Şiilik nedir? Yahudilik ile Şii’liğin benzerlikleri nelerdir ?

0
39

Şia Kimdir ? Şiilik Nedir?

“Şia, Ali b. Ebî Talib’in Hz. Muhammed’den hemen sonra nass(delil) ve tayinle halife olduğuna inanan, imametin insanlığın sonuna dek, Hz. Ali’nin soyunda dev…

Şia nedir?  kime şii denir? İlk Şiiler kimlerdir? Ve daha birçok soruyu eminim benim gibi sizde düşünmüşsünüzdür. Bu sorularınıza bir cevap olması adına bugün şia ve şiilikten bahsedeceğim.

Hz. Osman’ın şehit edilmesinden sonra İslam aleminde büyük çalkantılar meydana gelmişti. Bunları Cemel Vakası adı altında daha önce yazmıştık. Dileyenler yazının altında bulunan linkten yazıya ulaşabilirler..

Meydana gelen bu çalkantılar, fitneler içinde Hz. Ali yanında yer alanlara, “taraftar” anlamında “şii” denilmiştir. Bu ilk şiilerin (şiay-ı ula) Hz. Ebubekir ve Hz. Ömeri reddetme gibi bir durumları yoktur. Fakat daha sonra şiilik yeni bir boyut kazanarak, ehl-i sünnet ve cemaatten ayrı müstakil bir fırka, hatta fırkalar görünümünü kazanmıştır. Bu fırkalardan bir kısmı Hz. Alinin nübüvvetine, hatta ilahlığına kadar işi götürmüşlerdir. Bunlara ğulat-ı şia denir.

Günümüz şiirlerinin büyük bir kısmı  “imamet nassla olur” görüşünü benimseyen İmamiye şiasıdır. Şia da imamet ise farklı bir yapı. 12 imam da masum kabul ediliyor, hatta Nübüvvetin devamı gibi, veresetül enbiya olarak kabul ediliyor.. Hz. Ali’nin temsil ettiği, imamet ve ehli beyt misyonu ile ilişkilendiriliyor.. Bir de gayb imam meselesi var tabii.. Bu ve buna benzer birtakım ihtilaflar sözkonusu..

İslam mezhepleri üzerine çalışmalarıyla tanınan Prof. Dr. Hasan Onat’ın, klasik tanımlardan hareketle oluşturduğu tarife göre;

“Şia, Ali b. Ebî Talib’in Hz. Muhammed’den hemen sonra nass(delil) ve tayinle halife olduğuna inanan, imametin insanlığın sonuna dek, Hz. Ali’nin soyunda devam edeceğini ileri süren, bu imamların masum olduklarını iddia eden toplulukların müşterek adıdır.” 2 diyor.

 

Zeydiye ise şii fırkalarının en iyi olanıdır. Hz. Ali’nin ilk halife olması gerektiğini söylemekle beraber, diğer üç halifenin hilafetini reddetmezler. “Efdal varken mefdulün imameti caizdir” derler. Ehl-i sünnete en yakın şii fırkası olan Zeydiye, günümüzde Yemende devam etmektedir.1

 

“Şiilik kendi içerisinde bir çok kola ayrılmış ve bunların bir çoğu İslam çizgisi dışında görüşler ifade etmişlerdir.

Şiîler yirmi iki fırkaya ayrılmıştır. Bunlar:

1. Sebeiyye Fırkası: Kurucusu, Abdullah İbn-i Sebe’dir. Temel inançları; Hz. Ali ra)’ye ve evlâtlarına ulûhiyet isnat etmektir. Onun ölmediğini, aslında ölenin, onun kılığına giren bir şeytan olduğunu iddia ederler. Hz. Ali (ra) ise, göğe çıkmıştır. Gök gürlemesi onun sesi; şimşek çakması ise, onun kamçısının şakırtısıdır.

2. Kâmiliye Fırkası: Bu fırkaya göre, imamet (imamlık) bir nurdur. İmam, aynı zamanda nebidir. Bunlar sahabeyi tekfir ederler.

