Usta Şair Ahmed Arif’in Hayatı

0
Usta Şair Ahmed Arif'in Hayatı
Usta Şair Ahmed Arif'in Hayatı

AHMED ARİF

 

ÜŞÜYORUM KAPAMA GÖZLERİNİ.

“Seni bağırabilsem seni,
Dipsiz kuyulara,
Akan yıldızlara,
Bir kibrit çöpüne varana,
Okyanusun en ıssız dalgasına
Düşmüş bir kibrit çöpüne.”

 

Şiir hayatı güzelleştirir, tıpkı bu dizelerdeki gibi insanı dipsiz derinliklere, dalgalara sevdalara sürükler. Aşka, hayata, insana, dağlara taşlara ruh katar şiirler. Dağlar, taşlar, okyanuslar, gökyüzü bile yaşanır. Şairler ile hep genç kalır. Sonsuza dek var olurlar.

Büyük şairler tohum gibidir. Toprağa ekilir ve yeniden doğarlar. Zamana yenilmezler, hep hayatın içindedirler. Neruda, Marti, Josef, Rilke, Puşkin gibi. Onlar insanlık tarihinin şiir doruklarıdır. Goethe, Heine, Lorca, Mayakovski, W.Whitman, Nazım Hikmet, Behramoğlu, Ahmed Arif… Öyle sürüyle değil, sayılıdırlar.

Terk etmedi sevdan beni,
Aç kaldım, susuz kaldım,
Hayın, karanlıktı gece,
Can garip, can suskun,
Can paramparça…

Ahmed Arif, yüreğini şiire ve halkına adamış şair.

Ben halkımın mazlum ve gariban bir ozanıyım. Böyle olmak da yüce bir onurdur.

diyecek kadar da halkın sevdalısı. O, geçmişten günümüze kadar yaşadıklarını, toplumdan beslediği ruhunu, iç sesini ve dünya görüşünü taşır şiirlerine. Bu yüzden de hasretinden prangalar eskitir aşıklar.

Nazım Hikmet’ten sonra, halk şiirinden yararlanıp bunu toplumcu öğelerle zenginleştirerek geniş kitlelerin sevgisini kazanan Ahmed Arif, kendisinden sonra gelen kuşakları etkileyen en önemli şairlerimizdendir. Onun şiirleri, ses dizilimiyle, temasıyla, anlamıyla, imgelemiyle, yazıldığı günlerden günümüze kadar ayrıksı kalabilmeyi başaran, zamana karşı direnerek ayakta duran, her zaman çok sevilen, dillerde dolaşan şiirlerdir:

“Maviye,
Maviye çalan gözlerin,
Yangın mavisine…”

 

ÇOCUKLUK VE OKUL YILLARI

Ahmed Önal, bildiğimiz adıyla Ahmed Arif, 21 Nisan 1927’de Diyarbakır’da Hançepek semtindeki Yağcı Sokak yedi numaralı evde gözlerini açar dünyaya. Bu ev, yazlık ve kışlık odalarıyla, geniş avlusuyla, bahçesiyle dönemin tipik Diyarbakır evlerinden biridir. Annesi Sare Hanım’ı henüz bebekken kaybeder. Kerküklü babası Arif Hikmet Bey’in diğer eşi Arife Hanım tarafından büyütülür. Sekiz kardeşin en küçüğüdür:

Babam Kürt değildi. Babamın babası kaymakamlık ve mutasarrıflık yapmış. Sonra memurluğu bırakıp ticaretle uğraşmış. Rivayete göre babamın ataları Rumeli’den oralara, yani Kerkük’e görevli gelmişler…

 Benim anam, babamın üçüncü hanımı. Yani öz anam Kürt’tür. O dönemin soylu bir ailesinin tek kızıdır… Anam ben çok küçükken ölmüş. Benden sonraki kardeşimin doğumunda. Kardeşim de doğum sırasında ölmüş. Beni büyüten, emziren, yedirip içiren, eğiten adam eden Arife anamız; Bingöl’ün Musyan yöresinden soylu bir ailenin kızı… Ninelerimiz de, teyzelerimiz de  birer melekti. Gerçek birer melek. Beni sevdiler, sevdiler, sevdiler… Kendi öz çocukları gibi…

Savaşta süvari başçavuşu olan Arif Hikmet Bey daha sonra Harran’da vekaleten kaymakamlık ve Siverek’te nahiye müdürlüğü görevinde bulunur. Bu nedenle Ahmed Arif’in çocukluğu ve ilkokul dönemi burada geçer. Siverek, Karakeçi ve Harran’da Zazaca, Kürtçe ve Arapça dillerini, aşiret ilişkilerini, toplumsal ve sosyal ilişkileri öğrenir. O dönemde anaokuluna gönderilir.

