Osmanlı Devleti’nde Muhzır

0

Osmanlıda Bir Kadı Mahkemesi

Sözlük manası hüküm verilen yer olan mahkemenin hukuk terminolojisindeki tarifi, hüküm veren kimsenin yani kadının oturduğu, şahısları dinlediği ve davayı sonuca bağladığı yerdir.[1] Tarihte, mahkemelerde hüküm veren kişi sayısı bir iki istisna hariç tektir. İslam hukukunda da bu durum böyle olup, hüküm veren kişi sadece bir kadıdan oluşmaktadır. Yargının bir hakimler kurulunca yerine getirilmesi yasaktır.[2] Kadı mahkemelerinde bu durum sadece o duruşmaya atanan kadının son sözünden ibaret olup kadının söylediği son söz geçerlidir. Mahkemelerde tarafların bulunması şarttır. Ayrıca İslam hukukçularına göre, kapalı kapılar ardında yapılan mahkeme şaibelidir.[3]

Kadı, kendisine müracaat edilen aralarında çeşitli anlaşmazlık veyahut sorun olan kimselerin aralarında hakemlik yapan kimsedir. Arapça’da kazâ kelimesinden gelen kadı şer’i hükümlere göre sorunları çözümleyen kimselerdir.[4] İlk İslam devletlerinde ortaya çıkan bu terim, daha sonraki İslam devletlerine de örnek teşkil ederek şer’i bir sistemle yönetilen Osmanlı Devleti’ne intikal eylemiştir. Osmanlı Devleti, reayayı adaletle yönetmenin önemini devletin kuruluşundan itibaren bilirken, kuruluştan itibaren çeşitli eyaletlere kadılar atamıştır. Böylece devletin adli sistemini kadı adı verilen ilmi yüksek kimselere emanet etmiştir. Kadı mahkemeleri de Osmanlı Devleti’nin tüm eyaletlerinde kurulmaktaydı. Kadının işini doğru yapabilmesi için üzerindeki baskı alınır ve vereceği kararı hiçbir baskı altında  kalmadan vermesine dikkat edilirdi.

Osmanlı Devleti’nde kadı mahkemeleri herkese her an açıktır. Şer’i bir devlet olmasından dolayı sadece Müslüman tebaanın katılımının olduğunu düşünmek oldukça yanlıştır. Herhangi bir gayrimüslim de bu mahkemede hakkını arama yetkisine sahiptir. Kadı onun dinine ve mezhebine bakmaksızın hâk olan kararı vermek zorundadır. Hatta bazı dönemlerde aralarında anlaşmazlık olan gayrimüslimlerin de kadının huzuruna çıktığını görmekteyiz.[5] Tabii, Osmanlı adalet düzeni için bu verilen örnek gayet hoş ve ilginç görülmektedir. Gayrimüslim cemaatlerin de kurduğu çeşitli mahkemeler de yok değildir, ancak tarafımızca  kadının adaletinin burada gayrimüslim cemaatlerin adaletine ağır bastığı görülmektedir.

Klasik İslami dönemde, kadının sağında ve solunda şuhud üyeleri yer alıyordu.[6] Cilvaz denilen memur kapıda durarak kadıya müracaat eden kimselere yol gösteriyorlardı. Taraflar kadının huzuruna kadıdan iki arşın yer alacak şekilde çıkıyorlardır. İnzibatı, herhangi bir olay karşısında ilk tedbiri alan veya müdahaleyi yapacak kişi ise konumuz olan muhzır veya avan adlı kişilerdir.[7]

Kadı mahkeme içerisinde adaletsizlikle suçlanamaz veya taraflar mahkemenin sükûnunu bozacak herhangi bir harekette bulunamazlardır. Bulundukları anda muhzır devreye girmekteydi. Kadı öncelikle davacıyı dinler daha sonra davalıyı dinler, davacının veya davalının şahitleri dinlenir veyahut deliller var ise deliller gösterilir ve kadı kararını verirdi.

