Tamamlanamayan Bir Ben; (İpin Ucundan Tutmak)

0

Ω KISA BİR HİKAYE Ω

Bu hikaye, karakterler ve konusu ile tamamen ve kurmaca’dan ibarettir. 

(Film başlangıcı gibi komik görünse de; doğrular, ne yaparsın  😉 )

Herkesin büyük işler ve büyük sözler sarf ettiği bu sanal alemde siz değerli okuyucularımıza kısacık, minnacık hikayemizde: yaşamayı ve hayatın o küçücük iyi kileri ile yetinmeyi kabullenmeniz; “Ne hayatlar var, bu günümüze de şükür.” diyebilmek  dileğimle.

 

TAMAMLANAMAYAN BİR BEN

İPİN UCUNDAN TUTMAK

Arada bir hafifçe kar taneleri yer yüzü ile buluşuyor bir süre sonra da diniyordu. Gökyüzü de benim ruh halim gibiydi. Kararsız; Belki biraz da umutsuz. “İnsan ruhunun bir benzeri, şehirlere de yansır.” cümlesi boşa kullanılmıyormuş demek ki. 

Dün geceden bu yana bir yağıp bir duran karın oluşturduğu kar katmanının üzerinde yürürken botlarımın çıkardığı ses boş sokakta yankılanıyordu. 

Düşüncelerimin arasında kaybolmuştum. Fazla düşünmekten beynimin kısa devre yapmasından korkmuyorum desem yalan olur. Beni boğan bu düşünceler beynimi istila ettiği yetmezmiş gibi ince bir hastalık gibi vücudumda gezindiğini hissetmeye başlamıştım. Ya da ben artık gerçekten paranoyaklaştım. 

Hayata hep bir pencereden bakıyormuş gibi hissediyorum. Sadece umutsuzca izleyen birisi gibi. Galiba bu fani dünyayı en özetleyen sahici cümle: “Bir varmış, bir yokmuş…”

YAŞAMIYOR GİBİ, YAŞANAMIYOR GİBİ!

Eskiden yeterdim kendime, artardım bile. Şimdi ne yapsam nafile! Ya da yettiğimi sanırdım. Bundan 18 yıl önce, tam da bugün beyaz bir çarşafın içinde derme çatma bir yetimhanenin kar tutmuş kaldırımına bırakılan bir kız çocuğuyum ben. Daha bir günlük bir bebekken yazılmıştı benim kaderim.

Bugün 18. yaş günüm. Bazen düşünüyorum da bir ailem olsaydı sevgiyle aileme, arkadaşlarıma, dostlarıma sarılır “Hey! Ben artık +18’im.” diyerek çılgınca bağırdığımı düşlüyorum. Hangi düşüm gerçek oldu ki bugüne kadar şimdi olsun. Ben Gece Karan, hayatın her hayaller ve hayatlar kısmındaydım. Şimdi olduğu gibi. 

YENİ BİR BEN ARIYORUM!

Bugün Güneş farklı bir yerden doğmadı. Dünya yine o eski, o bildiğimiz yalan Dünya. Ama ben o yalan Dünya’nın içine kendi doğrularımla kaderimi değiştirmek adına kendime söz vermiştim.

BİR ÖYLE BİR B’ÖYLE’DİR

Yaşamak, yarı yarıya alışmaktır. Gariptir, bir yandan yeni yerler, yeni insanlar tanıyıp hayata sarılırız, bir yandan da çevremizdeki güzelliklere alışır, ayrıntılar fark etmez olur, tatsız tutsuz bir hayatın içinde boğuluruz. 

Bir kere alışmaya görün sonra ardı arkası kesilmez. Umutsuzluklar karşısında kılınız kıpırdamaz olur. Hiçbir güzelliği görmez olan gözlerimiz; Bakıyor ama görmüyoruz. Güneş doğup batıyor, karanlık iniyor pencerelere, kar eski beyazlığını koruyor, gökyüzü maviliğini koruyor… Değişen sadece bizleriz.