Sınıfta 29 tane kocaman çikolatadan harfler vardı… Hoca hanım birini gösterdi: ”Oğlum bu ne?” Gösterdiği      mesela ‘C’ harfi… Sen de bildin…O ‘C’ harfini alır, sana verirdi. Sen de o harf çikolatayı yerdin. Böyle güzel bir okuldu. Herhalde anam öldüğü için beni anaokuluna vermişler… Ama iyi olmuş  o okula gittiğim.

Siverek İlkokulu’ndaki öğrenciliği sırasında bölgeyi kapsayan Birinci Umumi Müfettişlik sınırları içinde “Vatandaş Türkçe Konuş” kampanyasında Türkçe dışında başka bir dil konuşanlara baskı yapılır. Hatta karakollara götürlüp dövülen vatandaşlar hakkında soruşturma bir açılır. Küçük Ahmed bir gün polislerin beyaz entarili bir adamı falakaya yatırdığını görür. Arkadaşlarıyla birlikte sapanla polislere taş atarak yerde yatan zavallı adamı kurtarırlar. taşları kimin attığını göremez bile.Çocukluk döneminde yaşadığı bu olayın etkisi altında kalan Ahmed Arif’in tavrı her zaman ezilenlerden yana olur. Bu dönemde yaşadığı haksızlıklar, bulunduğu sosyokültürel iklim, onda ve şiirlerinde derin izler bırakır. Öfkesini, hüznünü, şiirlerine ustalıkla yansıtır:

”Öyle yıkma kendini,
Öyle mahzun, öyle garip…
Nerede olursan ol,
İçerde, dışarda, derste, sırada,
Yürü üstüne – üstüne,
Tükür yüzüne celladın,
Fırsatçının, fesatçının, hayının…

İlkokulu 1939 yılında bitirir. O dönem ortaokul yalnızca Diyarbakır ve Urfa’da vardır. Önce ninesinin yanına Diyarbakır Ortaokulu’na gönderilir. Daha sonrası ablası Sabriye’nin yanına gönderilerek ortaokul kaydı yapılır. Şiire olan ilgisi de bu yıllarda başlar. Öğretmeni Yusuf Bey sık sık öğrencilerine Faruk Nafiz’in şiirlerini okur. Küçük Ahmed öğretmeninin de etkisiyle hayranı olduğu Faruk Nafiz’in şiirlerini severek ve duygulanarak okur. Şiirler . Hatta İstanbul’da çıkan Mecmua” dergisine şiirlerinden bazılarını gönderir. Şiirlerinin yayımlanıp yayımlanmadığından haberi olmaz ancak çok yetenekli olduğunu ve şiir yazmaya devam etmesi gerektiğini tavsiye eden bir mektup alır.

Ortaokul mezuniyetinden sonra babası, Ahmed’in Diyarbakır’da okumasını uygun görmez. Vakitlerini kabadayılıkla ve çapkınlıkla geçiren tüm arkadaşları varlıklıdır ve okumak umurlarında değildir. Bu yüzden babası Ahmed için: ”Bu burada ya kaçakçı olur ya gangster… Bunu öldürürler. Oğlum bu okulda okumaz. Çünkü arkadaşlarına uymak zorunda.” der. Bunun üzerine öğretmen ağabeyinin önerisiyle yakınlarının da bulunduğu Afyon’a yatılı okul okumaya gönderilir: ”Bütün okul hayatımda tanıdığım en yetenekli, en yiğit, en mert, en bilgili adamlar bu lisedeydi.” der. Afyon Lisesi yıllarında edebiyat öğretmeni Gündüz Akıncı sayesinde Andre Malraux, Max Weber, Dostoyevski, Tolstoy, Flaubert ve özellikle de çok sevdiği Emile Zola eserleriyle tanışır. Sevdiği şairler listesi iyice kalabalıklaşır: Cahit Külebi, Ahmet Muhip Dıranas, Behçet Necatigil, Ahmet Hamdi Tanpınar ve Nazım Hikmet girer hayatına. Liseye Faruk Nafiz hayranı olarak gelen Ahmed Arif edebiyat hazinesi olarak mezun olur.