3. Ulyaniyye Fırkası: Hz. Ali (ra) ve oğullarına ulûhiyet isnat eden bu fırka mensupları, Hz. Peygamber (asm.)’in Hz. Ali (ra) tarafından gönderildiğine inanırlar.

4. Muğapriyye Fırkası: Bunlar, Cenâb-ı Hak için -haşa- “Nûrdan bir recul (erkek) sûretindedir ve başında nûrdan bir tâc vardır.” derler ve daha böyle sayısız köhne hurâfe ve efsanelere inanırlar ki, şeytanları bile hayrette bırakır.

5. Mensuriyye Fırkası: “İmamlar masumdur, peygamberler hatadan hâli değildirler, imamlar mertebece peygamberlerden daha üstündürler; “ gibi sayısız hurâfe ve efsanelere dayanır.

6. Hatabiyye Fırkası: Bunlara göre: Dünya ebedîdir. Cehennem diye bir şey yoktur. Bunlar, haram, helâl tanımazlar.

7. Haşimîyye Fırkası: Cenâb-ı Hakk’ı insan sûretiyle yâd ederler,

8. Numaniyye Fırkası: Şeytaniye ismi de verilen bu fırka, Haşimîyye fırkası gibi, Cenâb-ı Hakk’a insan sûreti izafe ederler.

9. Yunusiyye Fırkası: Cenâb-ı Hakk’ın, arş üzerinde oturduğunu ve melâikelerin daima Onu gördüklerini iddia ederler.

10. Nasriyye Fırkası: Cenâb-ı Hakk’ın, Hz. Ali (ra) ve oğullarına hulûl ettiğini, yani, onlarla bütünleştiğini iddia ederler.

11. Cenahiyye Fırkası: Bunlar, “Allah’ın ruhu Hz. Âdem’de (as) idi. Ondan sonra diğer peygamberlere intikal ederek geldi. En sonra da On İki İmam’a intikal ederek geliyor…” şeklinde hezeyanlarda bulunurlar.

12. Gurabiyye Fırkası: Bu fırka mensupları, “Peygamber Efendimiz (asm)’in Hz. Ali (ra)’ye olan benzerliğini savunarak, Cebrâil’in (as.) yanlışlıkla vahyi Hz. Peygamber Efendimize (asm) götürdüğünü” iddia ederler.

13. Zerrariyye Fırkası: Allah’ın, hayat sıfatının dışındaki diğer sıfatlarının sonradan olduğuna inanırlar.

14. Zerramiyye Fırkası: Bunlar da “İmamet Hz. Ali’den (ra.) oğlu Muhammed Hanifiye’ye, o’ndan da diğerine intikal etti…” derler.

15. Mufavvize Fırkası: Bunlar, “Cenâb-ı Allah, sadece Peygamber Efendimizi (asm) yarattı. Peygamberimiz (asm) de, yeri göğü, kâinatın tamamını yarattı.” şeklinde bir cehalete saplanmışlardır.

16. Bedaiyye Fırkası: Bunların durumu çok daha acayiptir. Zira, Cenâb-ı Hakk’ın, yarattıklarının evvel ve âhirlerini düşünmeden yarattığını söylerler.

17. Benaniyye Fırkası: Nasriyye fırkası gibi, hulûl akidesini kabul ederler.

18. Salihiyye Fırkası: İtikatta Mûtezile, amelde Hanefîdirler.

19. Süleymaniye Fırkası: Bunlar, Hz. Ebubekir (ra) ve Ömer’in (ra.) imametlerini kabul etmekle beraber, Hz. Ali (ra.) yerine bunların imam olmalarını hatalı kabul ederler.

20. Cârudiyye Fırkası: Peygamberimizin (asm) imamet hakkındaki sözlerinin gerçekte Hz. Ali’ye (ra.) dair olduğunu, onu imam kabul etmeyen Sahabe-i Kirâm’ın -hâşâ- kâfir olduğunu iddia ederler.

