Türkler’de Devlet Teşkilatı

0
46

İSLAMİYETTEN ÖNCE TÜRKLER’DE DEVLET TEŞKİLATI

Boylar birleşerek siyasi bir birlik haline gelirse,buna “budun” denirdi. Budunun başına geçen kimseye “han” adı verilirdi.Birden fazla budun bir merkezden idare edilirse,buna il denilmekteydi ki, bugünkü “devlet” teriminin karşılığıdır.[1]

Hükümdar: Türk devletinin başında bulunan kimselere “Tanju, Kağan, Han, Yabgu, İlteber” gibi çeşitli isimler verilmiştir. Bunların hükümdarlık alâmetleri,”taht,otağ,tuğ,davul,sorguç” gibi şeylerdi.Hükümdar tuğunun tepesinde,altından bir kurt başı bulunurdu. Hükümdar, yaradanın inâyet ve yardımına mazhar olduğu sürece halkına iyi bakar,onu zenginlik ve adalet içinde yaşatırdı.Bunu başaramayan kağandan, yaradanın, kut’u yani siyasî iktidarı geri aldığı düşünülür ve ona karşı isyan etmek meşru sayılırdı. Hükümdarlar, devlet işlerinde daima büyük beylerden meydana gelen bir meclise danışırlar, onların razı olmadıkları işi pek yapmazlardı. Danışma meclislerinde herkes sözünü açıkça söyler, hükümdarı dahi istediği gibi tenkit edebilirdi. Çünkü meclis üyeleri, asıl güçlerini, temsil ettikleri zümrelerden alırlardı. Hükümdarın idare yetkisi, bazı şartlarla tahdit edilmiştir. Bunların başında halkı doyurmak, giydirmek, toplamak, çoğaltmak ve huzura kavuşturmak gelir.[2]

ORDU

Eski Türkler devamlı şehirlerde yaşamadıkları için, yerleri,sayıları belli bir orduları yoktu.Türklerde herkes savaş sanatını bilir ve gerektiğinde hemen kendi beylerinin emrinde orduya katılırdı. Askerlik hizmetinden dolayı kimse devletten ücret almaz, savaş ganimetinden kendi payına düşeni alırdı.En büyük askeri birlik, 10.000 kişilik kuvvetti.Bu birliğe Göktürkler ve Uygurlarda “tümen” adı veriliyordu.Tümenler binli, yüzlü, onlu gruplara ayrılır ve bunların başına binbaşı,yüzbaşı, onbaşı denen komutanlar tayin edilirdi.[3]

Ordular,o çağın tekniğine göre en tesirli silahlarla donatılırdı. Meselâ başlıca silahları olan ok, yay ve kılıç, mızrak ve kargının yanında, kumandanlarda neft atan yangın mermili mancınıklar, subaylarda, görülmemiş savaş âletleri bulunuyordu. Savaşta düşmana en şiddetli darbeyi vuranlar,okçu süvari birlikleriydi.

İTİL BULGAR DEVLETİ : Devlet Teşkilatı

İtil (Volga) Bulgar Devleti’nin teşkilatı konusunda kaynaklarda hemen hemen hiç bir bilgi bulunamamaktadır. Fakat kesin olan husus, başta bir hükümdarın bulunduğu, onun adına para basıldığı ve hutbe okunduğudur. Onuncu yüzyıl başlarında basit bir devlet organizasyonuna sahip olduklarını tahmin edilmektedir. İbn Fadlan, Bulgar ahalisinin, hükümdarın, örf ve adetlere bağlı olduklarını belirtir.İslam kaynaklarında Bulgarların üç kavimden oluştukları belirtmiştir. Bunlar Barsula, Asgıl ve Bulgar adını alınışlardır. Bu üç topluluğun başında, beyleri bulunmakta ve en üstteki Bulgar Hanı ile feodal bir idare tarzı oluşturmaktaydılar. Onuncu yüzyılınilk yarısında eski Türk teşkilat ve unvanlarını korumaktaydılar. Bulgar ahalisinin tabanı yumuşakve yabancı tehlikesinin o dönemde fazla olmaması dolayısıyla, Bulgarların bir askeri organizasyona sahip bulunmadıkları anlaşılmaktadır. Nitekim Bulgar ve Suvar şehirlerinin 930’larla 980’lerde 10 ve 20.000 süvari çıkardığı hakkındaki rivayetler bu tezi doğrulamaktadır.

Devletin, halktan çok az vergi aldığı biliniyor. Bağlı oldukları Hazar Hakanlığı’na toplanan kürkler haricinde; evlenenlerden ve mal üretiminden hazineye bir miktar gelir temin ediliyordu. Ayrıca samur kürk ve öküz derisi vergisi vardı.Tüccar gemilerinden ise,%10 oranında alınan gümrük vergisi,hazine için önemli bir gelir kaynağı oluşturuyordu.[4]

KARAHANLILAR: Devlet Teşkilatı

Bu devletin teşkilatı dönemin hakimiyet anlayışından etkilenmiştir.Bu hakimiyet anlayışı ise uzun bir zaman içinde gelişerek olgunlaşan Türk hakimiyet anlayışıdır. Buna göre hükümdarda Tanrı bağışı bazı vasıflar vardır. İdare etme hakka, Türk hükümdarına Tanrı tarafından ilahi bir lütuf olarak bağışlanmıştır. Bu bakmadan o, Tanrının yer yüzündeki temsilcisi gibi idi. Bu anlayış, halifeyi yeryüzünde Allah’ın gölgesi olarak telakki eden ve Müslüman toplumlar arasında bilhassa Abbasiler döneminde gelişme gösteren anlayışa tamamen benzemektedir ve Türklerin İslam dinini benimsemelerinde de bu anlayışın büyük tesiri olmuştur.

1)Hükümdar:Karahanlılar’da hükümdarlık telakkisi kaynağını Türk Tarih’inin derinliklerinden alan esaslarla İslam prensiplerinin uygulanmasından oluşuyordu. Hükümdarda;cesaret ve kahramanlık,akıllılık ve bilgelik, erdemlilik gibi vasıfların bulunması gerekiyordu. Hükümdar, kavim üzerinde “babalık velayeti”ne sahip olduğu için, halka bayramlarda,umumi bir ziyafet yani şölen yapıyor, yemek yendikten sonra sofradaki bütün mallar yağma ediliyordu.[5]

Hükümdarın başlıca vazifeleri:

a– Halkın refahını sağlamak. Hükümdarlık halk içindir ve devlet

herşeyden önce idaresi altındakilerin karınlarını doyurmak ve üstlerini giydirmekle mükelleftir.

bTörü (Kanun)’yü düzenlemek, ülkenin dirlik ve düzenini sağlamak,güçlü bir ordu bulundurmak ve fetihler yapmak.

