Osmanlı Hukuku ve 1851 Ceza Kanunnamesi

0
  1. KAVRAMI

Ceza, dünyada hukuk düzeni tarafından suçluya uygulanacak maddi ve manevi müeyyide anlamına gelmektedir. Ceza kavramı hukuksal anlamda yasa ya da emirlere karşı gelerek suç işleyen kişiye acı çektirilmesi ya da zarar verilmesi şeklinde tanımlanmaktadır.

Ceza, bir devletin içerisindeki insanların yaşayış tarzlarına, kültürlerine vs. göre değişmeler göstermektedir. O toplumun örf, adet ve ananeleri ceza tarzlarının ne kadar ileri düzeye gidebileceğinin göstergesidir. Devletler geçmişlerine bakarak ceza sistemlerini hazırlar veya toplumuna uygun bir şekilde başka bir devletten aldığı ceza sistemini kendisine uygun şekilde düzenler. Bu da toplumun kültürel yapısı ve yaşayış tarzıyla doğru orantılıdır.

Toplumların gelişmiş veya az gelişmişliği cezalandırma usullerindeki şiddeti belirlemektedir. Toplumlar gelişmişlikleriyle doğru orantılı olarak ceza uygulamalarını sert veya yumuşak tarzda uygulayabilirler. Günümüzde azgelişmiş toplumlardaki ceza uygulamalarının daha sert olduğu görülmektedir.  Ceza sisteminin toplumsal yaşayışta ne kadar önemli olduğu tartışılmayacak kadar açıktır. Ceza kavramının toplumlar arasında veya toplumun kendi içerisindeki düzeni sağlamadaki katkısı tarih boyunca devletler tarafından görülmüş ve her devletin kendine özgü ceza sistemleri oluşturduğu görülmüştür. Devletler adalet ve ceza kavramlarıyla doğru orantılı olarak hayatlarını sürdürebilmişlerdir. Ceza sisteminin veya adalet kavramının tam olarak oturmadığı devletlerin uzun süreli şekilde yaşamlarını sürdüremediğini görüyoruz. Devletler bu yüzden kanunnameler ile ceza sistemlerini ortaya koymuş ve adalet sistemini bu şekilde yürütmüşlerdir.

  1. KANUNNAME

Osmanlı döneminde genellikle belirli bir konuya dair hukuki maddeleri ortaya koyan padişah hükmünü ifade etmektedir. XV. yüzyılda yasakname kelimesi de aynı anlama sahipti. Osmanlı padişahının örfi hukuk haklarını ortaya koyarak verdiği her emir kanunname sayılmaktadır. Bunlar bazen tek bir konu hakkında olabiliyorken bazen de devleti veya geniş coğrafyaları etkileyecek biçimde ortaya çıkabiliyordu. Bir kararın kanunname olması sadece padişahın onayını veya emrini almakla mümkün olduğundan padişah dışında hiçbir kimse kanunname çıkarma veya kanun koyma yetkisine sahip değildi.

Kanunnameler tarihçiler tarafından çok yönlü tanımlanmışlardır. Örneğin; Pakalın kanunnamenin tanımını şöyle yapmıştır; “bir hükümet tarafından idare usulüne ve ammenin umur ve mesalihine dair tanzim olunup, umum tarafından icrası mecburi tutulmak üzere vaz‘ ve ilan olunan hükümleri havi kitap yerinde kullanılır bir tabirdir. Türkçesi kanun kitabı demektir.” Kanunnameler, şerri işlerin dışında kalan kamu hukuku, toprak, devlet teşkilatı, saray teşkilatı, eyalet teşkilatı, ceza hukuku vs. gibi örfi olan konular hakkında padişahın emirleri ve yasakları olarak gösterilebilir.

Osmanlı Devleti, her ne kadar şer’i bir devlet olarak görülse de, Ö.L. Barkan bu konuda Osmanlı Devleti’nin uygulamada şer’i mevzuattan çok dünyevi otorite tarafından konan kuralların (örf-i sultani) örf ve adetin hakim olduğunu bu yüzden Osmanlı Devleti’ne şer’i devlet demenin pek kolay olmadığını belirtir. Osmanlı hükümdarı, kozmopolit yapısından dolayı olsa gerek şer’i hükümleri tam olarak ülkede uygulamamaktadır. Öyle ki, kadılar bile bazen şer’i işlerin dışında kalan konularda görülürdü. Osmanlı idaresi, devlet ve eyalet olarak daha çok örfi kuralların hakim olduğu bir devlet olarak görülmektedir.

