Tasavvuf – Din İlişkisi

0
Tasavvuf kelime manası itibariyle Allah’ın varlığını, birliğini, niteliğini ve evrenin oluşumunu varlık birliğiyle, yaratılanla yaratanın bir oluşu, aynı kaynaktan gelişi anlayışıyla açıklayan dinsel ve felsefi akımdır.
Tasavvuf kelime manası itibariyle Allah’ın varlığını, birliğini, niteliğini ve evrenin oluşumunu varlık birliğiyle, yaratılanla yaratanın bir oluşu, aynı kaynaktan gelişi anlayışıyla açıklayan dinsel ve felsefi akımdır.

Tasavufi Akım ve Din

Tasavvuf kelime manası itibariyle Allah’ın varlığını, birliğini, niteliğini ve evrenin oluşumunu varlık birliğiyle, yaratılanla yaratanın bir oluşu, aynı kaynaktan gelişi anlayışıyla açıklayan dinsel ve felsefi akımdır.

Son noktaya dikkat çekmek isterim çünkü bu akım İslam’ın kendi içindeki getirilerinden doğmamış, tamamen fikri bir yapının sonucu olarak dine bağlanmıştır.

Bunun kaynağını soracak olursak, Tasavvufa ilk girişim Peygamber Aleyhisselam zamanına kadar dayanır. Bilinen bir hadise göre sahabilerden birkaçı Peygamber Aleyhisselama gelerek kimi her gün oruç tutacağını,kümi her gün hatim yapacağını,kimi geceleri uyumayıp namaz kılacağını, bir rivayete göre de evlenmeyeceğini bildirmesi üzerine Peygamber Aleyhisselam hepsinin tutumlarının yanlış olduğunu ve ibadetin bir sınırının var olduğunu, gözün, midenin, ve nefsin de her beden üzerinde haklarının olduğunu bildirerek en son yapılabilecek sınırı çizmiştir. Ve evlenmek istemeyen sahabi hazretlerine “ aranızdan en hayırlı olanınız benim ama ben evlendim ve bana üç şey sevdirildi;

1-) Güzel koku

2-) Gözümün Nuru Namaz

3-) Kadınlar

bir hadise göre de “Evlenin! Evlilik benim sünnetimdir. Benim sünnetimden cayan benden değildir.” buyurmuş ve sonuç olarak aşırı girmekte olan sahabilerin o dönemde önünü kesmiştir.

Daha sonraları yine Peygamber Aleyhisselam zamanında kurulan Ashab-ı Suffa’da bu kez “zühd” kavramı ortaya çıkmış ve kendini nefsine üstün getirmeye çalışan bir takım sahabi Peygamber Aleyhisselamında izniyle böyle bir girişimde bulunulmuştur.

Buna şaşırmamak gerekir çünkü Peygamber Aleyhisselam bir savaştan döndüğünde ordusuna “küçük cihat bitti şimdi büyük cihada dönüyoruz” diyerek nefisle insan ilişkisinin ve nefsin sebeb olduğu iç çatışmanın vehimliğini göstermektedir. Ama amaç nefsi öldürmek değil terbiye etmektir.

Daha sonraları savaşlar,çöküşler ,iç çatışmalar ve bir anda ferihlerle büyük topraklara ulaşmak ve fethedilen yerlere İslam’ın aslının yetiştirilememesinden ötürü inanç biçimlerinin İslam’a karıştırılması insanları herşeyden el etek çekmeye yönlendirdi.

11.yy.’da Ortadoğuda ferhedilen İran ve Fars İmparatorlukları üzerindeki zenginlikler de Müslümanlara geçmiş oldu. Ama zenginlik olarak mı geçti orası meçhul…

O dönemde elde edilen yerlerde bulunan kitaplar kendi dillerine çevrildi ve geneli Felsefi olan bu kitaplar tercüme edilip böyle(felsefi) kitaplar yazılmaya başlandı.

İslam da söz sahibi kişilerinde bu kitaplara düşmesiyle Felsefik akımlar hız kazandı ve geçen sürede Tasavvuf bir düşünce ve yaşayış biçimi haline dönüştü.