İLK ADIM; GİTTİN VE KAYBETTİN!

Alışmaktan kolay ne var! Bebekliğim, çocukluğum, ergenliğim dört duvar arasında geçmişken alışmak çok da zor olmasa gerek. Çocukluğumda belki bir umut ailemden biri gelir beni buradan alır diye beklemek çocukluk aklı olsa gerek. Ama şimdi, bu isteğimin hayal olduğunu bilmek gerçekleri yüzüme bir tokat gibi yapıştırdı. Nasıl da garip hissediyor böyle zamanlarda insan kendini. Ruhunuz daralır, yüreğiniz sıkışır; her şey ne kadar uzak ne kadar soğuk ve acımasız gelir. Hiç hayatta var olmamayı, gitmeyi ve bir daha dönmemeyi düşünürsünüz. “Burada yaşanmaz!” dersiniz… Ama işte insanoğlu her şeye çak çabuk alışıyor. Mutluluğa alışıyor, acılara alışıyor, yıkımlara alışıyor… Her gün hiçbir şey olmamış gibi davranıyor. 

ÖNÜM, ARKAM, SAĞIM, SOLUM HEP SEN!

Hayatım bir saklambaç oyunundan farksız. Sen hep saklanıyorsun ve bense durmadan sayıyorum. Önüm, arkam hep sen. Bu saklambaçta neden hep ben ebeyim. Ömrüm seni aramakla geçiyor; Adını bile bilmediğim seni !… 

Biliyor musun? Aslında oyun oynamaktan nefret ettim, hala da etmekteyim. Sen benden çocukluğumu çalmışken oyun oynamayı sevmemi isteme benden. O yüzden çık gel, daha fazla sevmediğim şeylere katlandırma beni. 

ALIŞMAK SEVMEKTEN DAHA MI KOLAY?

İlk adımı atıyorum. Hayatta daima ilk adımlar olur. Bu da onlardan biri. Bu sesleniş, benim kendimi sana ve seni anlatma isteğimdir. Nice kötü geceler aktı ömrümden hayasızca…

Belki de aynı göğün altında ıslandık, aynı güneşe çevirdik yüzümüzü. İçimde taşıdığım son çocukluğum 18’ime girişimle elimden kayıp gitti. Şimdi yeni bir ben arıyorum, olmayacağını bile bile. 

KAPI AÇIK!

Orada bir yerlerdesin biliyorum. Henüz hiç tanışmadık, konuşmadık, bakışmadık. Ya da ben öyle sanıyorum. Sana bırak “Seni seviyorum Annem.” diyebilmeyi “Merhaba.” bile diyemedim. Ama ne fark eder ki? Sen “o”sun ben de “ben”. Biz, bir araya gelememiş bir “biz”iz.

Bir gün bulacağım seni. Ya da sen beni bulacaksın. Bu hayatta olamasa da öteki tarafta. O gün mutlaka gelecek. İşte o zaman, her nerede olursam olayım kapım açık bekliyor olacağım, tek bir farkla: senin bana geldiğin gün benim bayramım senin ise kara günün olacak. Gözlerindeki o korkuyu, kederi benim için büyük zevk olacak ana kraliçem. 

HİÇLİK!

Ama belki daha erken gelmeyi deneseydin bana, bize hiç gitmemişsin, terk etmemişsin gibi davranır havadan sudan konuşur, “Nasılsın?” derdim. Ya da işte ne bileyim her kız ve anne ne konuşuyor ise onu konuşurduk… Çok geç kaldın be Anne; bana, bize. Biz, biz olamadan küllendik. 

ÖYLEDİR HAYAT; BAZEN ACIMASIZ, BAZEN ZAMANSIZ!

Biliyor musun Anne? Bazı geceler omzumda bir melek dokunuşu hissederdim. O geldi derdim, uykuyla uyanıklık arası. Sabah hiç olmasın, gün doğmasın isterdim. Çünkü biliyordum gün doğsa gözümü bir saniye de olsa açsam o his kaybolurdu benden. Ben de sıkı sıkı kapatırdım gözlerimi. Gitme, benimle var ol diye.