Davacının herhangi bir şahidi veya delili olmamasından dolayı kadı karar vermekte zorlanır ise, davalıya suçu söylenir ve yapıp yapmadığı hakkında kendisinden yemin etmesi istenirdi. Davalı yemin ederse dava düşer ve kadı onun lehine bir karar verir, şayet yemin etmez ise suçluluğu kanıtlanır ve kabul edilerek cezası görülürdü. İslam hukukunu uygulayan Osmanlı Devleti şahit olarak iki Müslüman erkeğin şahitliğini kabul etmektedir. Ancak, kadı şahit olacak kimselerin iyi hal ve ahlaklı olup olmadıklarını tespit etmek zorundadır.[8] Tabii ki bu kuralın ne derece uygulandığı ve ne kadar tespit edildiği tartışma götürür bir konudur. Kişilerin yeminlerinin ne kadar doğru edilip edilmediği de şaibeli olabilir. Buna da hukuk terimi olarak yalancı şahitlik denilebilir.

Okuduğumuz belgeler Medine-i Sivas olduğundan kadıların uzak yerlere gitmediklerini gördük. Ancak kadı çağrılması durumunda keşfe çıkmak veya çağrılan yere gitmek zorundadırlar. Özellikle tereke taksimi konusunda kadılar genellikle çağrılırlar ve gittikleri yerlerde taksimi gerçekleştirirler. Şayet kendilerinin gidemediği yerlere geçerli gerekçeler sunarak naiblerini de görevlendirebilirler.

Muhzır

Sözlükte “huzura getiren, hazır bulunduran” manasına gelir.[9] Klasik İslam hukuku kaynaklarında davalı ve davacıyı mahkemeye sevk eden ayrıca alacak davalarında, katl ve hırsızlıkta davalı ve davalıyı mahkemeye celb eden kişilerdir. Muhzır kelimesi yerine bazı metinlerde âvan ve müşhış terimlerinin geçtiğini de görebiliriz. Muhzırlar  katibe ihtiyaç duyulmayan küçük mahkemelerde de görülürler. Burada muhzırlar kitabet işlerini de yapmakla mesul bulunurlar. Kadı tarafından mahkemeye çağrılacak bir şahıs için kadı bir celb kağıdı çıkarır ve bunu muhzır aracılığıyla gönderirdi. Muhzırın herhangi bir askeri hüviyeti olmadığı halde kadının iznini de almak şartıyla yanına asker alabilirdi.[10]

Muhzırlar kadı tarafından, mahkemenin bulunduğu kaza mensuplarından ve genellikle bir devlet görevinden bulunmuş askeri zümreden seçilirlerdi.[11] Bunun da sebebi olarak, muhzırların davalı olan tarafa kadı tarafından verilen celb kağıdı sırasında yaşanacak veya mahkeme esnasında yaşanacak çeşitli olaylara gerekli tedbiri alabilme tecrübesi olması bakımından olabilir. Bu sebepten ötürü reayadan yani askeri zümre dışındaki hiç kimseden muhzır seçilmemiştir. Buna rağmen haklarında “raiyyet oğlu” oldukları şeklinde suçlamalar gelen muhzırlar da olmuştur. Kadı bu yüzden, uygun gördüğü muhzır adayını merkeze arz eder ve muhzırın tayini merkezden beratla yapılırdı.[12] Cülus zamanında tüm Devlet-i Aliyye’de bulunan memurların olduğu gibi muhzırların da beratları yenilenir ve genellikle haklarında şikayet olmadıkça görev yerlerinde uzun müddet dururlardı. Muhzırlar küçük mahkemelere de verilirken, büyük mahkemelerde ise birden fazla olabilirlerdi. Bundan dolayı bunların başlarına bir Muhzırbaşı tayin edilirdi. Hatta bu muhzırbaşının İstanbul Kadılığı’nda görev yapması demek onun ileride kapukulu süvarilerine geçebilme şansının yüksek olduğunu gösterirdi.  Muhzırların celb kağıdı götürmesi padişah adına kadı tarafından verilir ve o da bu görevi seçtiği bir muhzıra verirdi. Muhzır davalıya bu celbi götürdükten sonra davalıyı mahkeme görevini de üzerine almış bulunurdu ve o kişiyi mahkemeye getirmek zorundaydı. Davalı gelmek istemiyorsa onu zorla getirmek yine muhzırın görevidir. Kadılar muhzırlar vasıtasıyla getirilemeyen suçluları mahkemeye getirmek için Beylerbeyi veya Sancakbeylerine müracaat ederlerdi. Daha önce bahsettiğimiz gibi inzibat görevinin de muhzırlar da olması muhzırların mahkemenin emniyeti gibi en mühim konuda hakim olduklarını gösterir. Muhzırların asayişi sağlamaları yargı sürecinin yürümesindeki en önemli etkenlerden biridir. Bu görevde bulunanlara bâb muhzırı da denilirdi.[13]