1940’ta Seçme Şiirler Demeti adlı bir dergide Neyzen Tevfik‘le birlikte bir şiiri basılır.

Bir dergi, Seçme Şiirler Demeti adıyla kuşe kağıda basılıyor. Bir sayfanın sol başında Neyzen Tevfik, sağ başında Ahmed Arif. Ben Neyzen Tevfik’in torunu yaşındayım o zaman. Torunun da küçüğüm… Bir de on lira para geliyor. Telif hakkı… Düşünün, babam bana harçlık olarak ayda beş lira gönderirdi. On lira bu yüzden büyük paraydı…

Biraz Haşim, biraz Tanpınar, biraz Tarancı ve çokça da acemilik… Okuyup iyice sindirdiği bu şairlerin etkisi altında şiirler yazar. Bir süre sonra bu yazdıklarının şiir olmadığına ve gerçek şiirin bu kadar kolay yazılmaması gerektiğine inanır ve sık sık ‘daha iyi bir şair olabilir miyim?’ sorusunu sorar kendi kendine ve deli gibi şiir yazar:

İşte o yıllar… Yıl 1943 olmalı… Taş çatlasa 16-17 yaşımdayım. Durmadan şiir yazıyorum… Gecede 8-10 sayfa yazardım.

O dönem Veli gibi şiir yazabilmek modadır. Oysa Ahmed Arif burjuva şiiri olarak nitelendirdiği sömürgeci  Fransız toplumunun bohem, gerçeklerden kaçan mekanik şiirleri yerine toplumcu, halkının ve ezilenin yanında olan Nazım okyanusuna dalar. Rıfat Ilgaz, A.Kadir, Suphi Taşhan, Abdulkadir Demirhan gibi türekli ağabeylerini de takip eder. Bu şairlerin çoğu ya hapiste ya da sürgündedirler:

Sadede gelelim: Kimini sevsem, kimini hiç takmasam da, bu moda olmuş etkili şairleri kendi hallerine bırakmam gerektiğini her şeyden önce bir mertlik borcu saydım. İş bir kez ‘etki’ye dökülmesin. Etkilere bile bile kucak açan bir şairin soylu bir yol seçtiği söylenemez bence. Bu yol ile insan belki deneyci olabilir, ama şair olamaz. İşte bu inanç ve duygularla halkıma sığındım. Şiirimi günün modası olan etkilere kapadım.Göbeğimi kendim kestim ve kasaba minnet etmedim.

28 Temmuz 1943’te Cumhuriyet tarihinin en kara olaylarından biri yaşanır. 32 köylü (biri kız olduğu için serbest bırakılır) İran sınırı yakınlarında Van’ın Özalp ilçesinde kurşuna dizilir. Bu olaydan çok etkilenen Ahmed Arif ünlü Otuz Üç Kurşun şiirini yazar.

 

”…Baktı otuz üçten biri
Karnında açlığın ağır boşluğu
Saç sakal bir karış
Yakasında bit,
Baktı kolları vurulu,
Cehennem yürekli bir yiğit,
Bir garip tavşana,
Bir gerilere.

Vurulmuşum
Dağların kuytuluk bir boğazında
Vakitlerden bir sabah namazında
Yatarım
Kanlı, upuzun…”

 

 ÜNİVERSİTE YILLARI

Liseyi bitirdikten sonra bir süre ağabeyinin yeni görev yeri olan Uşak’ta kalır. O dönem babası emekli olur ve ailecek memleketleri Diyarbakır’a geri dönerler. Bir süre sonra da askere gider. 1947 yılında terhis olduktan sonra, aynı yılın sonbaharında Ankara Üniversitesi Dil, Tarih ve Coğrafya Fakültesi Felsefe Bölümüne kaydını yaptırır. İdeolojik tercihini de üniversite hayatının ilk yılında yapar: Yıllardır illegal olan Komünist Partisinin gençlik düzeyinde çalışan legal kuruluşu Gençler Derneğine üye olur. Derneklerin bir kısmı, aynı zamanda Komünist Partisine üyedir. Buradaki yakın arkadaşlarından biri de felsefe doktorası yapan Melahat Türksal‘dır. Bir gün Komintern üyesi İtalyan Togliatti için yazdığı bir şiir Melahat’in evinde bulunur. Refik Durbaş’la yaptığı söyleşisinde anlattığına göre, henüz tamamlanmamış olan bu şiir, kahvede otururken cebinden çalınmış, seksen kopyası çoğaltılarak arkadaşının evine konmuş ve arama yapmaya gelen görevliler tarafından, radyonun arkasında, elle konulmuş gibi bulunmuştur. Bir çok arkadaşı bu şiir yüzünden yargılanır. Ahmed Arif polise giderek şiiri kendisinin yazdığını söyler, ifadesi alınarak serbest bırakılır. Kendisinin şiir saymayıp ”halkın huzuruna çıkarılmaz” dediği bu çalışması ne yazık ki mahkeme huzuruna çıkarılır. Dernek yöneticileri de mahkemeye çıkarılarak tutuklanır. Dernek daha sonra yapılan kongrede kendini fesetme kararı alır. Sadece Ahmed Arif derneğin devamından yana oy kullanır.