Ulemanın bazı konularda verdiği fetvalara bakacak olursak; “şer’i maslahat değildir, ’l-emr ne ise öyle ola…” şeklindedir. Bu cümleden hareketle Osmanlı Devleti’nin şer’i görünen fakat genel olarak daha çok örfi hükümlerle yönetilen bir devlet olduğunu söyleyebiliriz. Bu hususta da kanunnamelerin önemi bir kat daha artmış olmaktadır. Kanunnameler Osmanlı Devleti’nin adalet devleti olma yolundaki en önemli araçlarıdır. Dikkate değer en önemli kanunname Fatih Kanunnamesi olup burada çok fazla örfi hukuktan bahsedildiği görülmektedir. Örneğin; kardeş katli yasasının şer’i bir hükmü olmamakla birlikte tamamen örfi bir hukuk kuralı olarak karşımıza çıktığı görülür.

  1. OSMANLI VE İSLAM HUKUKU

İslam dininin ana kaynağı olan Kur’an ve Sünnet, İslam ceza hukukunun başlıca kaynağıdır.  İslam’ın amacı işlenen suçun cezalandırılmasından çok o suçu işlemeyi kolaylaştıran sebepleri ortadan kaldırmayı amaçlamaktadır.Dokuzuncu asır sonlarına doğru İslam uleması içtihad kapısının kapandığını ilan etmişlerdi. İslamiyet, gerek kamu hayatını gerekse fertler arasındaki münasebetleri düzenleyen ve dini temellere dayanan bir tek kanun tanıyordu, o da şeriatti. Bir Müslüman hükümdarı, halife olsun sultan olsun kanun koyucu sıfatını takınamazdı. O ancak, şeriatı uygulayan veya uygulanmasını sağlayan bir muhafız görevi görmektedir. İslamiyette şeriat toplum düzenini ayarlayan ceza hükümlerini de içerisinde barındırırdı. Osmanlı Devleti’nin, Müslüman bir devlet olmasından dolayı şeraitten dışarı çıkmaması gerekirdi. Ancak, içerisinde büyük bir gayri Müslim topluluğu barındıran ve imparatorluk sıfatını taşıyan bir devlet olarak Osmanlı Devleti örfi hukuktan çokça yararlanmıştır. Bu hukuk sistemi örf veya adet denilen eski hukuk düzeninden gelmektedir. Bu sisteme bazen örf-i sultani de denmektedir Örf tabiri aslında şeriatle bağımsız olarak hükümdarın kendi iradesiyle çıkardığı kanunları ifade etmektedir. Burada sorumlu sadece yönetici olan hükümdar olarak görülür. Birçok İslam alimi kanunların sadece şeriata dayanması gerektiğini belirterek örf-i sultani terimine karşı çıkmaktadır. Onlara göre kanunlar şeriatın dört aslı olan Kur’an, sünnet, icma’ ve kıyas’a göre yapılmalıdır. Fakat bazı ulemalar örfü bu sıralamada beşinci sıraya koymaktadırlar.