Muhzırların en önemli görevlerinden biri de tereke taksimi esnasında malların güvenliğini saklamaktır. Muhzırlar ayrıca kadıyla birlikte keşfe çıkabilir ve onunla birlikte vergi toplayabilirdi. Mahkeme muhzırların sayısı mahkemenin bulunduğu şehrin büyüklüğüne göre değişmektedir. Örneğin; İstanbul kadısının muhzırının daha çok olması çok doğal görülmekteyken küçük nüfuslu yerlerde birden fazla muhzırın bir mahkemede olmasına pek rastlanılmaz. En önemli mahkeme yerlerinden olan Anadolu ve Rumeli kazaskerliklerinin kendi konaklarında kurdukları divanlarda yirmişer muhzır ve birer muhzırbaşı görevliydi.[14]

Muhzırın Maaşı (İhzariye)

Araştırdığımız tereke belgelerinde fevt olan kimesnenin minha’l ihracat kısmında ihzariye olarak bir miktar paralar verdiklerini gördük. Bu paraların merakı araştırmamızı buraya kadar getirmemize vesile oldu. Bunlardan müteveffi Ümmühan’ın tereke taksiminden ihzariye olarak tahminen 1,5 kuruş (tereke taksiminde çukadariye, ihzariye ve mahzariye olarak hesaplanıp toplam 4,5 kuruş bedel ödendiği görülmektedir. Üç yere ödenen paradan 1,5 kuruşunun ihzariye olarak verilmesi muhtemeldir)[15], müteveffa Ali Efendi’nin tereke taksiminden tahminen 2 kuruş (aynı sebeplerden dolayı tahminen ibaresini koyuyoruz)[16], müteveffa Ebubekir’in tereke taksiminden 21 para[17], müteveffa Seyid İbrahim Efendi’nin tereke taksiminden tahminen 3,5 kuruş (Çukadariye, ihzariye,kabiyyeye verilen toplam bedel 10 kuruştur)[18], müteveffa İsmail ibn-i Abdullah’ın tereke taksiminden ihzariye olarak 20 para[19], müteveffa Nalcacı Ali’nin tereke taksiminden ihzariye olarak 15 para[20], müteveffa Abdullah Ağa’nın tereke taksiminden 1,5 kuruş[21] alındığını tespit ettik.

