Postmodern Darbe Sözcüğü

0

Postmodern Darbe Nedir?

28 Şubat 1997 tarihinde olağanüstü toplanan Milli Güvenlik Kurulu’nun normal şartlarda ‘tavsiye’ niteliğinde kararlar alırken bu kez ‘talimat’ niteliğinde kararlar alması ile başlayan, irtica ile mücadele adı altında ordu ve siyaset eksenli yürütülen süreçtir. Bu süreç ile birlikte “Postmodern Darbe” sözcüğü literatürde yerini almıştır.


Osmanlı’dan 28 Şubat’a Ordu-Siyaset İlişkisi

Osmanlı devletinin son dönemlerinde gerçekleşen Tanzimat ve Islahat hareketleri incelendiğinde yeniliklerde asker kökenli liderlerin ve kişilerin rol aldığı görülmektedir. Osmanlı Devletinin Mondros Ateşkes Antlaşması ile fiilen yok olması ile birlikte Anadolu’da çığ gibi büyüyen direniş odaklı Milli Mücadele hareketlerinin de, öncü olmaları itibariyle Mustafa Kemal ve arkadaşları gibi asker kökenli kişilerce başlatıldığı ve devam ettirildiği ortadadır. Cumhuriyetin ilan edilmesi ile birlikte ülkenin yabancı unsurların işgalinden kurtulmasına ve bağımsızlığını ilan etmesine olanak veren bu kişiler, olayların doğal bir sonucu olarak siyaset sahnesinde de görev almışlardır. Cumhuriyet yönetiminin uygulanması ve yeni kurulan bir devlet olarak “Türkiye” adıyla diplomatik ilişkilerin yürütülmesinde etkin rol oynamışlardır.

Mustafa Kemal Atatürk’ün 10 Kasım 1938 tarihinde ebediyete intikalinin ardından anılan tarihte Başbakanlık görevinde bulunan Celal Bayar’ın Cumhurbaşkanlığı görevine seçilmesi beklenirken, muharebeler döneminde büyük başarılar elde eden İsmet İnönü Cumhurbaşkanı seçilmiştir. Dönemin siyasal hiyerarşisi içinde İsmet İnönü’nün Cumhurbaşkanı seçilmesi, devlet yönetiminin arka planında mevcut olan asker dayanışma ve etkisi sayesinde mümkün olmuştur.  Bu gelişme ise askeri nitelikli İttihat ve Terakki Cemiyetinin orduyu siyasete alet eden görüşlerinden dolayı, askerlerin siyasetten uzak durması gerektiğini beyan ederek cemiyetten ayrılan Mustafa Kemal’in, ordu-siyaset ayrımını yapabilen öngörülü bir lider olduğunun göstergesidir.

Mustafa Kemal’den sonra Cumhurbaşkanlığı görevine İsmet İnönü’nün gelmesiyle birlikte ordu-siyaset ayrımı yapabilecek nitelikte bir lider olmaması nedeniyle ülkede kurucu unsur pozisyonunda bulunan ordunun siyaset üzerinde kurduğu müthiş etki ile sonraki 50 yılda darbelere zemin hazırlayan ve ülkenin kaderinde etkin rol oynayan bir askeri vesayetin temelleri atılmış oldu. Sonrasında da başka bir yazı dizisinde ele alabileceğimiz düzeyde geniş konuları ihtiva eden 1960,1971 ve 1980 askeri darbeleri meydana geldi.


Refah Partisinin Yükselişi ve Koalisyon Hükumeti

Turgut Özal’ın vefatıyla Süleyman Demirel’in Cumhurbaşkanı seçilmesinin ardından Tansu Çiller DYP Genel Başkanı ve Başbakan olmuştur. Çiller dönemindeki yolsuzluk ve rüşvet olaylarının meydana gelmesi, amaçlarını temiz siyaset olarak açıklayan Refah Partisinin değer kazanmasına neden olmuştu ve birçok büyük şehrin belediye başkanlıklarını Refah Partisi kazanmıştı. Bu arada PKK’nın hortlaması ile birlikte uzun süredir siyasetten uzak bulunan ordu, daha çok iç güvenliğin sağlanması adına bölücü terör örgütünün bertaraf edilmesi ile meşguldü. 1995 yılında ülkede bir irtica tehlikesinden söz etmek mümkün değildi. Ancak o döneme kadar ortalıkta bulunmayan cüppeli, sarıklı, dini motifli kıyafetlere sahip insanlar, bir anda ülkenin çeşitli bölgelerinde laiklik karşıtı eylemler yapmaya başlayınca dikkatler bir anda “irtica” kavramı üzerinde toplanmıştı. 1960 darbesinden bu yana askeri anlayışın derinlerinde tepkiyle karşılaşan irtica kavramı, gündeme yansıyan bu olaylarla tekrar canlandırılmıştı. İstanbul’da Gazi mahallesinde bir kahvehanenin taranması, olaylar bazında bir kopma noktası olmuştu ve halk bu olay neticesinde sokağa dökülmüştü. Olaylar sonucu asker ve polise sert müdahalelerde bulunması yönünde emirler verilmişti. Sembolik etkenlerin, irtica kavramına dikkatleri yoğunlaştırması ise olayların provokatif olması ihtimalini güçlendiriyordu.