Rüyamda konuştun, konuştun, konuştun.  Sen konuştun bense sustum. Hep sustum. Ve düşümde bile affedemedim seni. Denedim affetmeyi, ama yapamadım. Belki bilmek istersin; sonunda “Sus!” dedim sana “Sus!” “Gecikmiş özürler hiçbir şeyi telafi etmiyor artık.” Sonra birden bire bir uçurum oluşuyor seninle benim aramda. Bir ucunda sen, diğer ucunda ben. Bir arada kalırsak kıyamet kopuyor çünkü. 

KABUSUM OLDUN!

Seni anlamadığımı, anlamak istemediğimi söylüyorsun avaz avaz. “Git dersen dönüşü olmaz!” diyorsun. Benim sana en muhtaç olduğum dönemde giden sen değilmişsin gibi! Rüyamda bile vurdumduymaz, beni terk edilmeye mahkum bırakan kişisin sen. “Madem gelecektin bir gün neden terk ettin beni, bizi?” diyorum. Sonra bir anda etraf kararıyor uyanıveriyorum. Her gece aynı . Her içli şarkı kimsesiz oluşuma eşlik ediyor… Rüyamda bile cevapsız sorularımla başa başa bırakıyorsun beni. 

SEVGİYE HASRET BİR BEN

Bir kitap okumuştum, bir satırında şöyle yazıyordu: “Başlamak yolun yarısıdır.” Oysa başlayıp da bırakan o kadar çok insan var ki. Mesela sen mesela ben anne. Biz hiç başlayamayanlardanız. Bir evladın olmuşken, üstelik sana en muhtaç olduğu dönemde yarım bıraktın beni, bizi. Çünkü aslında en kolayı başlamaktır. Benden mi korktun, hayatın sürecinden mi?… Beni yeterince sevmediğinden mi! Zora gelince kaçmanın daha mantıklı olduğundan mı terk ettin beni?… Sen gidişinle sadece bir evlat bırakmadın arkanda. Sen gidişinle koskoca bir enkaz bıraktın arkanda! Gidişinle hayatımı yarım bıraktın, bir yanım hep eksik büyüdü. 

Biliyor musun adım neden Gece? Beni bir gece de terk ettiğin için konulmuş bir isim bana. Gece Karan. İsmim, soy ismim bile devletin yetime sunmuş olduğu olduğu bir isim sadece. Benim de ismim diğer annelerin çocukları gibi “Acaba adı ne olsun?” diye heyecan yapılarak veyahut karı koca arasında isim tartışması yapılarak bahşedilmiş bir isim değil. Benim ismim; benim sonum, karanlığım. Bu isimle hayatımı mühürlediler. Bu ismin içinde yaşamamayı, yaşayamamayı, karanlığı, yokluğu, hiçliği öğrendim ben. Bu isim bana bu hayatta sunulmuş cehennemimden ibaret bir enkaz kalıntısı sadece. 

SON DURAK! 

Hayat dediğin nedir ki zaten? Bir kelebek ömrü, gelip geçici oyalanmadan ibaret. Gerisi inan ki bir kandırmaca.

Şimdi neredeyim biliyor musun Anne? Rüyamdaki uçurumdayım. Tek bir farkla; sen yoksun. Sesin kulaklarımda değil. Az sonra bu uçurum benim mezarım değil sonsuzluğum olacak Anne! Ben ölmeye değil, ölümsüzlüğüme ilk adımımı atıyorum sadece.

Kimileri kalarak gider çok uzaklara. Ben gibi. En kötüsü de odur zaten. Ölmeyi bile tam anlamı ile başaramamak. Bir yanım sen diye avaz avaz bağırırken, ölmeye bile tek vücut gidemiyorum Anne. Ruhum yine bu fani dünya da, sen kapıma gelene kadar da yarım kalmaya zorunluyum. 