Doğal olarak bu görev Karahanlılar’ın islamiyeti kabul etmeleriyle gerçek bir cihad prensibi haline gelmiştir.Karahanlılar devletinin başında kendisinin efsanevi destan kahramanıAlp Er Tonga’nın (Afrasiyab) soyundan geldiğine inanan bir aile bulunmuştur. Bu sebeple de aileye Afrasiyab denilmiştir.

Karahanlı hükümdarları zaman içerisinde çeşitli lâkap ve ünvanlar: hutbe, sikke, payitaht, saray, otağ, taht, tac, çetr, bayrak, tuğ, nevbet,hil’at gibi hakimiyet alametlerini kullanmışlardır. Ayrıca Türkçe Tonga, İlig, Buğra, Arslan, Kara, Kılıç, Tamgaç, Han, Hakan ve Terken gibi ünvanlar almışlardır.[6]

2)Saray Teşkilatı: Karahanlılarda Saray, hükümdar ve ailesinin oturduğu yer olduğu kadar,devletin idare edildiği bir merkez görünümündedir. Burada bulunan başlıca görevlileri ve bunların vazifelerini şöylece gösterebiliriz:

Ulu Hacib: Saray teşkilâtında hükümdardan, bütün devlet teşkilâtında da vezirden sonra gelen en büyük görevliydi. Görevi, hükümet ile halk arasındaki ilişkiyi sağlamak.

Kapucubaşı: Ulu Hacib’den sonra saray’ın iki numaralı görevlisidir. Görevi,saray hizmetlilerini göreve almak,saray hizmetlilerinin huzura takdimi, onlarla ilgili (tayin, terfi,şahsi) işlerle ilgilenmek,saray içi ve dışında hükümdarın korunması.Bunların dışında saray teşkilatında; Silâhdar,Alemdar,Asbaşçı,İdişcibaşı,İlbaşı gibi görevliler bulunmaktaydı.

Merkez Teşkilatı : Karahanlı Devletinin merkezinde başta Hakan ve haklarında fazla bilgimiz bulunmayan müşavirleri yer alır, bunlar yanında en önemli görevli olarak vezir bulunurdu.

Yuğruş (Vezir): Karahanlıların merkez teşkilâtı hakkındaki bilgilerimiz pek fazla değildir. Bununla birlikte, merkez teşkilatının başında, hükümdar adına çeşitli devlet işlerini yürütmek üzere Türkçe ünvanı Yuğruş olan bir vezirin bulunduğunu biliyoruz. Kutadgu Bilig’deki kayıtlara göre vezire, makamı ile mütenasip bir ünvan iletuğ, davul, zırlı, hil’at, süslü eğer takımı, at ve şüphesiz vezirlik mührüverilirdi. Vezirin, ülkenin adalet dağıtan kanunlarla idaresini sağlamak, halkı huzur içinde yaşatmak, hazineyi zenginleştirmek, ülkeyi genişletmek,maiyetindekilere yakın davranış içinde bulunmak en önemli görevleri arasındadır. Tabiatıyla vezirin bu görevleri en iyi üstlenebilecek özelliklere sahip olması gerekiyordu. Bu pozisyonu dolayısıyla en üst düzeydeki hükümet görevlisi olan vezirin emrinde, günümüzdeki kabinelere benzetebileceğimiz bir divan bulunurdu. Bu divanda görevli vezirlerin de ayrıca başkanlıklarını yaptıkları diğer alt divanlar bulunuyordu.[7]

Taşra Teşkilatı:Karahanlı Devleti, baştan itibaren, tarihi Türk Devlet İdaresi geleneğine uygun olarak iki büyük kısma bölünmüştü. Bunlardan Doğuda kalan kısmın başında Arslan Kara Hakan ünvanını taşıyan Büyük Kağan yer alır ve bütün idari yetkiyi elinde bulundururdu. Batı kısmında ise Doğudaki hakanın hükümranlığı altında aynı aileden Buğra Kara Hakan ünvanını taşıyan bir han bulunur ve bölgeyi ona bağlı olarak idare ederdi. Ayrıca her iki kısım eyalet ve vilayetler,ayrılır ve bunların başında da çoğu zaman hanedana mensup kimseler veya devlet idaresinde tecrübe kazanmış valiler bulunurdu. Karahanlı ülkesinde adalet işlerini kadılar yürütür; mali konulara Batı Karahanlılar’da Amiller, Doğuda ise Imgalar bakardı. Ayrıca şehirlerde halk tarafından seçilmiş reisler ve belediye hizmetlerini üstlenmiş muhtesipler bulunurdu. Şehirlerin emniyet ve asayişi buralardaki kale komutanları ve emrindeki askerlere bırakılmıştı.[8]

Şehirler ve kasabalar arasında eşkinci denilen atlı post,acıların görev yaptığı düzenli bir posta teşkilatı vardı . Bu arada minare şeklinde yüksek kulelerde ateş yakmak tarzında acil haberleşmenin ülke genelinde büyük bir düzen içerisinde işlemiş olduğunu da belirtmek gerekir.

3)Askeri Teşkilat:Karahanlıların ordusu, üç ana unsurdan oluşur.

a)Saray Muhafızları: Görevleri Sarayı ve hükümdarı korumaktır.

b)Hassa Ordusu: Hakkında fazla bilgi bulunmayan bu ordunun, hükümdarın şahsına bağlı ücretli askerlerden meydana geldiği anlaşılıyor. Sayıları hakkında kesin bir rakam verilmemekle birlikte 12.000 kişi oldukları tahmin ediliyor.

c)Diğer Birlikler: Devlete bağlı Türk teşekküllerine mensup kuvvetler: Çiğil, Karluk,Uğrak vb. teşekkül edip zaman zaman Karahanlı askeri kuvvetleri arasında yer tutan önemli sayıda birlikler.Karahanlı ordusu teşkilat, silah ve savaş kabiliyeti bakımından mükemmel bir organizasyon olarak karşımıza çıkmaktadır.Bu ordu;ok,yay,mızrak,kılıç,balta,hançer,topuz,tolga,zırh, kalkan gibi silahlara sahipti ve bunları maharetle kullanabiliyordu.[9]

GAZNELİLER ; Devlet Teşkilatı:

Gaznelilerde devlet bürokrasisinin en üst noktasında kendisine Emir veya Sultan denilen hükümdarlar bulunurdu. Gazneli sultanlarının İslami yönlerini vurgulayan çeşitli lakap ve, ünvanları bulunurdu. Hükümdar gerektiğinde kendisine bir vezir tayin ederek, onunla ve diğer divan reisleriyle istişare edebilirdi. Bununla birlikte son kararı vermekte serbestti. Gazneli Sultanlar, Abbasi halifeleri ile iyi ilişkiler içinde bulunurlar, hiç değilse görünüşte, onun vekili gibi hareket ederlerdi. Gaznelilerin saray teşkilâtı, döneminde kurulan diğer Müslüman Türk devletlerine benzerlik gösterir. Zaten Gazneliler, Karahanlılar ve Selçukluların birçok müesseselerinde Abbasi tesiri görülür. Nitekim Gazneli sarayında Ağaç,Candar, Emir-i Silah, Camedâr, Şarabdar, Hansalar, Emir-i Şikar,Emir-i Hares, Çavuş ve benzeri görevliler bulunurdu.