İslamiyet öncesinde Türkler töreleriyle bu hukuk sitemini düzenlemişlerdir. Türkler için töre çok önemli bir yer tutmaktadır. Hatta, il gider töre kalır sözü bu önemi apaçık ortaya koymaktadır. Kutadgu Bilig’de hükümdarın töreyi uygulaması vurgulanırken, Orhun Abideleri’nde ise, hükümdarın törüden ayrılmaması önemle belirtilmiştir.Türklerin Müslümanlaşmasıyla birlikte İslam ceza hukukunda da önemli değişiklikler meydana gelmiştir. Örfi kanunların Türkler tarafından çokça uygulanmasıyla birlikte ortaya şeriat ve örfi kanunlarla yönetilen Türk devletleri çıkmıştır. Osmanlı Devleti bu konuda görebileceğimiz sistematik devlet olarak karşımıza çıkmaktadır. Özellikle Fatih Sultan Mehmed bu kanunları toplayarak düzenli bir şekilde ortaya koymuştur. Hazırladığı kanunnamede örfi hukuku ön plana çıkarmış ve şer’i konular dışında iradesi dahilinde kanunlar koymuştur. Fatih Sultan Mehmed, Osmanlı Devleti’nin hukuk kuralları üzerinde önemli bir değişiklik meydana getirmiştir. İlk olarak nüfuzlu kimseleri ortadan kaldırarak gücü eline almış ve iki kanunname ortaya çıkarmıştır. Bunların biri devlet teşkilatına, diğeri ise, idare, maliye ve ceza konularına ilişkindi. Böylece Fatih Osmanlı Devleti’ni, şer’i bir devlet olmaktan çıkartıp örfi hukukun çoğunlukla uygulandığı bir devlete dönüştürmüştür.

Kanuni Sultan Süleyman zamanına kadar hukuki olarak çeşitli değişikliklere uğrayan Osmanlı Devleti, Ebussuud Efendi ile birlikte kanun hukukuna geçiş sürecini başlatmıştır. Ebussuud Efendi, yasama alanında sultanın yetkisini kadılar aleyhine genişletmiştir. Böylece sultanın yetkilerinin artarak adalet merkezinin padişah olması sağlanmıştır.

3- OSMANLI VE İSLAM HUKUKU’NDA CEZALAR

Türklerin islamiyeti seçmesiyle birlikte şer’i uygulamada görülen cezaları kendi örf hukuklarıyla birleştirdiği görülmektedir. İslami hukukta bulunan bazı cezaları uyguladıkları bazı suçların cezasında ise, örfi hukuka bağlı kaldıkları görülmektedir. Osmanlı devleti özellikle Ebussuud Efendi zamanında şer’i hukukta Hanefi mezhebine göre hüküm veren kadıları tayin ettirmiş ve Hanefi mezhebinin hükümlerine göre karar vermiştir.  İslami hukuka da bağlı kalan Osmanlılarda had, ta’zir, ve kısas gibi uygulamalar da görülmektedir.

  • Had Cezası

Hırsızlık, yol kesmek, zina gibi suçlara verilen cezalar, miktarı ve uygulanışı Kur’an ve Sünnet ile tespit edilen had cezaları kapsamına girmekteydi. Had cezaları, suçlunun dinine, cinsiyetine, toplumsal ve medeni durumuna, hür mü, köle mi olduğuna göre belirlenmiştir.

  • Kısas Ve Diyet Cezası

Kasten adam öldürme veya benzer şekillerde suç işleyen kişilerin aynı suretle cezalandırılması usulüne denilmektedir.

1851 tarihli ceza kanunnamesinin ilk bölümünde de geçtiği gibi herhangi bir katl-ı nefis olayı vuku bulursa meclis kararıyla kişinin kısasına karar verilirdi. Kanunnamenin ilk bölümünün dördüncü maddesinde; “katil madde-i feyzesine ictisarı sabit ve kısasına hükmü şer’i lahık olan şahıs hakkında suret-i mahkemeyi mutazamamın tuğralı ferman ali sarih bulunmaksızın icra-i kısası hususu kanunen…” geçtiği gibi kısas cezasının ne türlü suçlarda verileceği veya verilmeyeceği belirtilmiştir.

Bir başka madde olan “müsellah olan erbab-ı fitne ve isyan ve kuta-i tarik takımının beher hal kuvve-i müsellaha ile üzerlerine varılacağından o zamanda maktül olanlar için kısası lazım gelinmez ise diri olarak tutulan şahsın muhakemesiz idamı caiz olamayacağından buna cesaret edenler hakkında hükmü kısas ola” maddesi de kısas hükmünün uygulandığı bir başka bölümdür.