21. İmamiyye Fırkası: Onlara göre, Hz. Peygamber (asm.), Hz. Ali’yi (ra.) bizzat imam tayin etmiştir. Müteâkip imamları da, Resulüllah (asm)’ın vasiyeti gereği hep o seçer. Bunlar, imamet mertebesiyle nübüvvet mertebesini birbirine denk tutarlar. Şu farkla ki, imama vahiy gelmez, derler.

22. İsmailiyye, (Batınîler) Fırkası: Bu mezhep sahiplerince din perdesi altında saltanat yolu açılmaya çalışılmış ve sonunda İbn-i Meymun’un torunlarından Ubeydullah isimli birinin başkanlığında bir devlet kurulmuş ve bu devlet bilâhare Şam’dan Fas’a kadar genişleyerek İmparatorluk haline gelmiştir. 270 sene hüküm sürdükten sonra, hicri 567 senesinde yıkılmıştır. Bunlara, Bâtınîler de denir.” 3

Alevilik Şiilik midir?

“Alevîlik aslında bir fırka veya mezhep değildir. Âl-i Beyt’in muhabbetini esas alan bir tarikat şeklinde ortaya çıkmıştır. Meselenin tarihi seyrine baktığımızda Alevîliğin bir tarikat şekline gelişmesi şöyle olmuştur.:

Timur, Osmanlı Sultanı Yıldırım Bayazıt’ı yendikten sonra Anadolu’dan aldığı otuz bin kadar esiri İran’a götürmüştü. Bunları Erdebil’e yerleştirmişti. Bunlar zamanla, Şah İsmail’in dedesi olan ve Erdebil Şeyhi olarak da bilinen Şeyh Ali’ye intisap ettiler ve ondan tarikat dersi aldılar. Bir süre sonra Timur, ara sıra ziyarete gittiği Erdebil Şeyhinin kendisinden bir arzusu olup olmadığını sorduğunda, şeyh, “Hiçbir dileğim yok, sadece Anadolu’dan esir olarak getirmiş olduğun Türkleri serbest bırakmanı istiyorum.” dedi.

Timur, şeyhin bu arzusunu memnuniyetle kabul etti ve onları serbest bıraktı. Bu esirler, bu vesile ile şeyhe olan muhabbetlerini aşırı derecede ziyâdeleştirdiler. Şeyhin bu sofilerinin bir kısmı Anadolu’ya döndü, bir kısmı da Erdebil’de kaldı. Erdebil Şeyhi, Anadolu’ya dönen bu müritleriyle alâkasını devam ettirdi. Erdebil Şeyhi’nin tarikatında “Hz. Ali muhabbeti” esas alındığı için, bu tarikata devam edenler Hz. Ali sevgisi ile tamamen boyandılar. Bunlara bu niteliklerinden dolayı “Alevî” denildi.

Aslında bu esirlerin ecdatları ve kendileri, bu tarikat ile bağ kuruncaya kadar, Ehl-i Sünnet inanışında idiler. Bu tarikatla irtibatlarını yoğunlaştırdıktan sonra, tamamen Erdebil tekkesinin emrine girdiler. Oradan gelen her emri, harfiyen yerine getirmeye gayret gösterdiler. Öyle ki, bu müritler vergi, sadaka ve zekâtlarını bile Erdebil’e tahsis ettiler. Bunların bu fedakârane gayretleri ve karşılıklı diyalogları, gidip gelmeleri devam etti. Hattâ Erdebil’den gönderilen ve şeyhin “halifesi” olarak isimlendirilen şahıslar, Anadolu’da “nezir” ve “sadaka” namıyla para topluyor ve bu paraları gizli olarak İran’a gönderiyorlardı. Böylece Erdebil Şeyhi’nin tekkesi gittikçe genişliyor, müritleri çoğalıyordu.