1)Merkez Teşkilatı: Devlet merkezinde beş büyük daire vardı;

a)Divan-ı Vezaret: Başında vezirin bulunduğu bu divan, mali ve genel idari işlerle ilgilenirdi.Mali idarenin her vilayette defterdar makamında sahib-i ve onun yönetiminde amiller bulunurdu.Gazneliler dönemindehazinenin başlıca gelir kaynakları şunlardı:Topraktan alınan vergiler;öşür,haraç,zekat,mal ve mülk vergileri,savaşganimetleri,Çin,Türkistan,Hindistan, Horasan, Iran, Irak ve batı bölgeleri arasındaki ticaretten alınan vergiler.
b)Divan-ı Risalet: Sultanın eyaletler ve diğer devletlerle haberleşmesini temin ederdi.

c)Divan-ı Arz: Başkanına Arız veya Sahib-i Divanı Arz denilen bu divan, günümüzde Milli Savunma Bakanlığı benzeri bir görev üstlenmişti.

d)Divan-ı İşraf: Bu divan, devletin iç haberleşmesi ve gizli haber alma işlevini üstlenmişti.

e)Divan-ı Vekalet: Has’ın yönetimindeki bu divan, hükümdara ait emlaki idare eder ve hükümdar ailesinin mali işlerini düzenlerdi.[10]

2)Eyalet Teşkilatı: Her eyalette idari taksimatın sivil, askeri ve adli olmak üzere üç önemli şubesi bulunurdu. Sivil idarenin başında doğrudan vezire karşısorumlu Sahib-i Divan bulunur; idari işleri yanında askerlerin ihtiyaç alanı da karşılardı.Eyaletteki en yüksek askeri görevli ordu komutanı; adli görevli ise Kadı’l Kudat denen adli görevliler olmuştur.

3)Adli Sistem: Hemen bütün İslam devletlerinde olduğu gibi adalet hizmetleri kadılar vasıtasıyla yönetilirdi. Eyaletlerde Kach’i—Kudat, şehirlerde kadılar bulunurdu.Yüksek ücret alan kadılar, görevlerini düzenli yaptıkları sürece vazifelerinde kalırlardı.Ayrıca Divan-ı Mezalim bulunur,buna bizzat hükümdar da nezaret edebilirdi.

4)Ordu: Siyasi tarihini daha önce gördüğümüz Gaznelilerin ordularının da dönemin en üstün güçlerinden biri olduğunu tahmin etmek zor olmasa gerektir. Başlıca unsurları; Gulaman, muntazam birlikler, eyalet askerleri,

ücretli askerler ve gönüllülerdir. Çoğu Türk asıllı, yaklaşık dört veya altı bin kişiden oluşan gulamanın başında Salar-ı Gulaman bulunurdu. Çok sayıda fil orduda yer alırdı.Gazneli ordusunun başkumandanı sultan idi. Gazneli ordusunun en büyük kısmını çift atlı süvariler oluştururdu. Silahları: Ok,yay,gürz,mızrak,kılıç ve kalaçur denen kılıçtı. Gazneli ordusunun asker sayısı Sultan Gazneli Mahmud döneminde muhtemelen 100.000 civarındaydı.[11]

SELÇUKLULAR; DevletTeşkilatı

1)Hükümdar: Töre ve müesseselerin tanıdığı haklarla devletin tek hakimidir. Sultan unvanlı hükümdarlara genellikle Sultanü’l Azam denilirdi. Türklerdeki Hakan veya Kağan, batıdaki imparator kelimesinin karşılığıdır. Sultan, Türkçe adının yanında İslami ad da taşırdı. Halife tarafından künye ve lakap da verilirdi.Sultan merkezde oturur, ülke toprakları hanedan mensuplarınca idare edilirdi. Merkeze bağlı beylik ve atabeglikler vardı. Sultanın hakim olduğu ülkelerde adına hutbe okunur ve para basılırdı. Fermanlara ve divanın kararlarına büyük sultanın imzası yerine tuğra çekilip, nişan yazılır ve emir ondan sonra yürürlüğe girerdi. Harplerde ve devlet ileri gelenleriyle yaptığı seyahatlerde, hakimiyet işareti olarak, başının üstünde atlastan veya altın sırmalı kadifeden yapılmış çetr (hükümdar şemsiyesi) tutulurdu. Hükümdarlık sarayının kapısında veya saltanat çadırının önünde, namaz vakitlerinde, günde beş defa nevbet (mehter) çalınırdı. Sultan, haftanın belirli günlerinde devlet ileri gelenleriyle yüksek mevkili memur ve kumandanları huzuruna kabul edip, ülke meselelerini görüşür ahalinin halinden haberdar olurdu.[12]

2)Saray Teşkilatı: Sarayda sultanın ailesi ve maiyeti otururdu. Saray teşkilatı ve teşrifatçılık, önceleri Oğuz töresine göre yapılırken, sonraları İslami hüviyet kazandı.Sarayda, sultanla divanlar arasındaki irtibatı Hacib sağlardı.
3)Hükümet: Büyük divan denilen “divan-ı saltanat”ta devletin umumi işleri görüşülüp yürütülürdü. Selçuklularda büyük divandan başka, devletin mali, askeri, adli ve diğer işlerine bakan divanlar da vardı. Divan başkanı, sultanın mutlak vekili olan Sahib, Sahib-i Divan denilen vezirdi.
a)İstifa divanı: Selçuklularda, İstifa divanı, mali işlerle ilgilenir, en önemli üyesine Müstevfi denirdi. Tuğra divanı, ferman, berat, menşur, mektup dahil,yazışmalara tuğra çekilmesi ile ilgilenen önemli bir divandı.

b)İşraf divanı; Emir-i ariz de denilen bu zatın başkanlığındaki teşkilat, milli savunma hizmetleri ve ordunun ihtiyaçlarını karşılamakla vazifeliydi. Şehzadelerin yetişmesiyle ilgilenen atabegler, eyalet merkezlerinde güvenlik hizmetleriyle ilgilenen ve şıhne denilen askeri valiler, mülki idareden mesul olan amiller hükümet teşkilatı içinde yer alırdı.[13]