Yarın bekli de üçüncü sayfa haberlerinde olacağım. “18 yaşındaki bla bla… yetimhanesindeki G.K intihar etti.” Belki biraz da şanslı olursam beni de nimetten görüp de birazcık da olsa altına kısa bir hayat hikayem, neden intihara teşebbüs edildiğim hakkında asparagas haberler yazılır. Yazılır yazılmasına da; ben görüneni değil, bilinmeyeni yazmalarını tercih ederim. Belki biri kalp gözü ile bakar da yüzümdeki çaresizliğimi, kimsesizliğimi, sensizliğimi, hasretimi, yaşama dair inancım kalmadığını görür. Gerçi insanlara karşı bu kadar kapalı kutu olmuşken, kendimi diğer kişi ve kişilerden soyutlamışken görebilmeleri bir mucize olur. 

Belki bir yerlerde kızın olduğunu bilmeden haberimi okursun, belli mi olur. “Vah vah, çok da gençmiş.” der misin? Hani öyle derler ya, belki sen de dersin. Belki de yeni bir hayat kurdun kendine. Yeni bir eş, yeni bir çocuğun oldu. Saçımı okşamalarını; canım, bir tanecik kızım diye sevmelerini hayal ederken belki de yeni çocuğuna yapıyorsundur tüm bunları, kim bilir. 

“Yitirdiğinin farkına varmak, belki de aramaya başlamak için ilk adımdır.” diyordu bir kitapta. Anne, bırak adım atmayı, ilk adımı atabilecek derman kalmadı ki bende artık. Ben bittim, ben tükendim artık. Her yerim yara bere içinde. İçimde cam kırıklıkları. Ben hareket ettikçe o cam kırıklıkları bir bir saplanıyor yüreğime. Yoruyor, kanatıyor. Ben artık kanamak değil kanatmak istiyorum. Bir gün eğer olur da bir kızın olduğun aklına gelirse eğer bu mektup sana, bu haykırışlarım sanadır bilesin Anne. 

Dünyadaki en büyük yük: vicdan azabıdır. Ben seni vicdanınla bir ömür boyu baş başa bırakıyorum. Gerçi bir vicdanın olduğundan bile şüpheliyim.

Cehennemde görüşmek dileğiyle Anne. 

“VAR OLDUĞUNU YOK SAYDIĞIN KIZIN!”

 

 

 

Ω Bir kurgu, hayal ürünü de olsa böyle hayatları yaşayan yaşanmaya zorunlu bırakılan o kadar çok insan var ki. O izbe, soğuk dört duvar arasında her gününü ailesinin bir gün onu alamaya geleceğini hayal ederek yaşama tutunan o kadar çok yetim, öksüz çocuk var ki. Hangi birinin duygularını gerçek anlamda bizler anlatabiliriz ki. Ben söylüyorum hiç birimiz. Yaşamakla anlatmak, hissedebilmek arasında dünya kadar fark var. Bizler ne kadar görüp hissedebilsek de onların içindeki yangınları kim anlatabilir, kim açığa çıkarabilir. Bizler sadece görüneni biliyoruz, hissediyoruz. Ya görünmeyen? İçlerindeki avaz avaz çığılıkları, yangınları kim görebilir ki? Hiç kimse. Bizler sadece tahmin de bulunuruz. Ama o tahminlerde bile çoğu zaman yanılırız. Ω

Ω Şükredin! Her gününüze. Verdiği, vermiş olduğu her şeye şükredin. Vermemiş olduğu şeylere bile şükredin. Nereden bileceksiniz ki, belki de Allahû Teâlâ daha iyisinin olacağından vermemiştir, kim bilir. Ω

Bu Yazıyı Okuyanlar Bunları da Okudu . . .

Share
Web sitemizden yazı kopyalayıp, başka platformlarda yayınlamak telif suçu kapsamında cezalandırılacaktır. Web Sitemize Hoş Geldiniz.Twitter Takip Edilesi Hesaplar >> @tarihnedio , @SerhatOner24

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here