Şehir Kadını Olmak

0

Bu güne kadar kadın hakkında çok şeyler yazıldı çizildi. En çok da doğu illerimizde küçük yaşlarda hayatla yüz yüze gelme zorunluluğu taşıyan kadınlarımız veya Anadolu’nun, evin bütün yükünü sırtlanmış çilekeş kadınları hakkında bir sürü yazılar okumuşsunuzdur. Ben bugün daha farklı bir kadın modeline yönelmek ve sizlerinde dikkatini çekmek istedim.

Şehir kadını… Kendi ayakları üzerinde durabilen, hiçbir erkeğe sırtını dayamayıp kimseye ‘eyvallah’ı olmayan şehir kadını.
Dışardan bakılınca sahiden böyle görünen bu kadınların iç yüzü acaba gerçekten böyle mi ?

Üst düzey işlerde çalışıp emrine amade pek çok erkeğin karşısında erkek gibi duran bu kadınların bağımsızlık oldukları doğru mu ?

Geçenlerde okuduğum bir röportaj vardır. Manhattan’da büyük bir gökdelenin tepesindeki ofisinde günlerini geçiren kadın şöyle diyordu: ”Büyük bir şirketin yönetim kadrosundayım. Kapısında doorman duran bir dairede yaşıyorum, para sıkıntım yok , henüz 29 yaşındayım ve Harvard mezunuyum. Tek başıma yaşıyorum, bol bol kahve içerim, suşi yerim, spor yaparım, doğu felsefelerine meraklıyım, canım isteyince evimi dekore ettiririm, biskiden hoşlanmam ama liköre bayılırım.  Herkesin benim yerimde olmak istediğini de biliyorum. Ama küçük bir sorunum var. Mutsuzum”
Evet yazıyı okuyunca “Canım herkes mi böyle ?” diyesi geliyor insanın, ama devam edelim okumaya.

Para, kariyer, güzellik, hatta sağlık tek başına insanı mutlu etmeye yetmiyor. Mutlu olmak için gerekli olabilir ya da olursa mutluluğu ikiye katlayacak şeyler belki ama içinde yalnızlık olan hiç bir şeye çare değil bu saydıklarım.
Çağdaş yaşam şekli dediğimiz şehirlerimiz var ya, tam bir ilkellik abidesi. Herkesin birbirinin kuyusunu kazdığı, kimsenin kimseye yardım etmediği, küçülen evlerle beraber,  küçülen insan ilişkilerinin bol olduğu bu yerleşim yerleri artık çağdaşlığın bölgesi falan değil. Sürekli kadınlarımızın kendi ayakları üzerinde durabilmesi öğretilirken yapılan bir yanlış var bence. Dışarıda çalışıp para kazanmak gerektiği. Oysa bir kadın çalışmak değil, üretken olmak zorunda. Batı toplumlarının empoze ettiği bu fikirle kadınlarımız artık yalnız veya ailelerinde mutsuzlar.
Kadının üretkenliği aile içindeki huzuru sağlamakla başlar. Gerek ekonomik şartlar gerek kadının kendi istekleri doğrultusunda önce çalışmaya yöneltilen kadın, ailesindeki aksaklıklara sebep olurken, ailenin bozulmasıyla toplumun da sarsılmasına neden olmakta.

Şehir kadınları büyük şehirlerin aldatıcı güzelliği arasında, dışarıya verdiği imaj hep güçlü kadın. Çünkü o ayakta kalmak zorunda. Hayatın tüm zorluğunu tek başına göğüslemeyi seçtiyse, asla yıkılamaz. Bu görüntüleriyle zamanla yalnızlaşmak zaten kaçınılmaz.

