adım kat kat alçı ve sargı bezi uygulayıp bir kalıp yaratmak, maskenin yapılcağı bir iskelet. Bir sonraki adım maskeyi yaratmak için eritilmiş bal mumundan katmanlar oluşturmak.

Bu maskeler cenazelerin Teatral gösteri kısmındaki çok önemli bir parçasıydı. Çünkü yaşarken önemli biriyseniz potrenizin bu şekilde kalıbı çıkarılıyordu. Öldüğünüzde yaşarken sizi öğrenmiş, tanımış olan bir aktör sizi canlandırıyordu. Bu aktöre diğer oyuncular ya da atalarımızı canladıracak olan ailelerin daha genç üyeleri karılmaktaydı. Ama bu maskelerin etkisi cenaze töreninin çok ötesine uzanıyordu. Cenazeden sonra bu bal mumu maskeler aile evine götürülüyor ve neredeyse her zaman Atrium’a konuluyordu. Böylece o evde yaşayanlar o evi ziyerete gelenler için bir nevi referans noktası oluyordu. Eski kayıtlar sayesinde bunların bir tür büyüklüğe teşvik etme görevini görüyoruz.

 

ATRİUM

 

Atalar, Roma Tarihinin büyük isimleri genç nesillere nasıl davranacakları konusunda örnek oluyorlardı.
Milat’tan Önce 137’de Kartaca da kendini ispatladıktan 9 yıl sonra Tiberius Numantıa’ya karşı verilen bir savaşta bir diplomat olarak görev yaptı. Onları kesin bir katliamdan sadece Tiberius’un ara bulucu yetenekleri kurtardı. Yaptığı barış antlaşması ile 20.000 Roma askerinin hayatını kurtarırken Roma halkının gözünde bir kahramana dönüştü. Ama Numantıa’ya giderken İtalyan kırsalında gördüğü Toskana bölgesinde gördüğü bir manzara bu genç Tiberius’u ve Cumhuriyeti şekillendirecekti. Tiberius Toskana da gördüğü manzara karşısında buradan daha rahat ve huzurlu bir bölge olamayacağını düşünmeye başlamıştı. Ama o zamanlar Toskana’ya Etruria deniliyordu. Ama Tiberius Gracchus’un yolda gidererken gördüğü bir şey onun içinde olduğu yönetici sınıfı ile ölümcül bir şekilde karşı karşıya getirecekti.

 

 

TOSKANO (ETRURİA)

 

Peki sizce üzerinde bu kadar büyük etki bırakan şey neydi?

Tiberius yolu üzerinde Cetatea Eterna’de Milat’tan Önce 100. yüzyılda yapılmış bu villa gibi yüzlercesi ile karlılaşmıştı. Günümüzde yapıların çoğu İsponyalların burda olduğu 1500’lü yıllardan kalma. Ama Tiberius’un zamanında bunun gibi villalar zengin toprak sahiplerine aitti. Bunlar çok büyük ölçeklerde şarap üreten dev endüstürileşmiş çiftliklerin merkeziydi. Ve böyle bir üretim Antik Roma da tek bir anlama gelirdi. Tiberius Toskana’dan geçerken burada yaşayanların açlığına rastlarken toprakları sürenler ya da hayvan sürüleri ile ilgilenenler dışardan getirilmiş barbar kölelerdi.

Hadi gelin kölelerin o zamanlar Roma sisteminin işlemesinde ne kadar önemli olduklarına bir bakalım.
Köleler İtalya da çok önemliydiler. Bütün İmparatorlukta olmasa da kesinlikle İtalya içinde büyük önem taşıyorlardı. Tarımsal iş gücünün onda dokuzunu köleler oluşturmaktaydı. Bütün ev işlerini köleler yaparken pek çok yönetim işini’de köleler yapmaktaydı.

Tiberius Gracchus zengin Romalı toprak sahiplerine çok büyük miktarda şarap üretmek için bu büyük köle ordularını nasıl kullandıklarını görmüştü. Sadece bu arazide yılda 4500 Anfora şarap üretilmekteydi. Buda günümüzde hemen hemen 250.000 şişe demek.

Peki sizce bu şarap nereye gidiyordu?

Anfora şarap genel olarak Galya’ya gidiyordu. Galya’lılar çok büyük bir miktarda İtalya şarabı tüketmekteydi. Bu bölgeden çıkan 40 milyon kadar Anfora’nın Galya’ya gittiği tahmin ediliyor. Anfora’lar Galya’da takas malzemesi oluyordu. Bir Anfora bir köle demekti. Yani bu 40 milyon Anfora’da milyonlarca köle olarak geri dönüyordu. Ve elbette bu köleler çalıştırılıp daha fazla şarap üretiliyordu. Bu kendi kendine üreten başarı toprak sahiplerinin zenginliklerine neredeyse katlanarak arttırmasını sağlıyordu. Bu insanlar gerçekten çok zengindi. Hikâye’nin ana fikri bu.

Milat’tan Önce 1. ve 2. yüzyıldaki Romalı Aristokratlar inanılmaz büyük bir hızla ve arazi şeklinde servet ediniyordu. Zaten zengin olan soylular için bu kölelere dayanan dev girişimler adeta birer darphaneydi. Ama Tiberius’un canını sıkan şey bu zenginliklerin verdiği rahatsızlık ya da milyonlarca kölenin acı çekmesi değil, tamamen başka bir şeydi. Tiberius Toskana’dayken bölgede yaşayanların açlığına tanıklık etmişti.

Peki sizce bu insanlara; sıradan çiftçi vatandaşlara ne olmuştu?

Milat’tan Önce 137, hala genç yaşlarda Tiberius Gracchus İspanya’daki savaşlardan Roma’ya dönüyordu. İtalya kırsalında gördüğü şey hem kendi hayatını hem de Roma hayatını değiştirecekti. Tarlalar beklendiği gibi Romalı vatandaşlarla değil zengin soyluların köleleri ile doluydu. Tiberius bu çiftçi vatandaşlarını Roma ordusunu meydana getirdiğini biliyordu. Pek çoğu savaşlar için uzaktaydı; aylardan yıllara kadar uzanan savaşlar. Ama daha da kötü bir şey görmüştü. Savaştan dönen, uzun süre görev yapmış askerler burada değildi. Askerlerin çocuklarına ve eşlerine emanet ettiği çiftlikler terk edilirken çok az bir para karşılığında dev köle çiftliklerinin sahipleri tarafından satın alınmıştı. En kötüsü de Tiberius bu toprakların çoğunun kamu malı olduğunu biliyordu.

250 yıl önce geçmiş olan bir kanun herhangi birinin sahip olabileceği kamu arazisini yaklaşık olarak 130 hektar arası sınırlandırılıyordu. Ama elbette zenginler bunu atlatmak için kirli numaralar kullanmaktan çekinmiyordu. Komşu bölgelerdeki zenginler uydurma karakterlerle bu arazileri kendi üzerlerine geçirip sonunda toprakların çoğunu açık şekilde kendi isimleri ile ellerinde tutuyordu. Yani bu zengin toprak sahipleri Romayı gücünün zirvesinde tutmak için savaşıp ölen insanlardan çalıyorlardı. Bunu yasa dışı şekilde yapıyorlardı. Kendi ufak tefek ürünlerini pazara çıkarmak için mücadele eden az sayıdaki kişi zengin toprak sahiplerinin fiyat kırması ile karşılaşıyordu, çiftçiliği bırakınca da Şehre gitmek zorunda kalıyordu. Tiberius vatandaşların bu göçünü Cumhuriyet’in temelini tehdit ettiğini fark etmişti.