  • Kürek Veya Pranga Cezası

Kısas cezasının uygulanmadığı alanlarda gördüğümüz kürek veya pranga cezası da bir başka ceza biçimidir. Özellikle pranga terimi 1851 tarihli ceza kanunnamesinde sıkça görülmektedir. Kamûs-u Türki’de pranga sözcüğü “vaktiyle zindanda suçlunun ayağına vurulan kütük veya zincirli halka” olarak geçmektedir. Ancak 1851 ceza kanunnamesinde kürek ve pranganın ceza maddelerinde aynı anda yazıldığı görülmektedir. İlk olarak ilk bölümün beşinci maddesinde gördüğümüz kürek ve pranga kelimeleri bizde, küreğe vurulan kişinin aynı zamanda pranga denilen zincirlendiği düşüncesini uyandırıyor. Beşinci madde de: “sa-i bil fesad olanlar iki nev’i suretten hali olmayıp birisi kavin ve diğeri fiili olacağından, bir takım adamları Devlet-i Aliyye’ye aleyhine kışkışrtır ve fesad çıkarır ise, 1 seneden 5 seneye kadar suçunun cezasına göre kürek ve prangabent oluna” deniyor. Yani bu cümlede kişi küreğe konulurken aynı zamanda prangaya vuruluyordu. Kişi işlediği suçlar sonucunda küreğe konulurken ayaklarına bağlanan zincirler yani pranga ile bindiriliyor olmalıdır.

Aynı zamanda pranga cezası ceza kanunnamesi’nin ilk maddesinde görüldüğü üzere idama teşvik eden veya  azmettiren kişinin cezasının karşılığı olarak önümüze çıkmaktadır. “bir adam diğer adamın canına kasd ile fakat bizzat icra etmeyerek başka birisini akçe veya başka bir yol ile kandırıp onun vasıtasıyla idam ettirecek olursa, şahsın suçunun derecesine göre 1 seneden 5 seneye kadar vaz-ı kürek ve pranga kılına”.

Pranga ve kürek terimlerini 1851 Ceza Kanunnamesi’nin bölümlerinde sıkça görmekteyiz.  Pranga teriminin daha sonra ki Ceza Kanunnamelerinde de sıkça görülmediği bilinmektedir.

  • Görevden Uzaklaştırma Cezası

Ceza Kanunnamesi’nde görülen bir başka ceza türü ise, görevden uzaklaştırma, azletmedir. Kanunnamenin ikinci bölümünde özellikle Osmanlı memurlarının da cezaları vurgulanmıştır. Özellikle rüşvet ve görevini kötüye kullananlar hakkında görevden uzaklaştırılma ve te’dib olunma cezasına çarptırıldığı görülmektedir. İkinci bölümün ikinci maddesinde; “Devlet-i Aliyye’de tahsilat ve maliye işlerinde bulunan memurların kendilerine tayin edilen maaş haricinde başka bir yerden para almaları, veya buna teşebbüs etmeleri sonucunda rütbelerinin sökülmesi ve gurbete doğru kürek cezası verilmesi müstehak olacağından suçunun derecesine göre suçluların cümlesi veya bazıları tedip oluna” denilerek, memurların görevlerini kötüye kullanmamaları sağlanmaya çalışılmıştır.

  • Hapis Cezası

Tanzimat dönemine kadar Adaletnameler ile işleyen Osmanlı Hukuku’nda Tanzimat Fermanı ile birlikte çok çeşitli değişmeler olmuştur. Ferman  açıkça yeni kanunların gerekliliği ve önemi, yeni kanunların niçin yürürlüğe konacağı, hangi ilkelere dayandığı, muhatabının kimler olacağı, ne tür kanunların yürürlüğe konacağı, bu kanunların neyi tesis edeceğini ve kanunların hangi koşullarda hazırlanması gerektiğini anlatmaktadır. Fermanın ardından da bu alanda uygulamalar başlamış olup 1840 Kanunnamesi ile birlikte ilk ceza-i uygulamaların derece ve cezaları belirtilmiştir.

Bunların en önemlilerinden biri de hapis cezasıdır. Özellikle hapis cezası konusunda 1851 Ceza Kanunnamesi’nde birçok madde görülmektedir; “Herkesin aynı seviyede uymak zorunda olduğu ulü’l-emr ve kanunlara itaat mecburidir. Bunun aksine davrananların sorumlusu yine kendileridir. Ezcümle büyük ve küçük herkes kuvveti maliye ve emlakına göre belirlenmiş vergisini vaktinde ve zamanında vermesi lazımdır. Bu konuda muhalefet edecek kişiler hakkında ahz ve hapis ile icbar oluna”. Maddede görüldüğü gibi Osmanlı Devleti’nde vergi kaçırmak, vergiyi geç ödememek veyahut hiç ödememenin cezası hapisti. Böylece devlet, en önemli gelir kaynağı olan vergilerin düzenli bir şekilde tahsil edilmesini sağlamaya çalışmıştır.