4)Adli Teşkilat: Adliye; şer’i ve örfi olmak üzere ikiye ayrılırdı. Şer’i davalara kadılar bakardı. Kadı’l-kudat denilen baş kadı, Bağdat’ta bulunur, merkezde mahkeme başkanlığı yapardı. Baş kadı, diğer kadıları da teftiş ederdi. Kadılar, şer’i davalar, miras, hayrat ve vakıf işlerine bakarlardı. Selçuklu Türkleri, Hanefi mezhebinde olduklarından, davalar ve meseleler, bu mezhebin hükümlerine göre halledilirdi. Yanlış bir karar verilmişse, öteki kadılar, durumu sultana bildirerek, düzeltme yapılır, hatanın önüne geçilirdi.
Örfi mahkemelerin başında, Emir-i dad denilen adalet emiri bulunurdu. Bunlar, devlete, kanunlara ve emirlere karşı gelenlerin davalarına, siyasi suçlara bakarlardı. Bir nevi olağanüstü mahkemeler demek olan Divan-ı mezalim’e başkanlık ederlerdi. Kazaskerler, ordu mensuplarının davalarına bakardı. Dine aykırı görülen her harekete muhtesip, anında müdahale ederdi.[14]

5)Ordu: Devletin temeli olan ordu, Hassa ordusu ve timarlı sipahilerden meydana eliyordu. sarayda özel olarak yetiştirilip, doğrudan sultana bağlı olan Gulaman-ı saray askerleri çeşitli milletlerden seçilirdi. Bu askerler maaşlı askerler olmakla birlikte senede dört defa maaş alırlardı.
Hassa ordusu;Melik, vali, vezir ve diğer yüksek rütbeli devlet memurlarının emri altında,heran harekete hazır askerler olup maaşlıydılar.

Sipahiler; süvari kuvvetleriydi. Sipahi ordusu mensuplarından her biri, ülkenin çeşitli bölgelerinde kendilerine tahsis edilen toprakların (ikta=dirlik) gelirlerinden geçimlerini sağlıyordu. Selçuklular, askeri iktalar sayesinde, maaş ödemeden bir orduyu beslemiş, mühim bir Türkmen nüfusunu toprağa ve devlete bağlayarak iskan etmişti. Bu sayede üretimin artmasını, halk ile hükümet arasında yeni askeri ve idari bir kadronun kurulmasını temin etmişti. Bin süvariden fazla asker besleyen ikta sahipleri vardı. Büyük Selçuklularda ordu mevcudu, 400.000’e kadar çıktı. Bunun 46.000’i merkezde, geri kalanı devletin diğer bölgelerine dağılmış durumdaydı. İkta sistemiyle, ülke menfaatlerini ahenkleştirip, kudretli askeri ve idari teşkilata sahip oldular. Aynı sistem, Osmanlıları da etkiledi. Halk arasından Haşer denilen ücretli askerler de alınırdı. Ayrıca gönüllü Gaziyan ve çeşitli askeri sınıflar da vardı.

Selçuklu ordusunun gezici hastaneleri ve Çerge denilen hamamları vardı. Orduda hafif silah olarak ok, yay, kılıç, kalkan, mızrak, harbe, sökü, bozdoğan da denilen topuz, gürz, balta, nacak, çekre, zemberek, pala, cevşen (zırh) ve çokal kullanılırdı. Ordunun silahları ülke içinden, en iyi malzeme kullanılarak, sanatında çok iyi ustalar tarafından imal edilirdi. Büyük Selçuklularda deniz kuvvetleri olmamasına rağmen, bağlı devletlerde vardı. Ordunun ihtiyacının karşılanması ve meselelerin halline Divanü’l-ceyş bakardı.[15]

6)Toprak Sistemi: Selçuklu ülkesinde tarım yapılan topraklar ikta denen bölümlere ayrılmıştı ve iktalar hizmet karşılığında belirli süre için ileri gelenlere veriliyordu.Bu usulle verilen topraklar has, ikta ve haraci olarak üçe ayrılıyordu. Has toprakların geliri doğrudan sultan ailesine veriliyordu. İkta sahipleri ise, toprakları işleme karşılığında belli sayıda asker besliyor ve savaş zamanlarında orduya katılıyorlardı. Haraci olarak adlandırılan toprakların geliri de doğrudan devlet hazinesine aktarılıyordu. Alp Arslan dönemine kadar beylere bağlı göçebe Türkmenlerden oluşan ordu Nizamülmülk tarafından yeniden yapılandırıldı. Nizamülmülk, aylıklı askerlerden oluşan sürekli bir ordu kurdu. Bu aylıklı askerlere “gulam” deniyordu ve bunlar temel olarak başkentte iktidarı korumakla görevliydi. Savaş sırasında asıl ordu ise ikta sahiplerinin yönetimindeki atlı askerlerden oluşurdu. Ayrıca bağlı devletler de savaş zamanlarında sultanın ordusuna asker gönderiyorlardı. Melikşah döneminde orduda 50 bin kadar atlı asker olduğu bilinmektedir. [16]

OSMANLI DEVLETİ; Devlet Teşkilatı ve Osmanlılarda İlk Teşkilat ve Kurumsallaşma Faaliyetleri:

Osmanlı Devleti’nde ilk düzenli teşkilat ve kurumsallaşma Orhan Bey döneminde gerçekleştirilmiştir. Orhan Bey döneminde beyliğin sınırları sürekli genişleme gösterdiğinden yeni kurumlar oluşturulmuş ve devlet sağlam temeller üzerine oturtulmaya çalışılmıştır. Bu dönemde aşiret usûl ve kuralları ile Türk ve Türkmen törelerinden az çok ayrılarak,o zamana göre modern bir devlet olma yolunda önemli adımlar atılmıştır. Yönetim, yargı, askeri ve mali alanlarda yeni teşkilat ve kurumların oluşturulması lüzumu ortaya çıktığında, bu konularda ulema sınıfından Vezir Alaaddin Paşa ile Bursa kadısı Çandarlı Kara Halil Hayreddin Paşa önemli hizmetlerde bulunmuşlardır.İlk önce Orhan Bey’in tahta çıkışının üçüncü yılında 1327’de Bursa’da ilk Osmanlı parası akçe bastırılmış, 1331’de İznik’te bir medrese kurulmuş, 1340’da ise bir pazar ve bedesten ile değerli malların satıldığı bir kapalı çarşı yaptırılarak, Bursa’da bir ticaret merkezi yaratılmıştır. Yine Türk-İslam devlet geleneğinde bağımsızlık sembollerinden biri olan hükümdar adına hutbe okunması, Orhan Bey tarafından gerçekleştirilmiş ve o kendi adına hutbe okutan ilk Osmanlı padişahı olmuştur. Orhan Bey döneminde Yaya ve Müsellem adıyla Türklerden oluşan ilk düzenli ordu olan piyade ve atlı askeri birlikler oluşturulmuştur.Ayrıca Beylerbeyilik ve vezirlik kurumlarının ilk defa bu dönemde oluşturulduğu ve Klasik Dönemde devletin merkez yönetim organı olan Divan-ı Hümayun’un da yine ilk defa Orhan Bey zamanında toplandığı tarihi kaynaklardan bilinmektedir. Kısaca Osmanlı uç beyliğini gerçek bir devlet şeklinde teşkilatlandıran ve kurumsallaşmasını sağlayan ilk padişahın Orhan Bey olduğu konusunda kaynaklar görüş birliği içindedir.[17]