Peki sizce Tiberius bu kanıya nereden vardı?

Çünkü, kanun gereği orduya katılmak için toprak sahibi olmanız gerekiyordu. Yani kırsal bölgelerde çiftçi olmaması savaş alanında da asker olmaması demekti.

Tiberius’un Roma’ya dönerken gördükleri çaresiz bir isteği tetiklemişti. Cumhuriyet’in kalbini parçalayan bu sosyal dengesizliği giderme isteği.

Roma’nın nüfusu yaklaşık olarak 250.000’di ve hızla artıyordu. Ama çoğu kişi için kış istiridyeleri ve alttan ısıtma sadece bir hayalden ibaretti. Zenginlerin keyfini sürdüğü şatafattan uzakta; sokaklar mülkleri ellerinden alınmış binlerce fakir insanla doluydu. Hastalık, açlık ve yoksulluk içindeki bir hayata mahkum olmak pekte güzel sayılmazdı. Ve unutmayın bu insanlar Roma vatandaşıydı. Pek çoğu Cumhuriyet’in şanı için savaşmıştı ve karşılığında aldıkları ödül bumu olacaktı.

Daha şanslı olanlar bir iş ve kalacak yer bulmayı başarıyordu. Peki bu durumda sizce ne kadar şanslı sayılırlardı?
Yaşayabilecekleri yerler zenginlerin mermer villalarından çok daha farklıydı. 

 

İNSULA

 

Bu tuğla bina Roma’da kendi türüne kalmış tek örneği. Buna İnsula deniliyordu; çok katlı bir apartman. Cumhuriyet’in genç dönemlerine ait tipik bir Roma konutu. 

 

 

 

Böyle bir binada sizce kaç kişi yaşayabilir?

200 kadar insanın yaşayabildiğini düşünebiliriz. İnsula’ya benzer çevrelerinde birçok taş evler, konut benzeri bloklar bulunmaktaydı. Tepelerinde ise Aristokratlar’ın evleri bulunmaktaydı. Ama günümüze sadece bu kalıntı kalabilmiş durumda.

Bu bölge bir sel alanıydı. Yani büyümekte olan Şehirlerde aklınıza gelebilecek bütün hastalıklar burada mevcuttu; verem, sıtma gibi.

Bu konutlarda basit tuvalet alanları, su, mutfak ya da ocakları olması elbette gerekiyordu. Ama o dönemde gerçek bir temizlik söz konusu değildi. Çünkü bir hikaye’ye göre bu bloklardan birinden fırlayan lazımlık birinin kafasına çarpmış. Ama tuvalate gitmeniz gerektiğinde lazımlığı sokağa boşaltmaya gerektiğine dair kanıtlar var. Suya ihtiyacınız olduğunda sokoktan alıyordunuz. Yemek yapmak istediğinizde bunu mangalların üzerinde pişiriyordunuz. Yani çoğu zaman bu bloklar duman içindeydi. Tabi burada kalan kimselerin çoğu alt sınıfı oluşturmaktaydı. Bu İnsula’larda yukarı çıkıldıkça sosyal statünüz düşüyordu. Çocuk işçilik Roma da hayatın bir parçasıydı, çocuklarda evi geçindiren baba gibi çalışıyorlardı; hem de çalışma şartları çok zordu. Yani bu sıradan insanlar için çok basit bir yaşamdı. Hiçbir süs hiçbir gelişmişlik ya da kültür parçası yoktu. Mesele hayatta kalmaktı.

Mlat’tan Sonra 1. yüzyılda yaşamış bir hiciv yazarı olan Juvenal şöyle demiş:

– JUVENAL: “Burada hastalar ölüyor. Çünkü; uyuyamıyorlar. Ama çoğu kişi yanan midelerinde çürüyen ve sindirilmemiş yiyeceklerden de şikayet ediyor. Bu kiralık odalarda ne zaman uyuyabilirsiniz. Bu şehirde uyumak bile para demek.”

Bu çok çarpıcı bir yorum. Kırsal bir bölgeden Şehre yeni bir yaşam kurmak için geliyorsunuz; yerinizden olmuş, toprağınızı kaybetmişsiniz. Ailenizi de beraberinizde getirmişsiniz. Yeterince paranız yok, her yer sıtma hastalığına yakalanmış insanlarla dolu. Muhtemelen kaldığınız konuklarda da sıçanlar ve diğer haşareler’de bulunmakta. Ve sizde buraya sıkışmış haldeydiniz.

İnanılmaz şekilde Şehir nüfusu’nun %95’i toprakta çalışmak ya da Roma’nın savaşlarında askerlik yapmak yerine bunun gibi yerlere sıkışmıştı.

Tiberius Gracchus bir plan yapmaya başladı. Toprak sahibi olmayı kısıtlayan eski kanunu yeniden uygulayabilirse dev köle çiftliklerini kontrol edebilir ve evsiz vatandaşlar için daha ufak arazilere yerleştirebilirdi. Amacı sadece Cumhuriyei kendisinden kurtarabilmekti. Ama anlamaya çalıştığım şey şu: buna nasıl başladığı.

Ayrıcalıklı ailesinin avantajlarını kullanmak yerine güçlü Senato’nun karşısına çıktı. Tiberius ve Senato arasındaki düşmanlık Numantıa’da yaptığı barış antlaşması ile başlamıştı. Bu 20.000 askerin hayatını kurtarırken Tiberius’un pek çok kişinin gözünde kahraman yapmıştı. Ama Senato durumu farklı görüyordu. Yaptığı her hareketin Romayı zayıf gösterdiğini düşünüyorlardı. Ve bunun için antlaşmanın gereklerini yerine getirmediler.
Bunun üzerine siyasi itibarı zedelenen ve aile adı zarar gören Tiberius radikal bir karar verdi. Toprak reformunun geçmesi için Senatonun onayını aramayacaktı. Başka bir yol bulmak istiyordu.

Sizce Tiberius Gracchus neden normal yolu izleyip teklifini Senatoya sürmedi?

Çünkü, Tiberius çok sinirliydi. Senatonun kendisini geri çevirmesine, onun mevkisini, geleceğini elinden alıyor gibi görünmelerine çok kızmıştı. İkinci sebepte; muhtemelen Senatörlerden ve kesinlikle Senatörlerin arkadaşlarından toprak alarak bir şey yapacak olmasıydı. Yani muhalefetle karşılaşacağını düşünüyordu.

Peki bu durumda toprak sahipliği konusunda sunduğu teklifler ne kadar radikaldi?

Aslında asıl teknik çokta radikal sayılmazdı. Bu daha önceki kanuna dönüş gibi sayılabilirdi. O zamanlar bu kanun 200 yıllıktı. Bir telafi öneriyordu. Bir kanun olarak oldukça yumuşaktı. Yani işe radikal bir adımla başlamadı.
Ama senatörlerle arasındaki sonuç yüzünden Tiberius onların bunu asla kabul etmeyeceğini biliyordu. Bunun yerine kurnaz bir stratejiyi izledi. Halkın gücünü kullanacaktı.