Bir yıl sonra, 1948 yılında Dışişleri Bakanlığının eleman almak üzere açtığı sınavı kazanan Ahmed Arif işe alınmaz. Bunun üzerine danıştaya başvurur ve mahkemeyi kazanır. Ona Merkez Bankasında bir iş vermek zorunda kalırlar. Hem çalışır hem de öğrenimini sürdürür. Bu dönemde yazdığı şiirler üniversite gençlerinin arasında elden ele, dilden dile dolaşır.

 

1951 SOLCU AVI

1951 yılının Ekim ayında başlatılan ”solcu tevkifatı”nda, şiirleri bir çok farklı dergide yayımlanan Ahmed Arif, tek bir dizesi bile yayımlanmamış Otuz Üç Şiiri yüzünden işyerinden alınarak karakola götürülür. Polisler ondan şiirini okumasını ister. Onların isteğini yerine getirmez. Bunun üzerine tam dokuz gün işkenceye maruz kalır. Kendisine komünistler için para topladığına ve paraları onlara dağıttığına dair bir belgeyi imzalaması istenir. İmzalamayınca tekrar işkence yaparlar. Bu soruşturma kapsamında İstanbul, Ankara ve diğer illerden toplam 184 kişi daha tutuklanarak haklarında soruşturma açılır. Ahmed Arif’e ait hazırlık soruşturması dosyasının İstanbul’daki başka bir dosyayla birleştirilmesi gerektiği için, İstanbul’a sevk edilir ve ünlü Sansaryan Hanı’nın bir hücresine kapatılır:

Yıl 1952 Sansaryan Hanı’nda hücredeyim. Çok hastayım. Sorgu uzun sürdü. Ben 9 numaradayım… Sağımda 8 numara, onun yanında kapı gibi girilen 7 numara var. 7 numarada Orhan Suda kalıyor. Suda’yı tanımıyorum o zaman, daha sonra cezaevinde tanıştık. 8 numarada ise Muzaffer Arabul kalıyor. O da çok ağır hasta. Onu da sesinden tanıdım, o kadar… Muzaffer pırlanta gibi bir adam, evli, çocukları var. Devlet memuru…

Solumdaki 10 numaralı hücrede Zeki Baştımar vardı. 11 numarada rahmetli Kemal Abi, Kemal Ergin…

Bunları nefeslerinden tanıyorum. Öksürüklerinden… Bir lokma bile yiyemiyordum. O nedenle sadece su içiyordum.

Küçük bir kibrit çöpü buldum. Bir çöp… Onunla duvara çizgiler çizdim. Böylece bir takvim yaptım kendime. Şimdi kesin söyleyemeyeceğim ama 128 gün saydım.

 

Ahmed Arif, Sansaryan Hanı’ndaki ağır koşullara ve yapılan işkencelere dayanamaz. Sürekli karanlığa, açlığa maruz kaldığı için fırsatlar, sesler duyar. Bir gün çok susadığı için jandarmaya seslenir. Sesini duyuramayınca sürgülü kapıyı tıklatır. Bir mukavvayı bile bükecek gücü kalmayan Ahmed Arif’in kapıya dokunmasıyla kapının yere çökmesi bir olur. En sonunda yaşadığı travmanın etkisiyle damarlarını kesmeye kalkışır. Gözlerini açtığında bir hastanededir. Şok tedavisi görür:

Hastanede beni bağladılar. Yatıştırdılar. Şefkatle davrandılar. Önce ameliyat etmişler.