Hapis cezası maddesinin görüldüğü birinci bölümün ikinci maddesinde ise, halkın itibarına söz edilmesi veyahut Peygamberin soyundan gelenlerin itibarlarına leke sürmeye çalışan ahad-ı nas (kaba, cahil halk)’ın şer’i olarak oradan sürülmeleri veya hapis ve sürgünden başka üçten yetmiş dokuz adete kadar değnek darbesi ile terbiyelendirilmeleri ön görülmektedir. Ayrıca maddenin devamında ; “… taşralarda dahi bulunduğu mahalli meclis marifetiyle bu vechle icra oluna ve bu misüllü mevad vukuunda kavli mücerred ve kuru iftira ile hüküm olunmayarak tahkik ve tetkikine bakılıp müfterinin iftirası tebeyyün eylediği halde müfteri olan şahıs tediben beş günden kırk beş güne kadar hapis oluna” denilmektedir. Maddeden de anlaşılacağı gibi Tanzimat Fermanı sonrasında Osmanlı hukukunda çok önemli değişmeler olmuştur. Maddede geçtiği üzere, iftira atan kişinin iftirasının gerçek olup olmadığı araştırılırken, iftira atmanın da hapis gibi önemli bir cezaya denk geleceği görülüyor. Bu sebeple atılan iftiranın iyice araştırılması ve iftiradan caydıracak cezaların uygulanması kanunnamede belirtiliyor.

  • Dayak Veya Değnek Cezası

İslam hukukunda taziren ve had cezaları kapsamına giren dayak cezası 1851 Ceza Kanunnamesi’nde oldukça sık görülmektedir. Yukarıda gördüğümüz kanunname maddesi hariç birçok yerde yine değnek veya dayak cezasına rastlamaktayız. Özellikle, şahıslar arasındaki bıçakla yaralama, darp etme gibi birbirlerinin canlarına zarar verme konularındaki suçların cezası genellikle dayak olmaktadır. Tabii bunun öldürücü olmaması gerekmektedir. Öldürücü olan bir darbenin cezası ise kısas olabilmektedir.

Ceza Kanunnamesi’nin ilk bölümünün yedinci maddesinde bu konuyla alakalı bir hüküm yer almaktadır; “alet-i cerrahiyeden sayılmayan şeyler ile birbirlerini darba cesaret edenlerin kabahatlerinin derecelerine göre on beş günden üç maha (ay) kadar hapis ile tazir (tevkif) olunacakları misüllü suret-i şerisinde uygun olarak bu kişilerin yine suçlarının derecelerine göre üçten yetmiş dokuz adete kadar değnek darbı ile tazirleri caiz ola”.

Gördüğümüz iki maddede de değnek cezasının sosyal hayatta bireylerin birbirileriyle alakalı durumlarda uygulandığı görülmektedir. Osmanlı Devleti bu maddelerle iç huzuru sağlamak yoluna gitmeye çalışmıştır.

  1. 1851 Ceza Kanunnamesi’nin Kısa Bir Değerlendirilmesi

1851 Ceza Kanunnamesi, daha önce çıkarılan 1840 Ceza Kanunnamesi’nin daha genişletilmiş bir hali olarak karşımıza çıkmaktadır. Üç ana bölümden oluşan maddelerde genel olarak her türlü suç ve ceza uygulamalarının adları görülmektedir. Ayrıca kanunnamenin zeylleri de vardır.      Kanunname özellikle İslam hukukunun kurallarını ihtiva etmektedir. Bunlardan kısas, had, diyet, dayak bazıları olarak önümüze çıkmaktadır.