Pleb nüfusuna sahip ataları sayesinde Tribün olabiliyordu. Bu Cumhuriyet’in ilk yıllarında sıradan vatandaşların haklarını korumak için oluşturulmuş bir mevkiydi. Milat’tan Önce 133’de halk kahramanı olarak itibarı kolayca Tribün seçilmesi demekti.

Tiberius Tribünlerin çok güçlü ama nadiren kullanılan bir siyasi araca sahip olduğunu biliyordu. Halk Meclisi’nin onayını alırsa Senato’nun onayı olmadan bir kanunu geçirebilirlerdi. Anlaşılır şekilde pek çok kişi güçlü Senato’ya karşı gelmekten çekinmekteydi. Tiberius’un halkın desteğini kazanması gerekiyordu. Tek yapması gereken yeterli sayıda insanın reformların onlar için iyi olacağına ikna etmesiydi. Bu onun için zor olmayacaktı. Çünkü zaten kendisini kanıtlamış bir konuşmacıydı. Büyük bir konuşma yapacaktı. Bu durumda Tiberius Senato’ya karşısına aldığı için bu konuşmayı yapacağı yer konusunda dikkatli davranması gerekiyordu. Çünkü Senato bu konuşmayı önleyebilirdi.

Peki sizce Tiberius bunu düşünerek konuşma yapacağı yer konusunda dikkatli davranmış mıydı?

Bugün bir Meclis’te ya da Kongre’de konuşurken seçmenlerinize ya da meslektaşlerınıza hitap ederken belli bir yapıyla sınırlı olursunuz. Ama eski Romalılarda önemli insanlar nerede toplantı yapacaklarını seçebilirdi. Ve bu da belli Tapınağın belli bir heykelin önü olabiliyordu. Bu söylemeye çalıştıklarına ağırlık katabilecek bir şeydi. Bir Romalı’nın hitabetinde her şey çok hassas ve üzerinde düşünülmüştü.

Forumda Halk Meclisine hitap ederek; Tiberius konuşmasında anlatacağı her şey üzerine bir kumar oynamıştı. Halk desteği olmazsa toprak reformları ve siyasi kariyeri bitmiş olucaktı.

Peki anlattıklarını işaretlerle belki 10.000 kişiye mi anlatıyorlardı? O dönemde hiçbir ses sistemi olmadığından bu kalabalık insanlara derdini nasıl anlatabiliyordu?

Roma hitabetinde söylediklerine daha fazla ağırlık katıcak daha büyük kalabalığın karşısında daha görünür olan belli bazı jestler kullanıyorlardı. Aslında yaptıkları şey bugün bizim de yaptığımız şeydi. Ama Tiberius Gracchus Cumhuriyetteki en iyi konuşmacılar arasındaydı ve vücudunuda sesini ve kelimelerini kullandığı kadar iyi kullanıyordu.

Tiberius’un sözleri halk desteğini alırken toprak reformuda yasalaştı. Ama bu zaferin korkunç bir bedeli olucaktı.
Milat’tan Önce 133. Tiberius Gracchus Senatoyu zekası ile yenip toprak reformlarını kanuna dönüştürmek için kurnazca bir şekilde halkı kullanmıştı.

Kalabalıklar onu bir kahraman olarak selamlıyorlardı; onlara umut vaat eden bir kahraman. Ama artık Senato onu sinsi bir tehdit olarak görüyordu. Savaşın çizgileri açıkça belirlenmişti. Tiberius kanunu uygulamak için komisyon kurdu. Ama Senato komisyona ödenek vermedi. Tiberius’un sonraki hamlesi dahada cesurdu.

Roma’ya yabancı bir Kralın ölümü ile çok büyük bir servet kalmıştı. Tiberius bir kez daha Senatoyu devre dışı bırakıp bu serveti halk adına aldı.

Normalde bunun gibi miras-servet Senato tarafından alınırdı. Dış işleri ile Senato ilgileniyordu. Tiberius için halkın Tribünü olarak bu mirası Roma halkı adına almak, bu kaynağı halkın yararına kullanacağına işaret ediyordu. Elbette bu toprakları yendien dağıtmasına, telafi ödemelerine, insanlara vereceği bağışlara yardımcı olucaktı. Ama aynı zamanda Senatoyu endişelendirmişti. Dış ilişkilerin kontrolünü Roma halkının her yıl seçtiği görevlilere kaptırma endişesi ortaya çıkmıştı. Ve buda oldukça tehlikeli bir şeydi. Ama yinede bunu yaptılar.
Bu sürtüşme iyice alevlendi. Öfke açık bir düşmanlığa dönüştü. Tiberius’un Tribun olarak görev yılı sona erirken taraftarları onun güvenliğinden endişe duymaya başlamıştı. Onu daha önce görülmemiş şekilde ikinci defa aday olması için teşvik ettiler. Senatodaki rakipleri duruma tepki gösterip bunların yasa dışı bir hareket olduğunu söylediler. Tiberius ise bunu görmezden gelerek seçimler için aday oldu. Senatodaki pek çok kişi için bu bardağı taşıran son damlaydı. Bunu Tiberis’un bir Kralın mutlak gücüne arama isteğine dahil bir işaret olarak gördüler ve Tiberius’u ne olursa olsun durdurma ihtiyacı hissettiler.

Tiberius gittikçe daha radikal bir konuma girmek zorunda kalmıştı. Çünkü başka seçeneği yoktu. Genelde politikacıların kendisine bir çıkış stratejisi bırakmasından söz ederiz. Tiberius kendisine bir çıkış stratejisi bırakmamıştı.

Tribün için seçim günü geldiğinde Tiberius Capitol’a doğru gitti. O sabah pek çok işaret görmüştü, haberlerde iyi değildi. Kehanet kuşları kafeslerinden çıkmak istememişti. Bir yılansa çok sevdiği savaş Miğferi içinde yatıyordu. Üstündeki çatıda kavga eden iki kuzgun vardı.

Tiberius Capitaol’a geldiğinde taraftarlarının tezaruatları ve alkışları ile karşılandı. Ama kutlama havası kısa süre sonra paniğe dönüştü. Senato’nun Roma’nın en eski ve saygı değer kanun ve düzen sembolünün üyeleri kan istiyordu; güpe gündüz sopalar, ağaç dalları ve mobilya parçaları ile silahlanmış halde. Tiberius Gracchus’u acımasız şekilde öldürene kadar dövdüler. Yani Tiberius Gracchus cinayete kurban gitti. Hemde bundan daha dramatik ve şiddet dolu bir şekilde.

Tiberius ve 300 kadar tarfatarı sopalarla, kalaslarla dövülerek öldürüldü. Bu çok korkunç ve dramatik bir sondu ve sonra cesedi sıradan bir suçluymuş gibi Tiber Nehrine atıldı.

Peki bunlar yaşanırken ya da yaşandıktan sonra halk arasında bir tepki oldu mu? Çünkü onun kendileri için bir şeyler yapmaya çalıştığının farkında olmalıydılar ve birden bire kahramanları ortadan kaldırılmıştı buna bir tepki olmuş mudur sizce?