Derken Aralık 1995 seçimleri yapılmış ve yıldızı parlayan Refah Partisi seçimden birinci parti olarak çıkmıştı. Ancak birinci olmasına rağmen ANAP-DYP koalisyonun hükumeti kurulmuştu. Bunun en önemli nedeni ise sonradan öğrenildiği kadarıyla Genel Kurmay başkanlığı tarafından Refah Partisi ile koalisyon kurmaması yönünde DYP ile görüşmeler yapıldığıydı. Ancak Erbakan’ın da ifadelerinde 2 ay süreceğini belirttiği ANAP-DYP koalisyonu yalnızca 3 ay sürdü. Bu sefer Süleyman Demirel, hükumet kurma görevini Refah Partisine verdi ve 28 Haziran 1996 yılında Refah-DYP koalisyon hükumeti kuruldu. Hükumetin kurulmasıyla Erbakan, Başbakan olmuştu.

İslami kimliğiyle bilinen Necmettin Erbakan’ın Başbakan olması, asker tarafından hoş karşılanmamıştı. Zira bir süredir yaşanan gelişmelerde Refah Partisi ve Erbakan, orduya göre irtica kavramının odak noktasını teşkil etmekteydiler. Askerler ile Erbakan arasında henüz bir hükumet icraatı bulunmamasına rağmen soğuk rüzgarlar esiyordu. Erbakan’ın Başbakanlıkta cemaat liderlerine yemek vermesi, ilk ziyaretini İran’a yapması, laiklik karşıtı eylemlerin devam etmesi, yüksek rütbeli subayların Gölcük’te toplanarak irticanın iktidarda bulunduğuna dair tartışmaları mevcut durumu iyice körüklemişti.


Tanklar Sincan’da!

Sincan’da düzenlenen Kudüs gecesinde sahneye konulan cihad oyunu basında büyük tepki oluşturdu. 4 Şubat 1997 tarihinde Sincan’da askerler 20 tank ve 15 zırhlı araçla geçiş yaptı ve Orgeneral Çevik Bir’in “Demokrasiye balans ayarı verdik” açıklamasıyla 28 Şubat Post Modern Darbe süreci başlamış oldu. 5 Şubat’ta Cumhurbaşkanı Demirel tarafından Erbakan’a bir uyarı yazısı gönderildi. 23 Şubat günü Fatih camisinde öğlen namazı çıkışı bir grup “şeriat isteriz, yaşasın Hizbullah” sloganlarıyla yürüdüler. Gündemde yaşanan gelişmeler, süreci etkili bir şekilde hissettirmeye başlamıştı.


MGK Olağanüstü Toplanıyor

28 Şubat 1997 tarihinde Milli Güvenlik Kurulu olağanüstü toplantı ve toplantı 9 saat sürdü. MGK, Türkiye Cumhuriyeti ve demokrasinin teminatının laiklik olduğu sert bir şekilde vurgulandı. MGK kararlarında kısaca; laikliğin uygulanması sağlanmalı, tarikatlara bağlı okullar denetlenmeli ve Milli Eğitim Bakanlığına devredilmeli, 8 yıllık kesintisiz eğitime geçilmeli, Tevhid-i Tedrisat hükümleri uygulanmalı, irtica yanlısı medya kontrol altına alınmalı,  kurban derileri derneklere verilmemeli, Atatürk aleyhinde gerçekleşen eylemler cezalandırılmalı, kıyafet kanununa riayet edilmeli, ifadeleri yer almaktaydı.