Merkez ve Taşra Örgütü: Osmanlı Devleti’nin önemli bir örgütü olan merkez örgütünü 1.Padişah ve Saray 2.Divan-ı Hümayun 3.Vezir-i Azam 4.Kapıkulu Ocakları ve Donanma adı altında incelemek mümkündür.

1)Osmanlı Padişahı ve Saray : Osmanlı merkez örgütünün en başında gelen kişi padişahın bizzat kendisidir. Osmanlı Hükümdarları ilk zamanlarda Bey ve Hakan gibi ünvanlar kullanmışlardır. ilk 3 hükümdar birer mutlak monark sayılmakla beraber hala askeri bir geleneğin etkisinde olduklarından dolayı sade bir protokole, örf,adet ve istişareye dayanan bir yönetim göze çarpmaktaydı. I.Murad Sultan unvanını kullanan ilk hükümdardır. Osmanlı Hükümdarları Yıldırım Bayezid’den itibaren şaşalı bir protokolü ve mutlak bir hükümdar kişiliğini benimsedi.Fakat Osmanlı Padişahı tipini asıl yaratan hükümdar Fatih Sultan Mehmed olmuştur.[18]Osmanlı Devleti’nde hükümdar olmak için hanedan üyesi olmak gerekir. Diğer Türk Devletlerinde uygulanan hanedanın her üyesinin hükümdar olma yetkisinin Osmanlı Devleti’nde görülmediğini görmekteyiz. Hanedan üyelerinin veraset sistemi yüzünden kanlı olaylarla öldürülmesi sonucu bu olay hükümdarlığın babadan oğla geçişi olarak değiştirilmiştir. Osmanlı hanedanının hakimiyetinin meşru kaynağı bütün geleneksel Türk-İslam Devletlerinde olduğu gibi Allah’a dayandırılmıştır.Osmanlı şehzadelerine gelecek olursak, şehzadeler 17. Asıra kadar sancaklara tayin edilir, idare ve askerlik işlerini öğrenirlerdi. Ancak veraset kavgaları yüzünden şehzadeler 17.yüzyıldan itibaren özellikle III.Mehmed’den sonra yavaş yavaş saraya hapsedilmiştir.Bu yüzden geleceğin hükümdarları olacak şehzadeler devlet idaresi konusunda zayıf kalmışlardır.Bu durum ise Osmanlı İmparatorluğunun ilerde zor durumda kalmasını ve zayıf düşmesini sağlayacaktır.Osmanlı Hükümdarları Yavuz Sultan Selim Dönemine kadar ülkeyi siyasi ve idari şekilde yönetirken Rusların Kırım’a girmesi sonucunda Sultan Yavuz’un halifeliği kullanmasıyla birlikte dini yetkilerini de artık kullanmaya başlamışlardır. Yavuz Sultan Selim’den sonra Sultan Abdüllaziz ve II.Abdülhamid gibi hükümdarlar Zıllu’lah (Allah’ın yeryüzündeki gölgesi) gibi lakapları kullanmışlardır.Bu da Osmanlı Devleti’nin artık İslam toplumları üstünde etkisi olmasına sebep olmuştur.

Saray Teşkilatı:Osmanlı Devleti’nin saray teşkilatını anlamak için Topkapı Sarayı’nın planına bakmak yeterli olacaktır.

Bu saray 3 bölümden oluşmaktadır;
a)Harem: Hükümdarın özel hayatının geçtiği bölümdür.Kendisi ve ailesi bu bölümde yaşamaktadır.Haremin bu kadar önemli olması ise,Osmanlı Hükümdarları,16.yüzyıla kadar evliliklerini komşu devletlerin kızları ile yaparken 16.yüzyıldan sonra harem içerisindeki cariyelerle evlenmesine bağlanmaktadır. Ayrıca devletin önemli bir organı olan Enderun’dan çıkan erkeklerin de cariyelerle evlendiği görülmektedir.Buradaki amacın, mahalli hanedan ve ailelerle evlilik yoluyla akrabalık kurulmasının engellenmiştir.[19]

b)Enderun: Enderun, sarayda resmi ve özel hayatın iç içe bulunduğu bölümdür. Enderun’un amiri,Babüssaade Ağası’dır.Enderun saraya mensup gulamların (içoğlanların) hizmet gördüğü ve padişahın günlük hayatının geçtiği yerdir. Enderun’un bir diğer önemi ise içerisinde oluşturulan Enderun Mektebi’dir. Enderun Mektebi, ilk olarak I.Murad tarafından Edirne Sarayı’nda kurulmuş, Fatih Sultan Mehmed zamanında ise Topkapı Sarayına kurulmuştur. II.Bayezid devrinde Galata Sarayı’nda da devşirme gençler için bir okul kurulmuştur.Enderun’da iç oğlanlar denilen kesim hizmet içi eğitim görüyorlardı. Başlangıçtan beri devşirme çocukların en seçkinleri Enderun hizmetlerine diğerleri ise Kapıkulu Ocaklarına ayrılırdı. 16.yüzyıldan sonra devşirme usulü kalktığından dolayı bazı önemli bazı önemli aileler çocuklarını bu mektebe yazdırmak istemiştir.Ancak devşirme sisteminden vazgeçildiğinden beri bu okulun aristokrat yaratan bir okul olması engellenmiş ve bazı devlet adamlarının kökleri ve Anadolu’da ve Rumeli’den gelenler burada eğitilmeye başlanmıştır.Osmanlı Devleti için çok önemli olan Enderun Mektebi imparatorluğa 60 Sadrazam, 3 Şeyhülislam ve 23 Kaptan-ı Derya yetiştirmiştir.Bu mektepte musikiden dini ilimlere, oymacılıktan hattatlık ve biniciliğe kadar birçok dalda eğitim veriliyordu.Enderun Mektebi,Osmanlı yönetici zümresinin kültürünün doğup geliştiği yer olmuş ve devletin önemli bir kurumudur.