Evet, bir tepki oluştu. Ama aynı zamanda herkeste onun arkasında değildi. Yani halk arasında Tiberius’u destekleyenlerde vardı desteklemeyenlerde vardı. Roma çok ataerkil bir yerdi. Yani bu soylular sosyal hiyararşideki alt sınıflar üzerinde pek çok insana sahipti. Bunlar geçmişlerini soylulara borçluydu. Soylular onlar için Lordlar gibiydi. Yani bazı şeyler hemen olmadı. Ama sonraki 20 ila 30 sene için Senato durumu değerlendirme şeklini değiştirecekti. Halk kanunlarının yürürlüğe gireceği ve bazı toprakların geniş halk topluluklarına bırakılacağı bir durumu kabul etmek zorunda kalacaklardı.

Peki Tiberius Gracchus’un ölümü ile ilgili genel sonuçları hakkında neler söylenebilir?

Tiberius Gracchus’un ölümü gerçek bir dönüm noktasıydı. İnsanlara güçlü statüye karşı gelebileceklerini göstermişti. Halkı ve Halk Meclisini kullanarak bu güçlü grubun çıkarlarına karşı gelebilirdiniz. Ve aynı zamanda bu çok tehlikeli bir misal olmuştu. Çünkü Senato bu sorunla; kaba kuvvetle şiddet kullanarak başa çıkmıştı. Gelecek birkaç on senede Roma Cumhuriyetinin sonuna kadar burası daha da şiddet dolu bir yer haline geldi. Bu gerçekten çok önemli bir andı. Bundan sonra hiçbir şey aynı kalmadı.

Tiberius bu ayrılıklara doğrudan bir müdahale etmeyi seçerken Aristokrasinin kudretine karşı halkın gücünü kullanmanın mümkün olduğunu gösterdi. Bu cesur ve güçlü bir fikirdi. Daha sonra gelecek insanların zihinlerinde yer edinecek bir fikir.

 

Jülyen Sezar

Milat’tan 49. Kuzey İtalya da bir Nehir kıyısında bekleyen bir ordu. Askerler Nehri geçerse bu savaş Roma’nın yok olması anlamına gelecek. Eğer geçmezlerse Generalleri büyük servetin kaybı ve hayat boyu sürgünle karşı karşıya kalacak. Bu Nehir Rubicon’du. Ordu Roma Ordusuydu ve Generalide Julius Sezar’dı.

 

RUBİCON NEHRİ

 

Milat’tan Önce 65’te Jül Sezar siyasi kariyer merdivenlerinin başında olan bir Devlet görevlisiydi. Bir Patrici ailesinden geliyordu ve çok etkili bir uygulayıcı olma ününe sahipti. Ama bu onun güç, zenginlik ve popülerlik içiN büyük bir hırsa sahip oluşunun önüne geçmedi.

 

 

JÜL SEZAR

 

 

Hayat genç Jülyen Sezar’a kolay olmalıydı. Roma da büyümüştü, durumu iyi olan bir ailenin parçasıydı. Babası ve amcası Devlet içinde üst düzey görevlerdeydi. Ama yatırımları meyvesini vermedi ve aile servetini kaybetti. Sezar beş parasız kalabilirdi. Ve zengin Roma da bu neredeyse herkes için hayallerin sonu demekti; ama Sezar için değil.

 

 

 

 

Parası yoktu ama ismi vardı. Peki, sizce Sezar nasıl ilerledi?

Sezar’ın önemli bir özelliği vardı. Zamanının en iyi konuşmacısıydı. Sezar entrikalar çevirebilen, insanları yönlendirebilen ve çok iyi konuşan biriydi.

Sezar küçük görünen ama yüksek profilli bir mevki olan Romanın ünlü gladyatör oyunlarını organize etmekten sorumluydu. Sezar işini iyi yaparsa, renkli gösterilerle halkı etkileyebilir Şehrin konuştuğu biri haline gelip ün sahibi olabilirdi. Böylece Sezar Roma’nın gördüğü en abartılı Gladyatör gösterileri ile bir yıl planladı. Ama bir sorun vardı. Roma da bu gladyatör oyunlarını organize eden kişi bütün bu abartılı gösterilerin parasını kendi cebinden vermesi gerekiyordu.

Parası yoktu ama isminin ve mevkinin getirdiği haklar vardı. Parayı kim vericekti? Sezar insanları bulup ikna etti ve : “Ben güvenebileceğiniz biriyim ve yatırımlarınızın karşılığını alıcaksınız.” diyordu. Yani bu iş için ismini kullandı. İş için para gerekiyordu; iş yapmak için de borç almak zorundaydı.

Bu Sezar’ın kariyerindeki ilk kumardı. Bu sayede umduğu büyük parlamayı gerçekleştirebilirdi. Ama borçlarını geri ödeyebilecek miydi? Kesin olan bir şey vardı; nakit gerekiyordu.

Roma bugün para’nın konuştuğu pahalı bir şehir. Milat’tan Önce 60’larda durum farklı değildi. Büyük İmparatorluk Romayı Dünya’nın serveti ile besliyordu. Ve her şeyin bir fiyatı vardı.

Peki, sizce Roma da niye daha fazla paraya ihtiyaç duyuluyordu?

Durum asla nakit para tutup biriktirdiğinize bakarak ben zenginim demek gibi olmadı. Bu para diğer insanların yararına olucak şeyler için kullanılıyordu. Durmadan harcıyor, birilerine borç veriyor ya da borç alıyordunuz. Para hareket halindeydi. Zorunluluklar, arkadaşlıklar borçlar yaratıp bunları çoğaltıyordu.

Sezar bunu en iyi bilenlerden biri olarak çok para harcayanlardan biriydi. Gladyatör oyunlarının gösterişi eşsizdi. Ve Sezar görevinin sonunda ismini Roma’nın her tarafına duyurmuştu. Ama 31 milyon Sestertius borcu vardı. İflas ve tamamen mahfolmayla karşı karşıyaydı.

 

GLADYATÖR OYUNLARI ARENASI

 

Kariyeriniz kötüye giderse bir sonraki mevkiye çıkıp daha fazla para kazanma şansı bularak borçlarınızın en azından bir bölümünü ödeyemezseniz işler birden kötüleşir ve sürgün ya da politik bir küçük düşme gibi çaresiz bir durumla karşılaşabilirdiniz. Bu Sezar’ın kariyerinde ikinci defa büyük kumar zamanıydı.

Sürekli genişleyen İmparatorluk’tan Romaya zenginlik akıyordu. Hırslı Genaraller Eyaletleri yönetirken yerel Kabileleri sömürerek ceplerini dolduruyorlardı. Sezar da bundan pay alabilirse para sorunu bitecekti.

Peki, bunu nasıl yapabilirdi?

Roma da çok küçük olsalar bile Lejyon’ların ya da bir Eyaletin kontrolünü öylece alamazdınız. Sezar’ın kendi kadar hırslı diğer iki Romalı Generalle siyasi bir antlaşma yapması gerekiyordu. Zenginliği, nüfuzu ve askeri cesareti temsil eden üç kişi arasındaki örtülü ve özel bir antlaşmaydı.

 

ÜÇLÜ YÖNETİM

 

İlki zenginlerin zengini olarak biliniyordu. Roma’daki en zengin adamlardan biriydi. Parasını nüfuz ve kabül görmek için kullanıyordu. Crassus diğer yatırımlarının ve işlerinin aleyhine dönmemesi için kabul görmeliydi.
Diğer kişi ise Pompei’ydi. Akdeniz’i korsanlardan temizleyen kişi oydu. Doğu’nun çoğunu feth etmiş, eyaletleri düzenlemişti. Ama onun istediği şey Doğu Eyaletlerini tekrar düzenlediği için bir kabul ve onayın yanında uzun süre görev yapmış askerleri için topraktı. Sezar mevkide olan ve işleri halledebilecek durumdaki kişiydi.