Kanunname de suç ve cezalara ayrıntılarıyla yer verilmektedir. Örneğin; kadınlara ayrı erkeklere ayrı cezalar uygulandığı görülmektedir. İslam hukuku içerisinde bulunan diyetin ödenmesi dahilinde suçlunun suçundan aklanacağı usulü de bu kanunname de kabul edilirken kişinin siyaseten katledilmesinin önünün açıldığı görülecektir. 1851 Ceza Kanunnamesi’nin yapılmasının en önemli nedenleri arasında daha önceki ceza kanunnamesinde bazı suçlarının cezalarının olmadığı sebebi gösterilebilir. Bu kanunnamede daha önceki kanunnamede olmayan çeşitli cezalar görülmektedir.

İlk bölümde bu kanunnamenin neden çıkarıldığı anlatılmaktadır. Daha önceki kanunnamede bazı suçların cezalarının olmadığı ve bunların uygulanmasında zorlukların olduğu belirtilmektedir. Daha önceki kanunnameye yapılan zeyillerin artması gerekçesiyle bu kanunnamenin hazırlanması gerektiği anlatılmıştır; “… kanunname-i hümayun nihayetinde tezyil (ekleme) ve ilaveye gösterilmiş olan mesa-i daha buna binaen kayd ve tezkir olunmak hasebiyle sonradan vücuda gelen bazı hadiselerin asıl cezasının olmaması ve cezası belli olan bazı hadiselerin cezalarının uygulanmasının imkansız olması yüzünden bunların hepsinin yeniden bir arada birleştirilmesi zorunlu olmuştur.

İlk bölüm 17 maddeden oluşmaktadır. Özellikle sorgudan sonra padişahın onayının alınmadan kişinin kısas uygulamasıyla cezaya çarptırılacağı 4. Madde ilgi çekmektedir. Ayrıca yok kesen, silah bulundurup halkın huzurunu bozan kimselerin de kısas yoluyla cezalandırıldığı görünüyor. Daha öncede söylediğimiz gibi sadece suçu işleyene değil suçu azmettiren kişiye de ceza verilmesi ilk bölümde yer alan bir maddedir.

Ayrıca kadınlarla ilgili kadınların da adam öldürme suçundan dolayı kısasa tabi tutulacağı ve ona yardım eden kişilerin de hapis cezasına çarptırılacağı belirtilmiştir. Birinci bölümde özellikle halk göz önüne alınarak silahlı çatışmalar, adam öldürme, yol kesme, eşkiyalık, fesatlıkta bulunma vb. gibi suçlar ve ceza-i uygulamaları görülmektedir.

İkinci bölümün ilk kısımlarında, kişilerin ırz ve namusları, itibarları ve güvenlikleriyle alakalı konular yer almaktadır. İçki içmenin, namussuzluk yapmanın had cezasına tabi tutulacağı belirtilmiştir. Bu bölümde kadın hukukunun da öne çıktığı görülmektedir. Özellikle kız kaçırmak konusunda ağır cezaların uygulanması aile ve kadın hukuku konusunda da kanunnamede cezaların olduğunu göstermektedir. Hırsızlık suçunda kürek cezasının verilerek toplumun refahının sağlanması, sahtekarlık suçlarının ağır şekilde cezalandırılmasıyla toplumun huzursuzluğunun engellenmeye çalışıldığı görülmektedir.

Ayrıca ikinci bölümde kişinin suçunu kanıtlamak adına temyiz diyebileceğimiz kefil bulma hakkınında olduğu görülmektedir. Verilen cezaların kişinin sağlık durumunun yeterli olup olmadığına bakılarak veya sosyal statüsüne bakılarak verileceği de bu bölümde belirtilmiştir. Kasap, bakkal, habbaz (fırıncı) vb. esnafın malın kilosunu hafif tutması ve tartıda oynamalar yapması, mallarını narhın izin vermediği surette yapmaları sonucunda cezalandırılacağı eğer bu suçta ısrar olursa ve suç dördüncü defa tekrar edilirse dükkanlarının kapanıp, esnaflıktan atılıp gönderileceği bildirilmiştir.

Bu Yazıyı Okuyanlar Bunları da Okudu . . .

Share
Web sitemizden yazı kopyalayıp, başka platformlarda yayınlamak telif suçu kapsamında cezalandırılacaktır. Web Sitemize Hoş Geldiniz.Twitter Takip Edilesi Hesaplar >> @tarihnedio , @SerhatOner24

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here