2)Divan-ı Hümayun: Osmanlı Devleti’nde Divan-ı Hümayun devlet işlerinde I.derecede mesul bir organdı.Divan-ı Hümayun gerçek anlamda da devlet işlerinin padişah adına görüşüldüğü yani onun karar almasına yardımcı olan bir nevi istişare organıdır.Osmanlı Hükümdarları bu divana şahsi olarak Fatih Sultan Mehmed dönemine kadar katılmışlardır.Fatih Sultan Mehmed ise bu divana katılmamış kafes arkasından bu toplantıları izlemiştir.Divan-ı Hümayun’un kararlarını kendisine Sadrazam iletmiş,iletilen kararları değerlendirmiş ve uygun gördüyse onaylamıştır.Padişahın onayladığı kararlar, mühime defteri denilen denilen defterlere geçirilmiştir.17.yüzyıldan itibaren Divan-ı Hümayun’un değeri azalmış ve toplantılar sadrazam başkanlığında yağılmaya başlanmıştır.Başlangıçta divan,cuma hariç her gün toplanırken 16.yüzyılda haftanın 4 günü,17.yüzyılda haftanın 2 günü toplanmaya başlamıştır.Nihayetinde II.Mahmud Devrinde Divan-ı Hümayun kapatılmış ve devlet işleri ayrı ayrı meclislere dağıtılıp,oralarda çözüm bulunmaya çalışılmıştır.Bu durum ise modern olarak bakanlıkların çekirdeğini oluşturmuştur.[20]

3)Sadrazam (Vezir-i Azam): Osmanlı Devleti’nde vezirlik makamı Orhan Gazi’den beri var olan bir makamdır.Vezirlerin sayısı bir süre sonra arttığından dolayı içlerinden birini padişah Vezir-i Azam seçmiştir.Seçilen bu Vezir-i Azam,padişahın mutlak vekilidir.Hesap vereceği tek kişi kendisine bu yetkiyi veren kişi olan padişahtır.Sadrazam’ın yetkileri çok geniş olup müdahale edemeyeceği iki konu vardır;bu konular adliye ve maliyedir.Bir dönem sonra çıkarılan kanunnameler Sadrazamlara geniş yetkiler vermiş ve devlet yönetiminde söz sahibi olmasını sağlamıştır.Sadrazam her hafta Salı ve Cuma günleri hariç hergün öğleden sonra konağında ‘ikindi divanı’ kurar ve hükümet işlerini bu divanda görür,şikayetleri dinler,çözümleyeceği konuları karara bağlardı.Ancak çözümleyemediği önemli konuları Divan-ı Hümayun’a götürürdür.Bu konular Divan-ı Hümayun’un kararına ve en son olarak Divan-ı Hümayun’un ve devletin son karar vericisi olan padişahın kararına bırakılırdı.[21]

4)Askeri Teşkilat: İlk Osmanlı Askeri Teşkilatı:Osmanlı askeri teşkilatı Anadolu Selçuklu, İlhanlılar ve Memlük askeri teşkilatına benzer özellikler gösterir.Genel manasıyla merkeze bağlı her bey kendine tabi aşiret kuvvetleriyle savaşa katılmıştır.Bu birlikler atlı oldukları için kale muhasaralarında yetersiz kalmıştır.Bu sebeple orduda değişimin gerçekleşmesi şart olmuştur.Orduda ilk teşkilat fikrini ortaya atan kişi Candarlı Halil paşa ve Alaeddin Paşa’dır.Bu iki paşa askeri ordunun ikiye ayrılıp, atlı ve yaya olarak biner kişiden oluşmasını önermişlerdir.Böylece orduda ilk teşkilat gerçeklemiştir.[22]

Kapıkulu Askerleri: Osmanlı Devleti, Rumeli’ye genişleyince daimi orduya gerek olduğu anlaşılmıştır.Bu amaç ile savaşta esir alınan Hristiyan çocukların bir dönem Türk terbiyesiyle yetişmesinden sonra orduya katılmasıyla kapıkulu askerleri teşkilatı oluşturulmuştur.Kapıkulu Ocaklarının alt bölümleri olan Acemi Ocakları ve Yeniçeri Ocakları teşkilatı Sultan I.Murad zamanında Candarlı Halil Paşa ve Karamanlı Molla Rüstem’in tavsiyeleriyle kurulmuştur. Savaşta elde edilen esirlerin Türk terbiyesi ile eğitilmesiyle oluşturulan bu teşkilat Osmanlı Devleti’ne büyük yararlar sağlamış ve gelişmesine sebep olmuştur.[23]

Eyalet Askeri Tekilatı: Osmanlı Devleti’nin eyalet kuvvetleri ilk zamanlarda tımarlı sipahi,azab ve akıncılardan oluşmaktaydı.XV.yüzyılın ortalarından XVI.yüzyılın ortalarına kadar tımarlı sipahi, yaya,müsellem, cerahar, canbaz, tatarlar, akıncılar, yörükler, gönüllü ve beşliler olarak teşkilatlandırılmıştır.[24]
5)Toprak Sistemi:

1)Miri Arazi ve Tımar Sistemi: Miri kavramı, Osmanlı Devleti’nde devlete ait olan tüm menkul ve gayrimenkuller için kullanılan idari bir kavramdır.miri arazi; mülkiyeti devlete ait olan, tasarruf şekli ise devlet tarafından düzenlenen arazilerdir. Miri arazinin mülkiyeti devlete ait olup, alınıp satılamaz, hibe ve vakf edilemez.Kısacası, kurulduğu dönemde ve sonradan ele geçirdiği bazı yerlerde, bir çeşit toprak köleliği ve derebeylik sistemi ile karşılaşan Osmanlı Devleti, mevcut toprak düzenine müdahale etmiş ve derebeylik yerine tımar sistemi uygulanmıştır. Osmanlı padişahları, fethedilen toprakların bir kısmının mülkiyetini halka bırakırken, bir kısmının mülkiyetini de devlete bırakmış ve sadece tasarruf hakkını halka vermiştir.
Tımar Sistemi (Dirlik Teşkilatı):Osmanlı Devleti’nde geçimlerini veya hizmetlerine ait masrafları karşılamak üzere, bir kısım asker ve memurlara, belirli bölgelerden kendi adlarına ve hesaplarına tahsis edilmiş olan vergi kaynaklarına ve özellikle de senelik geliri 20.000 akçeye kadar olan askeri dirliklere “tımar” adı verilmektedir.[25] Diğer bir ifade ile tımar, devletin miri araziden belirli bir kısmın yıllık gelirinin,tamamının veya bir kısmının, belli hizmetler karşılığında bir şahısa verilmesi ve karşılığında da bazı hizmetlerin o şahsa yüklendiği; mali, idari ve askeri amaçları olan bir sistemdir.Bu sistemde devlet miri araziyi, savaşta yararlılık göstermiş olan kumandanlara ve devletin yüksek kademelerinde bulunan memurlara, hizmet karşılığı vermiş ve üzerinden mali ve askeri yükün önemli bir kısmını da  atmıştır.