Crassus Sezar’a büyük para desteği sağlamıştı. Ve Pompei’de Sezar’ın kızı ile evliydi. Şimdi hırslarını bir araya getiren bu üç adam İmparatorluğu paylaşacaktı.

Sezar Crassu’u ve Pompei’yi yüksek mevkilere ataması için Senatoyu ikna etti. Pompei Roma Konsülü ve İspanya Valisi olarak ilan edildi.

Crassus’a henüz el değmemiş büyük servete sahip geniş toprakları olan Suriye’nin tam kontrolü verildi.
Sezar’da Galya Valisi oldu. Kuzey Afrika’nın fetf edilmemiş olan bölümü. Ayrıca emrine 20.000 asker de verilmişti.
Bu dönemde hiçbir Romalı hatırlanma konusunda bu kadar kararlı değildi. Hatta efsanevi seferi sırasında askeri anıları bile yazdı; Galya Savaşları üzerine notlar. Ama bu sadece gelecek nesiller için yazılmamıştı. Bir halka ilişkiler hamlesiydi.

Sezar herkesin kahramanlıklarını okumasını istiyordu. Ve Galya’da Seferdeyken anılarını Roma da yayınlattı.

 

Central France (Orta Fransa)  

Galyalılar Milat’tan Önce 390’da Şehri yağmaladıklarından beri Roma için bir öcü haline gelmişti. Şimdi 300 yıl sonra Sezar savaşı onların topraklarına götürmeyi planlıyordu. Eğer bu çifte hamleyi başarabilirse borçlarını temizleyecek, zenginleşecek ve ulusal bir kahraman olarak bir efsane haline gelecekti.

Sezar çok etkili bir siyasetçiydi. Ama bir General olarak yok edici bir güçtü. Çıktığı Galya Seferindeki istatistikler Milat’tan Önce 58’de başlayan Seferde 20.000 kişilik ordusunun Galyayı nasıl parçaladığını gösteriyor.

Sezar sadece 8 yılda 800 Kasabayı ele geçirdi. 300 Kabileyi etkisiz hale getirdi. Ve 3 milyon kişi ile savaştı. Ve elbette Sezar’ın tek istediği şey toprak değildi.

 

JERSEY ADASI

 

 

Bu yüzden bizde Galya’nın Kuzey sınırında olan Jersey Adası’na bir bakalım.

 

 

 

 

Jersey’de Arkeolojiciler bir çayırdan metal dedaktörle Sezar’ın en başından beri peşinde olduğu şeyi bulmuş: Antik gümüş paralardan oluşmuş bir İstif. Ama ancak bir kazı çalışması yapıldığında keşiflerinin büyüklüğünü fark edebildiler.

İstif’leri vinç yardımı ile çıkardılar, çünkü ağırlığı 750 kiloydu. 500 kilosu altın 250 kilosu gümüşten oluşmaktaydı. Arkeolojiciler Antik paralardan oluşan Dünya’daki en büyük zulayı bulmuştu.

 

İSTİF PARALAR

 

Neredeyse 70.000 madeni para çamur ve yıpranma ile bir arada duruyordu. Sezar için bu milyonlar demekti. Daha önce görülmüş bütün yığınlardan yaklaşık 5 kat daha büyüktü. Bu kadar büyük olması inanılmaz bir sürprizdi. 

Arkeolojiciler bu yığındaki her bir para’nın tarihini araştırırken hazinenin tarihinin ve köklerinin Sezar’ın hikâyesi ile olağan üstü bir bağlantıyla kanıtlayabileceğini ortaya çıkarmışlar.

Sezar’ın Galyayı fethinin amacı buydu. Gümüş ve altın. Bu yüzden de Fransa da artık altın ve gümüş para bulmak çok zor. Çünkü 2000 yıl önce Sezar bunların çoğunu çaldı.

Sezar ve Lejyonları kesinlikle çok hırslıydı. Yani düşmanlarının bu 70.000 madeni parayı ondan saklamak adına gömmeleri hiçte şaşırtıcı değil aslında.

Sezar’ın iştahı doymak bilmiyordu. Sezar borçlarını ödeyip bir servet sahibi olmak için Galya’nın büyük zenginliğini kullandı ama şimdi Roma’nın en eski düşmanını kesin bir şekilde ezerek bir ünde kazanmak istiyordu. Bunu yapmak için Galya’nın en ürkütücü Kabile reisi Vercingetorix’i yenmek zorundaydı. Bütün Galyalılar’ı Romalılara karşı birleştirmiş kurnaz bir General.

 

ALESİA

 

 

Orta Fransada olan tepelik bir köy olan Alesia’ya bir bakalım. 2000 yıl önce burası değerli ve iyi korunan bir kaleydi. Milat’tan Önce 52’de Sezar Orgetorix ve büyük Galya Ordusunu burada sıkıştıdığı söyleniyor.

 

 

 

Peki bu durumda efsanevi karşılaşma nasıl sonlanacaktı?

Sezar 80.000 Galyalı isyancının tepedeki Alesia’da olduğunu söylüyor. Ve Sezar şu şekilde konuşuyor:

-SEZAR: “Burası kuşatma hariç feth edilemez bir yerdi.”

Peki Sezar bu durumda ne yaptı?

Ordusuna kasabayı tamamen kuşatan bir duvar yapma emri verdi. Kuşatma duvarının çevresi 16 kilometreydi. Stratajik yerlere yerleştirilen 8 kamp takimatlarla birlikte birbirine bağlıydı. Bunu hayal edebiliyor musunuz? Düşünsenize 16 kilometrelik güçlendirilmiş bir duvar. Bu çok büyük, emek gerektiren, uzun süren bir inşaat projesi ve Lejyonlarında bunu gerçekleştirecek insan gücüne ve kabiliyetine sahipti.

Alesia Vercingetorix’in Kalesiydi. Etrafını sararak Galyalılar’ın gitmesini önledi. Böylece yiyecekleri kalmadığında teslim olacaklardı. Alesia’nın dış Dünya’yla bağlantısını kesen 16 kilometrelik bir istihkam. Ve Sezar bir değil iki istihkam oluşturmuştu.

 Vercingetorix bir tepe kasabasına sığınmıştı. Alesia uzun bir tepeydi. Dik yamaçlar ve istihkamlarla korunuyordu. Bu yüzden Sezar saldırmak yerine Galya Ordusunu kuşatmayı seçti ve bunun üzerine istihkam yaptırmaya başladı.
İlk istihkam duvarı, bütün kasabayı çevrelerken içe dönüktü. Yükseklği 9 metre, genişliği de 4 metreydi. Sezar’ın Ordusu bunu yapmak için 500.000 tondan fazla toprak ve taş kullanmıştı.