Başbakan Erbakan her ne kadar kararları imzalamasa da uygulanmasına engel olmak istiyordu. Kararların TBMM’de görüşülerek reddedilmesini istiyordu. Ancak dönemin Meclis Başkanı Mustafa Kalemli’nin engel olmasıyla bu amacına ulaşamamıştı. Bu konuda Çiller de Erbakan’a destek vermekteydi. Çiller, kararların kısa, orta ve uzun vadede uygulanması yanlısıydı ve bu konuda bakanlara talimat verildiği konusunda açıklama yapmıştı. 8 yıllık kesintisiz eğitime geçilmesi kapsamında özellikle İmam Hatip Liselerinin kapatılmasının üzerinde hassasiyetle duruluyordu.”İrticayla Mücadele Eylem Planı” adıyla anılan bu süreçte Çevik Bir öncülüğünde “Batı Çalışma Grubu” oluşturularak kararlarının uygulanma durumunun denetlenmesi amaçlanmıştır.

Kararların yayınlanmasıyla birlikte gelişen süreçte Erzurum Jandarma Bölge Komutanı Osman Özbek tarafından Erbakan’a hakaret edilmesine rağmen ortamın daha da gerilmesini istemeyen Erbakan, konuyla ilgili soruşturma izni vermedi. 10 Mayıs 1997 tarihinde muhtemel bir darbe tehlikesine karşı Tansu Çiller, İstanbul’da bir miting düzenledi. Mitingde medya patronlarına sağlanan teşvikleri ifşa etmesiyle birlikte koalisyon hükumeti siyasi sahnede daha da yalnızlaştı.


Bir Dönemin Sonu

Aktif sürecin sonlarına doğru gelindiğinde ise 21 Mayıs 1997 tarihinde Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Vural Savaş tarafından Refah Partisi hakkında kapatma davası açıldı. 18 Haziran 1997 tarihinde Necmettin Erbakan, görevi Tansu Çiller’e devretme gerekçesiyle Başbakanlıktan istifa etti.  Kapatılma davası ile ilgili 18 Ocak 1998 tarihinde görülen dava ile Refah Partisi “Laik Cumhuriyet ilkelerine aykırı eylemlerin odağı olmak” gerekçesiyle kapatıldı. Başbakan Erbakan’ın istifa etmesinin ardından Süleyman Demirel hükumet kurma görevini Tansu Çiller yerine Mesut Yılmaz’a vermişti. Bunun gerekçesini ise gerginliğin devam etmesini istemediğini belirterek açıklamıştı.

28 Şubat Post Modern darbesi sonucunda birçok insan fişlendi, inanç hürriyetine aykırı olarak başörtüsü yasağı getirildi, eğitim hakkı engellendi, irtica gerekçesiyle binlerce insan hakkında adli ve idari işlem yapıldı, bankalardan milyarlarca lira para hortumlandı, medyaya milyonlarca lira para aktarıldı ve sürecin ülkeye maliyeti yaklaşık 267 milyar dolar olarak hesaplandı. İnsanlar sürecin fişlenme korkusu ile yıllarca inanç hürriyetlerini rahatça yaşayamadılar. 28 Şubat Postmodern darbe sürecinin birçok eylemsel aşamasında provokatif aktörler olarak sahnede yer alan Aczmendi tarikatı mensupları ve sembol isimleri ise Erbakan’ın istifa etmesi ve partinin kapatılmasının ardından bir anda ortadan kayboldular.


28 Şubat Üzerine Değerlendirme

Klasik askeri darbelerde yönetime fiili bir el koyma söz konusu iken, 28 Şubat süreci medya ve siyaset argümanlarıyla iktidarın baskı altına alınmasıyla gerçekleştiği için “postmodern darbe” olarak nitelendirilmiştir.

İslami bir kimlikle iktidara gelen Refah Partisinin, askeri vesayet tarafından çeşitli provakatif aktörler kullanılmak suretiyle siyaset sahnesinden silinmesidir 28 Şubat… Sonuçları itibariyle ülke ekonomisi ve inanç özgürlüğü bağlamında insanlara yaşattığı ortam ise tartışılmayacak düzeyde dramatiktir. İnsanların nasıl ki bir kaderi var ise, milletlerin de bir kaderi vardır. 2000’li yılların hemen öncesinde irtica tehlikesine dikkat çekilerek yapılan postmodern darbe, oluşan mağduriyetler ve toplumsal algı neticesinde 2000’li yıllarda toplumun siyasi tercihlerine zemin hazırlamıştır.

Sonuç olarak;

Tarihte yaşanan olayları ve aktörlerini mazi-istikbal sürecinde akıl süzgecinden geçirerek idrak ettiğiniz vakit, çoğunun geleceğin inşası adına cereyan ettirildiğini görebilirsiniz…

Share

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here