Bu Şeyh’in asıl amacı, gerek İran’da, gerekse Anadolu’da müritlerini çoğaltarak irşat postundan saltanat tahtına, şeyhlikten şahlığa geçmekti. Ancak bu arzusuna nâil olamadan ölünce, yerine oğlu Şeyh Cüneyd geçti. O da babasının gizli emelini sürdürmeye devam etti. Bunu hisseden o zamanın İran hükümdarı Cinahşah, kendisini İran’dan sürdü. Bunun üzerine Şeyh Cüneyd Anadolu’ya geldi. Onun altı yıl süren bu Anadolu ziyareti, tarikatına çok mürit kazandırdı. Sadece bir şeyh değil, aynı zamanda bir “seyyid” unvanı ile de dolaştığı için beklediğinin çok üstünde taraftar topladı. Artık Erdebil tekkesi Anadolu’da güçlenmiş, küçümsenmeyecek kadar büyük bir etki sahasına sahip olmuştu. Şeyh Cüneyd de babasının âkıbetine uğradı. Yerine geçen oğlu Şeyh Haydar da aynı gayeyi takip etti.

Bütün gayret ve ihtiraslarına rağmen o da siyasî amacına eremedi. Nihayet oğlu Şah İsmail, babasının ve dedelerinin rüyalarını gerçekleştirmeye maalesef muvaffak oldu. On üç yaşında iken Anadolu’daki müritlerinden teşkil ettiği bir orduyla, o gün İran’da hâkim olan Akkoyunlulara harp ilân etti ve Akkoyunlu hükümdarını devirerek irşat postundan saltanat tahtına çıkmaya muvaffak oldu ve Safeviler Devleti’ni kurdu. Bununla beraber Şah İsmail Anadolu’dan elini çekmedi. Zaman zaman birçok halifeler göndererek Anadolu’daki nüfûzunu kuvvetlendirmek için çalıştı.

Bu çeşit faaliyetler, Çaldıran Muharebesi’ne kadar artan bir hızla devam etti. Bu muharebeden sonra İran’la Osmanlı Devleti arasında kesin hudutlar çizildi. Böylece Erdebil sofileriyle Anadolu arasındaki irtibat kesilmiş oluyordu. Bunun neticesi olarak Anadolu’daki müritler, pirlerin tesirinden gitgide uzaklaştılar. Bu tarikatın Anadolu’da kalan mensupları, Erdebil tekkesinden aldıkları tesirle, kendilerinin dışında kalan Müslümanları Ehl-i Beyt’e gerektiği gibi muhabbet beslemedikleri zannına kapıldılar. Onların bu anlayış ve davranışları diğer Müslümanlarla aralarında bir soğukluk ortaya çıkardı. Bu soğukluk, zamanla ayrılığa dönüştü. Bu ayrılık sonucunda, Erdebil tekkesine bağlı Anadolu Türkleri medreseden uzak kaldıkları için, itikada, ibadete,.. ait birçok hükümleri gereği gibi öğrenemediler. Sadece babadan oğula intikal eden birtakım telkinlerle yetindiler.“4

Şiiler ile aleviliğin tamamen bir olduğu söylenemez. Hz. Ali Muhabbetinde ileri gitselerde diğer sapıtmış gruplarla bir tutulmamaları gerekiyor. Bu konuda Bediüzzaman Said Nursi hazretlerinin şu ifadeleri manidardır:

Ey ehl-i hak olan Ehl-i Sünnet ve Cemaat! Ve ey Âl-i Beytin muhabbetini meslek ittihaz eden Alevîler! Çabuk bu mânâsız ve hakikatsiz, haksız, zararlı olan nizâı aranızdan kaldırınız. Yoksa şimdiki kuvvetli bir surette hükmeyleyen zındıka cereyanı, birinizi diğeri aleyhinde âlet edip, ezmesinde istimal edecek. Bunu mağlûp ettikten sonra, o âleti de kıracak. Siz ehl-i tevhid olduğunuzdan, uhuvveti ve ittihadı emreden yüzer esaslı rabıta-i kudsiye mâbeyninizde varken, iftirakı iktiza eden cüz’î meseleleri bırakmak elzemdir. (Lem’alar, 2005, s. 45-52)

Şia Ve Yahudilik İlişkisi:

Esasen şiiliğin fikir babası yahudilerdir. İbn Sebe’dir. Buna Cemel Vakası adlı yazımızda sık sık değindik fakat burdada  fitneyi tetikleyen bazı sözlerinden bahsedelim.