 

VERCİNGETORİX

 

Vercingetorix Alesia etrafındaki duvarın yükselişini izledi. Ve hemen diğer Galya Kabilelerine haber gönderip Sezar’a karşı çok büyük bir ordu kurmalarını istedi. Tek umudu buydu. Ama Sezar Vercingetorix’den bir adım öndeydi. Bir tuzak hazırlıyordu. Sezar’ın ikinci istihkam duvarı burda devreye girdi. Bu ikinci istihkam Sezar’a arka taraftan gelecek karşı saldırıyı önlemek amacıyla yapılmıştı.

Sezar’ın ikinci duvarı birinci duvarının tersine içe dönük değil dışa dönüktü. Sadece Alesia’yı değil bütün Roma Ordusunuda çevreliyordu. Duvar derin hendekler, ucu sivri korkunç kazıklar, tuzaklar ve her 30 metrede bir bulunan kulelerle korunuyordu. Şimdi Sezar’ın tek yapması gereken beklemekti. 4 hafta boyunca kuşatmayı sürdürdü ve Alesia’da düşmanını açlığa mahkûm etti.

Galyalılar değerli tedariklerini korumak için zayıf ve yaşlı olanları kasabanın dışına, Şehir duvarları ile Sezar’ın istihkamı arasında tarafsız bölgeye yolladı.

Sezar isminin gelecek nesillerde de bilinmesini istediği için yaptığı savaşları anı defterine yazıp yayınlatıyordu. Bunun üzerine Sezar manzarayı şöyle anlatıyor:

-SEZAR: “Roma istihkamlarına gelirken askerlere onları köle olarak alıp açlıklarını gidermeleri için göz yaşları içinde yalvardılar. Ama Sezar’ın duvarlarda ki nöbetçileri de onları içeriye almama emri verilmişti. Böylece iki tarafta onları açlıktan ölüme itmişti. Kesinlikle hiç umut yoktu.”

Artık Vercingetorix’i Galya Ordusu kurtarabilirdi. Ve Sezar’ın tuzağı onları bekliyordu. Ordu saldırıya geçti. Ve Sezar yaşananları şöyle anlatıyor:

-SEZAR: “Galyalılar kazıklara saplandı ya da duvardan atılan mızraklarla öldüler. Hiçbir yerde savunma hattımızı geçmekte başarılı olamadılar. Sezar 4 gün süren savaşta 250.000 Galyalının öldüğünü ve 40.000’inde esir alındığını söylüyor.”

Vercingetorix’in tek seçeneği teslim olmaktı. Ama Sezar sadece zaferle tatmin olmayacaktı. Bu zaferden ayrıca büyük bir zenginlikte kazanması gerekiyordu.

Düşmanı diz çökmüşken esirleri köle olarak satarak servetini artırdı ve düşmanını daha da kötü duruma soktu.
Burda Sezar’ın 1 milyondan fazla esiri köle olarak satıp servetini askerleri ile paylaştığı söyleniyor. Yani seferlerini bir tür iş gibi yönettiğini görebiliyorsunuz. Elbette stratejik savaşlar yapmak zorunda kalmıştı. Ama her zaman güvenilir gelir kaynaklarına ihtiyaç duyuyordu. Sezar için para her zaman her şeyin merkezinde olmuştu.
Sezar’ın büyük kumarı meyvesini vermişti. Borçlarını ödemiş, büyük bir servet kazanmış, Romanın en eski düşmanını yenmiş ve Romanın en büyük Generali olarak ün yapmıştı. Ama Sezar’ın gerçek savaşı henüz başlamıştı. Çünkü en tehlikeli düşmanları Avrupa’daki savaş alanlarında değildi. Sezar’ı Roma’nın kalbinde bekliyorlardı.

Milat’tan Önce 50. Julius Sezar Galya’yı feth etmişti ve Romaya dönüyordu. Savaş ganimetleri ile akıl almaz bir zenginlik elde etmiş ve artık Cumhuriyet’in en güçlü adamlarından biri haline gelmişti. Ama Sezar için mesele sadece savaş alanlarındaki zaferler değildi. Galyadayken bile Roma da güçlü profilini korudu. Bunun için halka yönelik büyük projeler yaptırıyordu.

 

FORUM

 

Bu dev Sezar Forumu gibi. Burası bir zamanlar 650 metre uzunluğunda ve 75 metre genişliğindeydi. Çok gösterişli dükkanlara, iş yerlerine ve mahkemelere ev sahipliği yapıyordu. Sezar bunu Roma’nın tam ortasına yaptırmıştı; Şehrin en zengin bölgesine. Hiçbir masraftan kaçınılmamıştı. Proje bittiğinde maliyeti 100 milyon Sestertius kadardı.

Peki sizce günümüzde 1 Sestertius’un değeri ne kadardır?

Bugün bunu hesap etmek biraz zor ama 1 Sestertius’un günümüzde 2 samun ekmeği alabildiği düşünülmekte.
Ama Sezar’ın yaptığı Forum sadece bir emlak yatırımı değildi. Senato binası Forumun yanında ufak kalıyordu. Bu Romaya verdiği bir mesajdı. Galyada olsa bile Sezar dikkat edilmesi gereken bir güçtü.

Bütün mesele politik olarak hayatta kalmaktı. Sezar durumunu korumalıydı. Çünkü Şehir’de değildi. Siyasi itibarını korumalı, değerini yukarıda tutmalıydı.

Sezar’ın hırsı ve kararlığı sınır tanımıyordu. Ve el attığı her şeyi başarmış gibi görünüyor.

Sezar bir General bir Lider ama aynı zamanda Sezar gerçekte gayrimenkülleri geliştiriyordu. Çok büyük bir etkiye sahip satıcı, bir halkla ilişkiler uzmanı, mükemmel politikacıydı. Doğru zamanda doğru kişiye borç vermeyi iyi biliyordu. Yani her şeyin yanında gerçek bir iş bitiriciydi.

 

 

CATO

 

 

Sezar’ın kendini tanıtması, göstermiş olması özellikle bir kişi tarafından yakından inceleniyordu; ezeli düşmanı olan Genç Cato. Sezar’ın kariyerini en başından beri nefret ve dikkatle takip ediyordu. Ona göre Sezar Cumhuriyet’in prensipleri ile oynayıp kanunları çiğneyen biriydi. Cato Sezar’ın artık aklında tek bir şey olduğuna ikna olmuştu: Roma’nın tek hakimi olmak.

 

 

 

Cato fikrini hiç değiştirmeyen, hiç geri adım atmayan biri olarak ünlenmişti. Her zaman mutlak bilgiye ve prensiplere bağlıydı. Kendini geleneksel değerlerin sağlam bir savunucusu olarak göstermesi Sezar’ın tam tersi gibiydi. Sezar her zaman gösterişli, yetenekli, iş bitiren bir adam olarak öne çıkmıştı. Cato pek çok açıdan doğru yapılmadığı sürece işlerin bitirilmesini engelleyen biriydi. 

Cato Sezar’ı yıkmaya kararlıydı. Ve Milat’tan Önce 53’te bu fırsatı buldu. Sezar’ın kilit sayısı ittifakı çatlamaya başlamıştı. Pompey Sezar’ın kızı ile evliydi. Sezar’ın kızı beklenmedik bir şekilde öldüğünde önemli bir aile bağı kayboldu.