a)Tımar Sisteminin Gelişimi: Osmanlı Devleti’nde Osman Gazi döneminden itibaren var olduğu bilinen tımar sistemi, sonraki dönemlerde de başarılı bir şekilde uygulanmıştır.Orhan Gazi döneminde sınıra yerleştirilen kumandanlara tımar verilmiş Ankara Savaşı nedeniyle Osmanlı’nın teşkilatlanmasında bir duraklama yaşanmışsa da,Fatih döneminde tımar sistemini geliştirmek için yeni kanunlar çıkarılmıştır.Bu dönemde İstanbul’daki dirlik defterlerine yalnız sipahilerin isimleri değil,aynı zamanda dirlik gelirleri ve beratların bir kopyası yazdırılmıştır.[26]

b)Tımar Sisteminin Bozulması :Tımar Sisteminin Bozulması: XV. yüzyılla birlikte önemli ticaret ve geçiş noktaları üzerinde yer alan Osmanlı Devleti, zamanla Avrupa’da yaşanan coğrafi keşifler gibi değişiklikler neticesinde, bu konumunu kaybetmeye başlamıştır.İlerleyen dönemlerde transit ticaret gelirlerinin azalması,hızlı fiyat artışı,ekonomik bunalımlar,merkezi ve yerel yönetimlerin bozulması, insan yetiştirme ve yerleştirmede ortaya çıkan aksaklıklar ve yetersizlikler gibi faktörler sonucunda Osmanlı Devleti’nin yıkılma sürecine girmesi ile birlikte,miri toprak rejimi de bozulmaya başlamıştır.Dolayısıyla, tımar sisteminde meydana gelen bozulmaların temelinde siyasi,askeri, ekonomik,teknolojik ve demografik sebepler yer yapılmamış olmasına rağmen, Suriye’yi fethettiği zaman bu ülkenin topraklarının büyük bir kısmını dirlik olarak dağıtan Yavuz Sultan Selim döneminde, tımar sistemi mükemmel bir şekilde işlemiştir. Tımar sistemi, Kanuni Sultan Süleyman döneminde gelişiminin doruk noktasına ulaşmış ve bu dönemde miri arazi ve tımar sistemine ait olan hukuk sistemleştirilmiştir.[27]

c)Tımar Sisteminin Özellikleri:Tımarlı sipahi, asker ya da memur olarak devlete hizmet etme karşılığında,tımarın gelirinden yararlanma hakkına sahiptir. Reaya ise devlete vermekle yükümlü olduğu vergilerle, tımarlının devamını sağlamak üzere topraktan yararlanma hakkına sahip olup, sonuçta her ikisi de devlet için çalışmışlardır.Tımar sahipleri,dirliklerini çocuklarına bırakamadıkları gibi, tımarlara yapılan atamalar da sık sık yenilenerek, tımar sahiplerinin uzun süre o topraklarda güçlenmesine izin verilmemiş ve böylece toprağa bağlı bir aristokrasinin oluşması engellenmiştir. Ancak, 16.yüzyıldan itibaren, dönemin şartları gereğince,tımar sahiplerine yönelik bazı ayrıcalıklar düzenlenmeye başlanmıştır.Buna göre tımarların babadan oğla geçebilmesi kabul edilmiştir.Buna rağmen yine de tımar sahiplerinin özerkliklerini sınırlamak amacıyla gerekli önlemler de sürekli göz önünde tutulmuştur. Kanuni döneminde gelişiminin zirvesine ulaşan tımar sistemi, bu dönemden sonra bozulma sürecine girmiştir.Tımar sisteminin işleyişinde meydana gelen aksaklıklar, Osmanlı maliyesini zorunlu olarak daha çabuk ve güvenilir bir kaynak arayışına yöneltmiş ve sonuçta,iltizam usulü uygulanmaya başlanmıştır.[28]

d)Tımar Sisteminin Kaldırılması: İyi işlediği sürece devletin temel unsurlarından birini oluşturan Tımar sistemi, çöküş döneminde ülkenin ekonomik hayatını felce uğratmıştır. Tımar sistemi ilk olarak 1703 yılında Girit Adası’nda kaldırılarak, maaşlı memurlar düzeyine geçilmiştir. Diğer yerlerde ise 1812 yılından itibaren tımar verilmemeye başlanmıştır. Sonuçta Tanzimat Fermanı ile önemini kaydebederek tamamen ortadan kaldırılmıştır.[29]

2)Mülk Arazi (Arazi-i Memluke): Kanunun çizdiği sınırlar içerisinde kimsenin iznine ihtiyaç duymadan, üzerine ağaç dikme,bina yapma,satabilme, bağışlayabilme ve miras bırakabilme gibi istenildiği şekilde kullanılabilen arazilerdir.Yani mülkiyet ve kullanım haklarının herhangi bir şarta bağlı

olmaksızın aynı kişiye ait olduğu arazilerdir.Bir başka ifade ile kişilerin üzerinde mutlak mülkiyete sahip olduğu arazilerdir ve hükmü sadece kişilere aittir.[30]

Meşrutiyet Döneminde Devlet Teşkilatındaki Değişimler; Fransız İhtilali’nin dünyaya yaydığı yeni yönetim ilkelerinden Osmanlı aydınları da etkilenmiştir. Özellikle Fransa’ya öğrenim için gönderilen gençler demokrasi düşüncesinden geniş olarak etkilendiler. Tanzimat Dönemi’ndeki gelişmeler, devletin rejimini Anayasa hukukunun üzerine oturtmaya doğru gitmekteydi. Huzuru ve kalkınmayı sağlamak, Avrupa devletlerinin sık sık gündeme gelen içişlerine müdahalelerini önlemek için, meclise dayalı yönetim sistemi,yani rejim değişikliği şart görülüyordu. Batı etkisinde yetişen genç aydın ve yöneticiler,hükümdara baskı uygulamaya başladılar. Mutlak ilkelerini bırakmak niyetinde olmayan Sultan Abdulaziz’i bir darbe ile tahttan indirdiler.Bu davranışla, yeni kurulan Osmanlı ordusu da politakaya karışmaya başladı. Anayasayı ilan etme sözü veren II. Abdülhamit tahta çıktı.Prusya ve Belçika anayasalarından yararlanılarak hazırlanan ve 119 maddeden oluşan Kanun-i Esasi 23 Aralık 1876’da ilan edildi ve Osmanlı Devleti meşruti yönetime geçmiş oldu.Kanun-i Esasi’nin en büyük özelliği, Osmanlı devlet yönetimine parlamento kavramını getirmiş olmasıdır. Böylece Osmanlı toplumunun çeşitli unsurları nüfusları oranında mecliste temsil edilecek,böylece halk, meclisine ve devletine sahip çıkacaktı.Genç Osmanlıların çabalarıyla ilan edilen meşrutiyet yönetimden beklenen şunlardı:Osmanlı Devleti sınırları içinde yaşayan azınlıklara, kendilerini temsil hakkı verilirse,bunlar haklarını koruyabilecek, Avrupa devletlerinin,azınlık hakları bahanesiyle Osmanlı Devleti’nin içişlerine karışması önlenecek,Osmanlı Devleti sınırları içinde yaşayan çeşitli topluluklar arasındaki ayrıcalıkların kalkması sonucu bir Osmanlı milleti meydana gelecekti.Yeni yönetim şekline göre devletin başında yine padişah bulunacak ve son makam olarak görev yapacaktı. Ayrıca Anayasa’ya göre iki meclis oluşturulmuştu:
1- Ayan MeclisiÜyeleri padişah tarafından seçilecekti.