Yine o dönemde fethedilen ve şanı dillere destan olan Fars İmaparatorluğu zenginliğinin elinden gitmesinden ötürü ve kibirli duruşlarından, bu olanın intikamını alma girişiminde bulunacaklardı ve nitekim bazı alanlarda putlara İslam kılıfı giydirerek ya da bazı şeylere İslam cilası çekerek İslamdanmışcasına içimizde yaydılar. Yani hızlı ve kısa zamanda geniş topraklara yayılmanın ve dini düzgün anlatamadan yayılmanın verdiği sonuç fitne ortamına sevebiyyet verdi.

Tasavvuf ise kargaşalardan kaçan insanların sığınağı haline geldi ve tarafsızlığın simgesi konumuna oturtuldu. Ve buna dayanak olarak sahabiler gösterildi, onların o dönemde çıkan karışıklarda tarafsız kalmalarına sırtını yaslıyorlarda ama birşeyi unutuyorlardı ki o da sahabi hazretlerinin hiç bir zaman haksızlığa ve yanlışa sessiz kalmayışı idi, bir haksızlık gördüklerinde Peygamberin kendilerine öğrettiği gibi gücü yettiğince onu düzeltirlerdi ve onların sessizliği ve tarafsızlığı kendi aralarında yakın kişilerin düştüğü ayrılıklarda tezahür ederdi.

Tasavvuf belli bir süre sonra fıkıhtan o kadar uzaklaştı ki Fakih Alimler tekfir edildi. İslam sadece manevi bir atmosfere büründü ve iş Allah’la bir olma adına çalışmalara kadar gitti.

Daha sonradan katıla müsik eşliğinde raks işin içine katmıyorum bile…

İnsan olma yetisinin özellikleri reddedildi ve tanrısal bir ruha kavuşma isteği hüküm sürdü.

Önce kişiler ve ardından o kişinin de yolunu başka yöne çeken tarikatlar.

Tasavvuf halk arasında yaygınlık kazandı ve insanlar Tekke-Zaviyelere doluştu. Sufilik denen bir akımla Allah adamları seçildi. Halkın karşı çıkmasından korkulan şeyler bazı sözlerin arkasında gizlendi ve edebi bir hal aldı bazıları da bu kurumların dışına çıkartılmadı.

Sonuç olarak Bayezid-i Bistami gibi bu akımın adamları Allah’ı rüyasında gördüğünü iddaa etmeye başladı. Yine Celaleddin-i Rumi ve Şems’in bir olayında Celaleddin Şems’in odasına girer ve Kimya hatunu Şems ile gülüşürlerken görür ama o ölmüştür. Kapıyı kapatıp çıkar ve daha sonra Şems’e sorar ben böyle böyle gördüm diye. Şems de şöyle cevap verir;

-O gördüğün kişi Kimya Hatunun görüntüsüne bürünmüş Allah’dı ve o sevdiği kullarının yanına gelmek için bazen suretlere bürünür.

Şunu da belirtelim Celaleddin-i Rumi bir edebi kişilik ve maneviyat adamıdır ki kendisi de Maneviyat sultanı olma isteğini dile getirmiştir. Bu nedenle bir din alimi gibi tanıtılmasını doğru bulmuyorum.

Bu derece ileri gidebilecek bir seviyeye gelen bu durum çığrından çıkmış ve şirke varacak bir hal almıştır.

Allah’ı ete kemiğe bürüme “O size şah damarınızdan daha yakındır” ayetinin neresine uyar ki.

Ayrıca Cennet bile yeryüzündeki hiçbir insanın aklının ucundan dahi geçmemişken, nasıl olur da bunun var edeni var ettiğinden daha güzel olmaz ve gözle görülebilir. Akıl almıyor doğrusu.

Konunun uzunluğu burada detaylı anlatılmasına engel oluyor.

Ama son olarak şunu da belirtmek istiyorum ki;

Tasavvuf karşıtı bir yazı olarak nitelendirilmesin bu yazı, çünkü tasavvufu inkar etmek değil, ona ilave edilen hurafeleri belirtmek olabilir benim amacım.

Tasavvufu inkar edebilecek seviyede de değilim.  Tek isteğim Tasavvfun bizzat İmam Gazzali , İmam Rabbani ve daha yakında bulunan Hasan el Benna gibi ilmi Tasavvuf’u savunan ve hurafeleri reddeden kişilerden öğrenilmesi ve bu hurafelerin din diye benimsenmemesidir.

Ben bildirdim sen şahit ol Ya Rabb!

Share

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here