1 yıl sonra Crassus savaşta öldü. Roma’daki statüko çöküyordu ve şehir kaos halindeydi. Senatörler karşı karşıyaydı. Kavga kirli bir hal aldı. Rüşvet ve sokak şiddeti her gün yaşanan olaylar haline geldi.
Politika ile ilgili çeteler sokaklarda çatışıyordu. Seçimler, oylardaki hilecilik ve bir keresinde de bir görevlinin tuğla darbesi ile baygınlık geçirmesi yüzünden sürekli erteleniyordu. Ve sonunda bir politikacının Via Piemonte de yani Yolların Kraliçesi’nde öldürülmesi ile her şey bir isyan noktasına kadar geldi. Roma da bir olağan üstü hal durumu vardı.

Senato düzeni tekrar sağlamak için çaresiz durumdaydı. Crassus ölmüştü ve Sezar hâla Galyadan geri dönmekte olduğundan düzeni getirebilecek tek kişiye başvurdular. Pompey’e. Çaresizlik içinde onu tek Konsül ilan ettiler.
Pompey kısa sürede düzeni tekrar sağladı. Böylece Senato’nun göz bebeği olurken kendi planlarına uygulamak ve gücünün tadını çıkarmak konusunda özgürdü. Yani artık Sezar’a ihtiyacı yoktu.

Pompey artık tek Konsül olarak Romayı kontrol ediyordu. Ve Senatoyu Sezar Ordusu’nun kontrolünden vazgeçene kadar Cumhuriyet’in içine girmeye izin vermemesi için ikna etti. Bu Sezar’ı açık bir hedef haline getirecekti. Özellikle de Cato için mükemmel bir hedef. Cato Sezar’ı yok etmeyi planlıyordu. Ama bir farkla: savaş alanında değil hukuki alanda saldırarak.

Sezar’ın Galya’da elde ettiği büyük gelirlerin yolsuzluk ve görevi kötüye kullanmayla geldiği suçlamalarını ortaya attı. Sezar nihayat İtalya’ya döndüğünde düşmanlarının Roma da toplandığını biliyordu.

 

RIVER RUBİCON

 

 

 

Kuzeye; Sezar’ın Roma Tarihi’ndeki en büyük kararı verdiği yere Rıver Rubicon’a hep birlikte bir bakalım.

 

 

 

 

Rıver Rubicon bugün bir dere halinde. Ama 2000 yıl önce geniş bir Nehirdi. Ve buraya Rubicon deniliyordu. Roma Cumhuriyeti’nin Kuzey sınırını temsil etmekteydi. Ve burada Milat’tan Önce 10 Ocak 49’da Roma’nın geleceğine karar verildi.

Senato Sezar Ordusu’nun kontrolünden vazgeçmedikçe daha fazla ilerlemesine izin vermemişti. Ordusundan vazgeçmek Sezar’ı sıradan bir vatandaş yapıp Cato’nun kendisi için bir felaket getirecek; hukuki manevralarına açık hale getirecekti. Ayrıca rakibi Pompey’e gücü kendisinde toplamak için altında bir fırsat vericekti. Peki bu durumda Sezar’ın sizce altarnetifi neydi?

Ordu’nun kontrolünü koruyup Rubicon’u geçerek Romaya yürüdükten sonra gücü ele geçirmek. Bu elbette bir iç savaş ilanı olucaktı. Hem kendi hem de Cumhuriyet’in kaderini riske atıcaktı.
Sezar’ın Lejyonerleri Rubicon Nehri kıyılarına yayılmıştı. Liderleri’nin emirlerini bekliyorlardı.
Sezar üç ölümsüz kelime kullandı:

-SEZAR: “Alea iacta est (Ok yaydan çıktı).”

Ve askerleRini Rubicon Nehrini geçmeleri emrini verdi. Bu kelimeler Cumhuriyet’i parçalayacaktı. Bu bir iç savaş ilanıydı. Sezar ve Ordusu Roma’ya doğru yürüyordu. Ama Roma’ya vardıklarında Şehri terk edilmiş şekilde buldular. Korkan Senatörler kaçmıştı. Pompey’se çok büyük bir ordu kurmak için Yunanistan’a gitmişti.

Peki Sezar bu durumda ne yaptı?

SATÜRN TAPINAĞI

 

 

 

Hemen paraya yöneldi ve onu burda buldu. Roma’daki Satürn Tapınağı. Ve Cumhuriyet hazinesi’nin evi. Sezar içeri girdi ve savaşlarının bedelini Devlet’in hazinesinden karşıladı.

 

 

 

Sezar’ın kayıtlarında 45.000 altın ve gümüş külçeyle 30 milyon Sestertius olduğu yazıyor. Yani çok büyük bir miktardan, büyük bir hazineden söz ediyoruz. Roma Şehri bunun gibi acil durumlar için bu kadar zengin bir halde bekliyordu. Yani Sezar Devlet’in acil durum hazinesini öylece alıp kullandı. Çünkü bu noktada artık Devlet Sezar’dı. Burdaki tek yasal meşru kişi benim ve Pompey meşru değil ifadelerini kullandı. Ve Devlet’in iyiliği için bu hazineye el koyabilirim diyordu.

45.000 altın ve gümüş külçe; 30 milyon Sestertius. Bu çok fazla para demekti. Galya’ya gittiğinde borçlu olduğu paradan bile fazla. Şimdi Sezar bu parayı çalıyordu. Oldukça cüretkâr olduğuna hiç şüphe yoktu. Ordusu’nun parasını çaldığı bu altınlarla ödeyen Sezar Pompey’le Müttefiklerinin peşine düştü. Sonraki 3 yılda Sezar savaşı İmparatorluğun her köşesinde düşmanlarına taşıdı. İtalya’da, İspanya’da, Afrika’da, Galya’da. Taki nihayet Makedonya’da Pompey’le karşılaşıp onu yok edene kadar. Ve artık tek bir kişi kalmıştı: Cato.

Cato tehlike işaretini görebiliyordu. Çok sevdiği Cumhuriyet ölüm döşeğindeydi. Ezeli düşmanı zafere çok yakındı. O da bütün eski Cumhuriyetçilerin yapacağı şeyi yaptı. Kılıcını vücüduna sapladı. Uşakları onu kurtarmaya çalıştı ama Cato Sezar’ın Cumhuriyet’in kalbindeki çüremenin vücut bulmuş hali olan bu adamın hükmü altında yaşayamazdı. Yarasını daha da keserken iç organları ayaklarının altına döküldü.

Sezar’ın en büyük düşmanı da ortadan kalkınca Roma artık Sezar’ın olmuştu. Elbette ölümsüz Şehir için çok uzun ve zor bir savaş vermişti. Ama sorun şuydu: ödülü ne kadar elinde tutabilecekti.

Julius Sezar gibi Roma da güç için kimse daha büyük bir mücadele vermemişti. Güç artık Sezar’ın elindeydi. Ama bu ne kadar sürecekti.

Milat’tan Önce 46. Son 13 yılda Sezar’ın Roma da kaldığı günler sayılıydı. Şimdi eve dönüş planlıyordu. Bütün kutlamalardan daha büyük bir festival. Sezar Zaferlerini kutlamak için bir tören planlıyordu. Gençken en muhteşem gladyatör gösterilerinden bazıları ile büyük bir gösteri sunabileceğini göstermişti. Ama şimdi yapacağı daha da büyüktü. Roma’nın daha önce hiç görmediği bir şeydi. Sezar Dünya’daki en büyük gösteriyi planlıyordu.
Bu vatandaşlara Romalı olduğunu hatırlatan çok şaşalı bir gösteriydi. Roma’nın efsanelerine, ünlü zaferlerine ve İmparatorluğun zenginliklerine adanmış dev bir tören alayı. 10 gün boyunca Sezar’ın zaferleri, Roma Cumhuriyetinin büyük gücü ve zenginliği ile gösteriş içinde sergilendi.

