Özgürlüğün Semalarda Süzülen Sevdalıları

0

ÖZGÜRLÜĞÜN SEMALARDA SÜZÜLEN SEVDALILARI

Bir pazar sabahı yürümeye başlıyorum iskeleye doğru. Hava hafif bulutlu. Yağmur yağacak galiba. Vapura biniyorum iskeleden. Çekiliyorum köşeme sessiz sedasız. Hafif bir esinti vuruyor yüzüme. Bir elimde ince belli bardağım… Yudum yudum alıyorum çaydan. Boğazımdan aşağı yağ gibi kayıyor sıcak sıcak. Diğer elimde bir simit poşeti… Bir elimdeki simitlere bir denize bakıyorum. Denizin üzerinde alçak uçuş yapan martılar giriyor kadrajıma sonra. Gülüyorum kendi kendime. Etçil hayvanları da alıştırmışız ya simide. Yanımda benimle paralel uçan martıya atıyorum ufak ufak simit parçalarını. Bir ona bir kendi ağzıma… Kardeş payı yapıyoruz aramızda. Daha denize düşmeden havada kapıyor büyük bir hevesle ve beklenmeyecek bir atiklikle. Bembeyaz kanatları, ruhunun berraklığı sanki. Kanatlarını açmış iki yana süzülüyor boğazda. İstanbul’u İstanbul yapan simgeler arasına katamaz mıyız martıları da acaba?

Can Yücel’e ilham olmuşlar ya yağmur kuşları olan martılar, şöyle işlenmiş satırlarına:

“Günlerdir körköstebek nefsimle öyle hırlı
Ve öylesine harlı ki
Esrik nefesim
Bir kibrit tutsam parlayacak.
Bir sarnıç gemisi diyecekler alev almış
Boğazın iki yakasından
Oysa bir gaz tenekesiyle bir şişe mavi
Gelişi güzel mi güzel bir ocak
Suların ortasında sevgili öfkemle benim
Yanacak bahar erişinceye değin
Soğuktan morarmış kanatlarını
ısıtsın diye martılar
Martılar ki sokak çocuklarıdır denizin”

Buradan yola çıkarak bana da ilham olamazlar mı acaba diyorum. Çıkarıyorum kalemi kağıdı, resmediyorum özgürlüğün semalarda süzülen sevdalılarını. Kelimelerim yetersiz belki onları tasvir etmeye ama kendi ütopyamda renklendirebilirim bir ihtimal. Önce bir deniz çiziyorum olmazsa olmaz. En mavisinden… Bir de boğaz konduruyorum en ihtişamlısından. Bir de vapur iliştiriyorum kıyıya köşeye. Vapurdan simit atanlar olmazsa martılar yarım kalır ya, onları da ekleyiveriyorum çabucak. Eh şimdi geldi sıra başrole. Kalemi önce elimde eviriyorum, çeviriyorum. Sonra bir martılara doğru yaklaştırıyorum, uzaklaştırıyorum. Koca kuşu olduğu gibi konduramam ya kağıda. Ölçmek gerek önce. Küçültüyorum olabildiğince. Önce kafasını çiziyorum sonra gövdesi, bacakları derken bitiveriyor ilk . Ama öyle anlattığıma bakmayın. çizmek bir sanattır. Bitmez hemen öyle. Kafasında ara ara yer eden siyah bölgeleri de ekliyorum şahesere. Şaheser dediğime de aldırmayın. Kendimi övdüğümden falan değil ha. Yanlış anlaşılmasın. Martıların şaheserliğinden resmin kıymeti. Yoksa benim kıytırık iki çizgim anlatabilir mi özgürlük sevdalılarının kıymetini?

Ayaklarını öyle sıradan çizemezsin zaten, yüzmeye elverişlidir o ayaklar. Hemen perdelendirilmeli. Tüylerini de oldukça sık çizmeli insan, arada boşluk kalmamacasına. Kar beyazı tüylerini… Gözler aşağıda… Bakan da sanacak ki o bir martı değil de şahin sanki. Aman böyle alaya aldığımı da duymasın. O da bir yırtıcı sonuçta, diğerlerinden biraz daha kibar olsa da. İstediğinde de oldukça vahşi… Topluca diğer yırtıcılara saldırmak gibi bir eğilimleri de var üstelik. İlk olayda şüpheli sayabileceğiniz tarzdanlar yani. Ne demiştik en son. Heh! gözler dedik, gözler. Aşağıda onlar. Her daim yemek aradıklarına delalet. Karınları bir türlü doymak bilmeyen obur yarenlerimiz… Kilometrelerce uçtuklarından o kadar enerji, hakları elbette ama ne geliyorsa da başına hep boğazından geliyor zaten. Ölümü katmak istemezdim resmime ama hayatın gerçeklerini de atlayamıyor insan. Plastik bir parçaya yöneliyor bir martı. Yediği andan itibaren eritemeyecek o plastiği. Tokluk hissiyle başka bir şey yiyemeyecek bir süre. Enerjiye ihtiyacı olup yiyemeyince de kağıttan kaybolacak martılarım teker teker. ’tan kurşun kalem kullanmadım da kolay silinmeyecek ‘benim kağıdımdan’. Hayat sayfasına da renkli kalemlerle sabitleyebilsek keşke ama mümkün olmuyor ne yazık ki!

Martımın türünü de belli etsem ayrımcılık sayılır mı acaba aralarında? Alınabilirler de tabii. En iyisi hepsinden birer tane çizmek. Hepsinden bulunmaz Türkiye’de ama hayal dünyamdaki resme de karışamazlar ya. O kadarını da bana bırakmalılar en azından. Benim favorim Ring-billed gull belki ama koskoca boğaza karabaş martı, bayağı martı ve gümüş martı çizmezsek olmaz da tabii. Onların da gagalarına, bacaklarına renk katarak belirtiyorum farklarını.

Resimler de her şey anlatılamaz elbette ama hissettirilebilir belki. Kağıda bakınca duyuyor musunuz martıların o acı çığlığımsı seslerini? Resimler de dinlenmeli, onlara da kulak verilmeli. Kelimeler gibi sırları üflemez kulağınıza belki ama seslerin duygularını hissettirir kalplerinizde. Anlatabiliyor muyum derdimi? Yoksa boş mu konuşuyorum yine size göre? Dinlenemeyecek kadar değersiz mi martılar? Sorarım dostlar onlar değil mi yolculuğunuza ortak olanlar?

Gazete hışırtılarıyla tüm dikkatim dağılıyor, martım da korkup kaçıyor. Hemen de sahiplenirim. Benim martılarım onlar. Kalıplarına bakmayın. Yırtıcı oldukları kadar insanlardan da ürküyorlar. Sanırım biz onlara, kendilerinden daha yırtıcı geliyoruz.

Yağmurun toprağa sevdası gibi benim martılara olan sevdam. Onlar da gökyüzüne sevdalı. Özgürlüğe sevdalı. Bağımsızlıklarına aşık.

Bu Yazıyı Okuyanlar Bunları da Okudu . . .

Share
Web sitemizden yazı kopyalayıp, başka platformlarda yayınlamak telif suçu kapsamında cezalandırılacaktır. Web Sitemize Hoş Geldiniz.Twitter Takip Edilesi Hesaplar >> @tarihnedio , @SerhatOner24

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here