“Her peygamberin bir vasisi vardır. Hz. Peygamber (asm), Hz. Ali’yi (ra) vasi tayin etmiştir. Hz. Peygamber’in bu vasiyetini yerine getirmemek kadar büyük bir cinayet olamaz. Hem Hz. Peygamber (asm), Hz. İsa (as) gibi tekrar yeryüzüne geri gelecek ve niçin vasiyetimi yerine getirmediniz?’ diye bizden hesap soracaktır. O zaman hepimiz mahcup olacak ve hüsrana uğrayacağız…”(5)

 

Şeyh Abdülkadir Geylani’nin Şia’nın Rafızi kolunu anlatırken yer veddiği tesbitleri Yahudilerin bu bölünmedeki rolünü daha iyi göstermektedir.

“Yahudiler ‘Önder olacak kişi ancak Davud Oğullanndan biri olmalıdır’ derler, Rafıziler de: ‘Önder olacak kişi ancak Ali b. Ebî Talib’in neslinden olmalıdır.’ Derler. Yahudiler: ‘Mesih Deccal çıkıncaya ve gökten ininceye kadar cihad olmaz.’ derler, Rafıziler de: ‘Mehdi çıkıncaya ve gökten bir münadi sesleninceye kadar cihad olmaz.’ derler. Yahudiler, akşam namazını yıldızlar kesif bir şekilde çıkıncaya kadar geciktirirler, Rafıziler de aynı şekilde geciktirirler. Yahudiler Cebrafl (as)’a buğz ederler ve :’O bizim düşmanımızdır’ derler, Rafızilerden bir gurup da: ‘Cebrail hatta etti, peygamberliği Ali’ye getirmesi gerekirken Muhammed’e getirdi’ derler.6

 

Şia’nın nüfus yapısı ve Türkiye Şiileri

“Şiilik” veya “Şia” mezhebi mensuplarına “Şii” denir. Dünya geneli toplam Şii nüfusun 120 ile 170 milyon arasında olduğuna inanılır. Her 10 Müslümandan 1’i Şia inanışına sahiptir. İran, Irak, Azerbaycan, Yemen, Bahreyn, Katar, Türkmenistan ve Lübnan’da yaygındır. Ayrıca Suudi Arabistan’ın %15’i ,Pakistan’ın %25’i ve Afganistan’ın %27’si Şiidir. Türkiye ve Suriye’deki Aleviler Şii nüfusun çoğunu oluştururlar. Türkiye Şii’lerinin yaklaşık 95’i Alevidir. Bu nedenle Türkiye’de Alevi kelimesi hatalı olarak tüm Şiileri tanımlamak amacıyla kullanılır.

* Şii nüfus dağılımını gösteren harita

 

 

Cemel Vakası yazımızın ilk kısmına burdan ulaşabilirsiniz:

⇒ 

İlk Fitne Cemel Vakası 1

Kaynaklar:
1-Bkz. Eşari, Ebul- Hasen, Makalatul- İslamiyyin, Mektebetul- Asriyye, Beyrut, 1990, I, 65-66, 88-89 ve 131; Abdülhamid, İrfan, İslamda İtikadi Mezhepler ve Akaid Esasları, Ter. M. Saim Yeprem, Marifet Yay. İst. 1981, s. 16-57; Kılavuz, Saim, İslam Akaidi ve Kelama Giriş, Ensar Neş. İst. 1993, s. 308-311

2 Hasan Onat, Şiiliğin Doğuşu Meselesi, Ankara Ü. İlahiyat Fakültesi Dergisi, 1997, Cilt XXXVI, s. 81

3 sorularlaislamiyet.com/siilik-islami-bir-mezhep-midir-bazi-sahabeleri-sevmemeleri-sirk-midir-alevilik-siilik-midir-0

4 bk. Mehmet KIRKINCI, Alevilik Nedir?

5 bk. Mehmet KIRKINCI, Alevilik Nedir?

6 Neş’etül Kadiriyye, 128; El Gunne 1/79

You may also like

Share

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here