2-Meclis-i Mebusan: Dört yılda bir 50 bin Osmanlı (erkek) oyuyla seçilen milletvekillerinden oluşuyordu. Kanun yapma yetkisi Meclis-i Mebusan ile Ayan Meclisi’nin idi. Kanun, padişahın onayından sonra yürürlüğe girerdi. Bakanlar Kurulu (Heyet-i Vükela) padişaha karşı sorumluydu.

Kanun-i Esasi (Anayasa) ile padişahın yetkilerinin sınırlandırılması ve halkı da yönetime katılması amaçlanmıştı. İlk Osmanlı Mebuslar Meclisi 20 Mart 1877’de toplandı. Ancak meclisin çalışma dönemi uzun sürmedi. II. Abdülhamit 1877-1878 Osmanlı-Rus savaşlarında mebusların davranışlarını ve meclisteki temsil oranındaki dengesizlikleri sebep gösterip, (Gayrimüslimler daha az seçmenle mebus çıkarmışlardı. Avrupa’nın baskısıyla oluşan bu durum, meclisteki dengeyi bozmuştu. Ayrıca bazı mebuslar, devletin çıkarlarından çok etnik çıkarları gözetmeye başladıklarından meclis çalışmalarını çıkmaza sokmuşlardı.) Anayasa’nın kendisine verdiği yetkiye dayanarak, Meclis-i Mebusan’ın çalışmalarını süresiz tatil etti.

Bundan sonraki süreçte uyguladığı istibdat (baskı) düzenine karşı çıkan ordu ve aydınların baskısıyla  II.Abdülhamit  Meclis-i Mebusan’ın çalışmasına tekrar  izin vermek zorunda kaldı. 24 Temmuz 1908’de Kanun-i Esasi yeniden yürürlüğe girince, Osmanlı tarihinde İkinci Meşrutiyet Dönemi’ne geçilmiş oldu. Bu dönemde kurulan siyasi partilerin (İttihat ve Terakki ile Hürriyet ve İtilaf) Mecliste yer almasıyla siyasi partilere dayalı hükümetler dönemi başladı.II. Meşrutiyet Dönemi’nde Kanun-i Esasi’de yapılan değişiklikle padişahın yetkileri kısıtlandı. Mebuslar Meclisi, kanunların yapılmasında söz sahibi oldu. 240 milletvekilinden oluşan meclis, hükümeti denetleme ve değiştirme yetkisine sahip oldu.[31]

[1] Adnan GÜNEY,”Türk Siyasal Kültüründe Devlet Anlayışı”,s.45-46

[2] GÜNEY,”a.g.m.”,s.47

[3] GÜNEY,”a.g.m.”,s.55

[4] Nesimi YAZICI,İlk Türk-İslam Devletleri Tarihi,Ankara,1992,s.72

[5] YAZICI,a.g.e.,Ankara,1992,s.87

[6] Nesimi YAZICI,İlk Türk-İslam Devletleri Tarihi,Ankara,1992,s.88

[7] YAZICI,a.g.e.,Ankara,1992,s.89

[8] Nesimi YAZICI,İlk Türk-İslam Devletleri Tarihi,Ankara,1992,s.90

[9] YAZICI,a.g.e.,s.90-91

[10] Nesimi YAZICI,İlk Türk-İslam Devletleri Tarihi,Ankara,1992,s.116-117

[11] YAZICI,a.g.e.,s.118

[12] İlber ORTAYLI,Türkiye Teşkilat ve İdare Tarihi,Ankara,2008,s.101-102

[13] Mehmet Altay KÖYMEN,”Selçuklu Devri Türk Tarihi Araştırmaları”,s.336

[14] Mehmet Altay KÖYMEN,”Selçuklu Devri Türk Tarihi Araştırmaları”,s.337

[15] KÖYMEN,”a.g.m.”,s.329-330

[16] Mehmed Fuat KÖPRÜLÜ,”Selçukiler Zamanında Anadolu’da Türk Medeniyeti”,s.217

[17] Yusuf HALAÇOĞLU,XIV-XVII. Yüzyıllarda Osmanlılarda Devlet Teşkilatı ve Sosyal Yapı,Ankara,1991,s.7-8

[18] İlber ORTAYLI,Türkiye Teşkilat ve İdare Tarihi,Ankara,2008,s.198

[19] İlber ORTAYLI,Türkiye Teşkilat ve İdare Tarihi,Ankara,2008,s.205

[20] İlber ORTAYLI,Türkiye Teşkilat ve İdare Tarihi,Ankara,2008,s.211

[21] ORTAYLI,a.g.e.,s.221

[22] ORTAYLI,a.g.e.,s.241

[23]ORTAYLI,a.g.e.,s.244

[24] İlber ORTAYLI,Türkiye Teşkilat ve İdare Tarihi,Ankara,2008,s.244-245

[25] Cemile ŞAHİN,”Osmanlı Toprak Sistemi Hakkında Genel Bir Değerlendirme”,s.439

[26] ŞAHİN,”a.g.m.”,s.439-440

[27] ŞAHİN,”a.g.m.”,s.440-441

[28] ŞAHİN,”a.g.m.”,s.443-444

[29] ŞAHİN,”a.g.m.”,451-452

[30] ŞAHİN,”a.g.m.”,s.453-454

[31] Seyfettin ASLAN ve Abdullah YILMAZ,”Tanzimat Döneminde Osmanlı Bürokratik Yapı ve Düşüncesinin Değişimi”, s.289-290

You may also like

Share

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here