Doktora bağırtıları, sesleri anlattım. “Arkadaşlarımın seslerini duydum” dedim. Tabii bunların hiç biri olmamış…

Bir gece yıldırım bir telgraf getirdiler. Başkomiser Sacit Bey getirdi. Telgrafta şöyle diyordu: ” Babam öldü, cenaze yerde kaldı, ben oralara gelemiyorum.” İmza: Annen Arefe…”

Aslında telgrafı annesi yazmaz. Onu demoralize etmek amacıyla kirli bir oyun oynanmıştır. Bunun bir oyun olduğunu idrak edebilecek durumda değildir. Nitekim hastane doktorlarından biri ona, “Hiç bir ana oğluna öyle bir telgraf çekmez, nasıl olur da inanırsın. “ diyecektir.

Ancak bir süre sonra oğlunun tutuklandığından habersiz, onu yurtdışında sanan baba Arif Hikmet Bey, yaşamını yitirir. Tedavisinden sonra Sansaryan Han’a geri götürülen Ahmed Arif’i orada fazla tutmazlar. Harbiye’ye yollarlar:

17 gün tabutlukta kaldım. Duvar nemliydi. Yosun bağlamıştı. Kalbimi korumak için sağ yanımı duvara dayadım. İşte hala çekerim, sağ omzumdaki bu ağrı, o tabutluktan kalmadır.

Soruşturma tamamlandıktan sonra aralarında Ahmed Arif’in de bulunduğu sanıklar, “Gizli Komünist Cemiyeti teşkil etmek ve bu cemiyete girmek ve faaliyet göstermek suçlarını işlemekten” yargılanırlar. 15 Ekim 1953’te başlayan duruşmaları 7 Ekim 1954 tarihinde karara bağlanır. Dosyada 110 numaralı sanık olan Ahmed Arif Önal’a, iki yıl hapis ve sekiz ay Urfa’da gözetim altında tutulması cezası verilir. Toplam otuz sekiz ay tutuklu kalan Ahmed Arif bu cezayı fazlasıyla çektiği için de 7 Ekim 1954’te tahliye edilir.

Kamu gözetimi altında tutulma cezasını, Urfa yerine Diyarbakır Ali Emiri Ortaokulunda tarih öğretmeni olarak görev yapan kız kardeşi Nezihe Erdoğan’ın yanında geçirmek için mahkemeye başvurur. Bu isteği kabul edilir. Her gün Diyarbakır Fatihpaşa Karakolu’nda hakkında tutulan defteri imzalar. Bir süre sonra bir tuğla fabrikasında işe başlar. Yaklaşık bir yılını burada geçirir, cezasını tamamlar ve Ankara’ya geri döner.

Öğrenimine devam etmesi artık mümkün değildir. Polis devamlı peşinde olduğu için, kendisinin veya arkadaşlarının onun için bulduğu işlerden de kısa bir süre sonra ayrılmak zorunda kalır:

Sürünmeye başladım. Bir çok işe girip çıktım. Bir ara Abidin Dino bir iş ayarladı, fotokopi işi, onu yaptım. Sonra kömür dağıtımında çalıştım. Ama hangi işe girsem polisler peşimdeydi, beni kovalıyorlardı…

1956 yılından sonra Medeniyet, Öncü ve Halkçı gazetelerinde düzeltmen, sekreter ve yazı işleri müdürü olarak çalışı. 1967’de Aynur Hanım’la evlenir.

VEDA

Ezilenlerin, mazlumların dostu Şair Ahmed Arif’in kalbi yaşadıklarının ağırlığına dayanamaz. 2 Haziran 1991 sabahı Ankara’daki evinde geçirdiği kalp krizi sonucu yaşama veda eder. Kavimler kapısı Anadolu, nice yoksullukla, yoksunlukla, işkencelerle, sürgünlerle acımasızca hırpaladığı bir büyük şairini de böyle yitirir…

Ben buralarda, bu hastanelerde, bu topraklarda değil gene oralarda Dicle kıyısında bir çadırda ölmek isterim.

diyen Ahmed Arif’in bedeni Ankara’da kalır, şiiri ise memleketin dört bir yanında sevdiği halkın yüreğinde yaşamaya devam eder.


Ahmed Arif’in şiirleri kitap ve gayreti, Leyla Erbil ile ilgili yaşananları merak ediyorsanız yazının devamını okumak için tıklayınız. Ahemd Arif Şiirleri ve Leyla Erbil’le Mektuplaşmaları


 

Bu Yazıyı Okuyanlar Bunları da Okudu . . .

Share
Web sitemizden yazı kopyalayıp, başka platformlarda yayınlamak telif suçu kapsamında cezalandırılacaktır. Web Sitemize Hoş Geldiniz.Twitter Takip Edilesi Hesaplar >> @tarihnedio , @SerhatOner24

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here