Pek çok imkana kavuşurken minik mutlulukları ıskalamak, insanı yalnızlığa yakınlaştıran en büyük şey. Şirketlerde yöneticilik yaparken bir komşusuyla çay saati yapmanın tadını bilememek, anne olmayı erteledikçe, evcil hayvanlara annelik yapma eğilimi, tek başıma var olabilirim derken, bir erkeğin duygusal desteğinden mahrum kalmak gibi şeyler onların yaşadığı ve üzerini kapattığı sorunlar arasında.
Anadolu ve Doğu kesimlerinde erkek egemenliği altında ezilen kadınlar ile şehrin zor yaşamı altında ezilen kadınların aralarındaki tek fark giydikleri etek boyu ve yüzlerindeki makyajlar.

Zamanla bu ağır şartlar tarihimizi yazan şerefli, edepli, erdemli Türk kadını imajını zedelemeye başladı. Okumuş ve aydın kesimin daha yüksek olduğu şehirlerde ise bu daha hızlı kendini göstermekte.
Artık kadınlarımızda bir yıpranış söz konusu. Kadın toplumun temel taşıyken onun yıpranması demek bir toplumun sonuna işareti demektir.

Durmadan düzenlenen hukuk kuralları ile kadınlara yeni haklar verilirken ellerinden aldığımız hakları bunlarla kapatamazsınız.
Kadının, kadın olduğunu unutmayacağı bir şekilde hayat sürmesi için öncelikle kafaların değişmesi gerekiyor. Yaşam döngüsü içinde çoğu zaman beden ve ruha taşıyabileceğinden, çok daha fazla yük biniyor. Kişi kendine uygun olup olmadığını düşünmeden sadece bir şeylere yetişme telaşı içerisinde çok fazla hareket ediyor. Kadın kendini tanıyamadan bu telaşın içinde buluyor kendini.
Şehir yaşamı yeterince zorken kadının barındırdığı kimlikler ona bu zor yaşamı, daha yıpratıcı hale getiriyor. Çünkü kadın önce eş sonra anne olmak zorunda. Bunlardan vazgeçtiği zaman da ortaya içi mutsuz, dışı ulaşılmaz sert kabuklu bir model çıkıyor.

Bakmayın öyle reklam cümlelerinin şatafatına “Çocuk da yaparım kariyer de yaparım.“ diye bir şey yok ! Bunu seçen kadınların hep bir yanları eksik. Sorun bakalım çocuğunu bakıcıya bırakıp giderken yaşadığı ruhsal sıkıntıyı. Benim annem emekli öğretmen, 65 yaşında olmasına rağmen hala bu duyguları unutmadığını söylüyor.

Kadını şehir kadını diye sınıflandırırken üzerine yüklediğimiz sorumluluklar yetmez gibi beklentiler de bitmiyor. Artık kadınlar yalnızlığı bir tercih olarak yaşamaya başladılar.

Bana göre; kadın ve erkek diye ayırmadan yapılabilecek en iyi tercih eş seçimidir. Eşini bulup, hayatın yükünü paylaşabildiğin zaman, para kazanmasa bile bir kadın ayakları üzerindeki duruşunu eşinin desteğiyle sağlamlaştıracaktır.
Yazımın başında şehir kadınını tanımlarken hiç bir erkeğe eyvallahı olmayan kadın dedim. Evet şehir kadını etiketi almış kadınlar için durum böyle olsa da kadınları bir bütün olarak var saymalı ve doğudan batıya hiç birine bir isim vermeden tek başına kadın olarak değerlendirmeli diyorum.

Dünya yaratıldıktan sonra İki çeşit insan yaratıldı. Bir erkek bir kadın. Dikkat ederseniz yaşamak için, varlığı sürdürmek için hatta, hata yapabilmek için bir diğerine ihtiyacımız var. Bu yüzden kadınlarımıza yüklenen sorumlulukları paylaşmak için erkeğin varlığını ortadan kaldıran düzenlere hayır diyorum…
İster kırsalda ister şehirde ! Duygusal yalnızlığa hayır demek daha sağlıklı toplumlar için efendim…

Özge Güneş

Yazmak zamanı durdurmaktır ....
Özge Güneş

En Son 3 Yazısı Aşağıdadır . . . (Tüm Yazılarını Görüntüle)

Share

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here