Bu gerçek bir gösteriydi. On binlerce kişi sadece geçit törenini bir an olsun görebilmek için sıralanmıştı ve bu muhteşem bir geçit töreniydi. Şarkı söyleyip dans eden insanlar, her türlü şatafat ve her türlü savaş ganimeti vardı.

Peki tüm bu olayın zirve noktası neydi?

Geçit töreninin sonunda bütün gözler Julius Sezar’a yani Generale odaklanmıştı. Zafer kazanmış bir General olarak bu işin bir parçasıydı. Roma halkına her türlü şeyi veriyordu. Bu para, yiyacak ya da şarap şeklinde olabiliyordu. Tek bir adam başarılı olduğu için herkes bundan faydalanabiliyordu, herkes piyangoyu kazanmıştı.
Sezar gücü kazanmıştı ama bu gücünü korumak adına harcamalar devam etmeliydi.

Festivallerin sonunda Sezar Lejyonlarına 5000 Denarius verdi. Her bir Centurio 10.000 Denarius aldı. Her bir Prefectus’ta 20.000 kazandı. Ayrıca her birine belli bir parça arazide verildi. Ve bunlar yetmezmiş gibi her vatandaşa 100 Denarius’la beraber zeytin yağı ya da buğday verildi. Çünkü Sezar için gücünü korumakla geçen 13 yılın ardından bile bütün mesele hâla para harcamaktı. Çünkü Roma da para=güç; güç=para demekti.

Ama Roma şimdi ciddi bir sorunla karşı karşıyaydı. Yıllar süren iç savştan sonra Cumhuriyet bir olağan üstü hal yaşıyordu. Senato Ana Yasa altında bu karışıklığı çözmek için bir Diktatör atayabilirdi. Ve tahmin edeceğiniz gibi Sezar Diktatör olmakta ısrarcıydı.

Şunu unutmamak gerekir; Devlet uzun zamandır düzgün işlemiyordu ve göz ardı edilmiş ya da iç savaşın kaos dolu yıllarında ortaya çıkmış pek çok sorun vardı. Sezar’ın fazla zamanı yoktu ve çözülecek pek çok mesele vardı. Sezar Senatoyu Diktatörlüğüne ilk olarak 3 yıl uzatmak için ikna etti; sonrada 10 yıl. Bu Cumhuriyet değerlerine tamamen aykırıydı. Ve muhafazakâr Senatörler gittikçe endişeleniyordu.

Asıl korku bunun kaç yıl süreceğine dairdi. Sezar’ın “Tamam sorunları çözdüm, eski usullere geri dönüyoruz. Görevden çekiliyorum. Geleneksel yöntemleri kullanacağız” diyeceği bir gün gelecek miydi.

Ama Sezar her zamanki gibi Senatoyu görmezden geldi. Tartışmalar onun sabrını taşırıyordu. Ve önemli kararları tek başına aldı. Sonunda hayat boyu Diktatör ilan edildiğinde muhafazakâr Roma’nın tüyleri diken diken olmuştu. Sezar bir Kralın bütün tuzaklarını gösteriyordu. Cumhuriyet bunları engellemek için kurulmuştu.

Devlet kalıcı güce sahip kişi tarafından yönetilmemeliydi. İnsanların rahatsız olduğu şey Sezar’ın yaptıkları değil daha çok neler olacağıydı. Görevden çekilecek mi, özgür Cumhuriyet bir daha geri dönecek mi. Bunlar Sezar’ın yaptıklarından daha derin bir endişe kaynağıydı.

Sonunda Milat’tan Önce 44’te endişeler paniğe dönüştü. 60 Senatör bir araya gelip çok sert ve kesin bir hamle planladı. Cumhuriyeti kurtarmak için çaresiz ve tehlikeli bir entrika tasarladılar. Planlarını artık ünlü bir tarih olan günde harekete geçirdiler.

Bir süre önce Sezar Kahinden uğursuz bir işaret almıştı. 15 Marta dikkat et. Ama tek kötü işaret bu değildi.
Şafak vakti, Sezar o sabah Senato’da bir toplantıya katılacaktı. Ama eşi Calpurnia korkunç bir kabus görmüştü. Onun cinayete kurban gitmiş bedenini tutuyordu.

Calpurnia Sezar’a evde kalması için yalvardı. Ve hatta Sezar o sabah Senatoya gidemiyecek kadar hasta olduğuna dair haber dahi yolladı. Ama komploculardan biri evine gelip onu toplantıya katılmaya ikna etti.

Sezar Senatoya giderken Kahine rastladı. “Merhaba 15 Mart geldi.” dedi. Kahinde “Evet, 15 Mart geldi ama henüz bitmedi.” diye cevap verdi.

Sabahın ilerleyen saatlerinde Sezar tartışma salonuna geldi. İçerde Senatörler günlük işlerine başlamak için bekliyordu. Onlar arasında 60 komplocu da vardı. Her biri ufak bir hançer saklıyordu.

Sezar salona girdi, altın sandalyesine doğru yürüdü. Ama Senatörler etrafında toplanmaya başlamıştı ve şiddet dolu bir karmaşada bıçaklarla ona saldırdılar. Sezar silahsızdı ve etrafını saran saldırganların içinde en yakın dostlarından bazılarının yüzlerini görmüştü; Brütüs gibi ünlü isimler. Sezar için savaşmış ama şimdi onun karşısına çıkan kişiler. Sezar 23 kere bıçaklanmıştı. Ve sonunda yere düşüp hayatını kaybetti.

Sezar’ın öldürülmesi ile Cumhuriyet’in tek adam olma hakimiyetinden kurtulacağı düşünülüyordu. Ama böyle olmadı 20 yıl içinde Roma bir İmparatorun mutlak kontrolü altına girdi. 600 yıl sürecek bir geleneğin ilk İmparatoru. Ve hepsininde ortak bir adı olucaktı; SEZAR. Bu Sezar’lığa Çağı artık başlamıştı.

Roma ilk dönemlerinde basit kulübelerden oluşan bir yerdi. Sonra bir Şehir Devleti’ne ve yavaş yavaş gelen bir İmparatorluğa dönüştü. Roma’nın hırslarının sonu yoktu. Cumhuriyetin sona erme sebebi de buydu.

Cumhuriyet, Senato ve halk adına bir şehri yönetmek için kuruldu. Ama güce aç olan bir Generallerin yönettiği çok geniş topraklara dönüştü. Sonunda Cumhuriyetin kutsal idealleri ölümlü insanların aç gözlülüğü ile baş edemedi. Cumhuriyet geçmişte bırakıldı. Roma ve İmparatorları artık en büyük hırslarının peşinden gidebilirdi. Bir İmparatorluğa dönüşmek neredeyse 5. 1 milyon kilometreye yayılmış Dünya nüfusunun dörtte birinin hayatlarını kontrol eden dev bir İmparatorluk. Roma’nın en güçlü zamanları gelmek üzereydi.

Share

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here