Mahkemenin adli polisi gibi görünen muhzırın aldığı paraya ihzariye denilmektedir. Kadı, celb görevini bir muhzıra devrederdi. Bu görev, taşradaki kapıkulların tımar olarak dahi verilmiştir. Çünkü tahsil edilen alacakların %2’si muhzırın idi. Mahkemelerin faaliyeti sonucunda toplanan bu hisse muhzırbaşı tarafından iltizam veya emanet şeklinde üç ayda bir hazineye verilmekteydi. Muhzırbaşılar XVI. yüzyıla kadar padişah beratı verilerek bir yıllığına tayin olurlardı. XVI. yüzyıldan sonra yeniçerilerin güçlenmesi ile bu görevi yeniçeriler almaya başlamış, XVII. yüzyılda ise dergah-ı mualla kapıcılarına verilmeye başlanmıştır. XIX. yüzyıla gelindiğinde ise muhzırbaşılık iltizam usulüyle mukataaya verilen bir meslek haline gelmiştir.[22] Tevkii Abdurrahman Paşa Kanunnamesi, “Mahkemelerde muhzırlar olub, şer’-i şerif meclisine ihzarı lâzım olanlar ihzar idüb bade’s-sübut hakkını eshabına alıverdikten sonra %2 akçe alır”der.[23] Burdur sicillerinde ise muhzırların birçok davada şahit olarak bulundukları ve naiblerle birlikte davaların gidişatında görev üstlendikleri görülmektedir.

XVII.yüzyıllarda %2 akçe ihzariye aldıkları tespit edilmiş olup (ki bu terekelerde de belli olmaktadır) mahkeme hüccetleri,nikah akdi, sicile kayıt,tasdik ve arzlardan muhzırların da aralarında bulunduğu mahkeme hademeleri için 5 akçe tahsil ediliyordu. XVIII.yüzyılda avârız ve bedel-i nüzûl hanelerinin tespiti için mahkeme harcının yanında muhzıriyye ücreti olarak 3 kuruş kaydedilmiştir.[24] Tabii muhzırların dava başına %2 pay almalarının doğal sebebi olarak yoğun davaların yaşandığı yerlerdeki muhzırların çok daha fazla para kazandıkları su götürmez bir gerçektir. Bu da zamanla muhzırların bu haklarına hazinenin el koymasına ve bazı yerlerde ise bu görevin onlardan alınıp kapıkullarına verilmesine yol açmıştır. İltizam yoluyla bazı muhzırbaşıların yerlerine gitmeyip birilerini görevlendirdikleri de görülmektedir.

Devlet içerisinde memur olarak atanmanın reaya statüsünden çıkılması sebebinden çok daha fazla para ve garanti iş olarak görüldüğü o yıllarda muhzır olmak gerçekten de çok kârlı bir iş olarak görülüyor. Araştırdığımız terekelerde kadı mahkemelerinde görev yapan muhzırların her taksimden bir pay alması ve bunların meblağ olarak 1,5 kuruş olması muhzırların işlerinden memnun olduklarını göstermektedir. Bu da tabii ki bu görev için bir yarış olduğunu göstermektedir. Muhzırlık görevi için sadece askeri sınıftan memur alınması da kapıkulu olanların iştahını kabartacaktır. Devlet doğal bir nedenden dolayı fazla kazanan muhzırların bu görevlerini elinden alma yoluna giderek bazen berat ile bu görevi kapıkullarına devretmişlerdir. Ayrıca, kazaskerlerin yanlarında olan muhzırların %2 pay gibi bir pay almadıklarını görüyoruz. Doğal olarak aklımıza onların paralarını nereden kazandıkları gelmektedir. Kazaskerin yanındaki muhzırlar da müjdecilik[25] adıyla  müderrislik tayinlerinde yine pay olarak kendilerine düşeni alır ve hayatlarını böyle idame ettirirlerdi.

Sonuç

Sivas şer’iyye sicillerinin aralarında dağınık olarak bulunan terekelerden çevirdiğimiz bölümlerini değerlendirdik.  Çalışmamızın ihzariye kelimesinden çıkıp muhzırın kim olduğu, görevlerinin neler olduğuna dair betimlemeleri yapmaya çalıştık. Çevirdiğimiz tereke belgelerinde gördüğümüz ihzariye parasının neden ve kime verildiği, verilen kişi olan muhzırın kadı mahkemelerinde veyahut başka görevlerde hangi rolü oynadığı üzerinde durmaya çalıştık. Muhzır kadı mahkemelerinde bulunan görevlilerden biri olup, kadı mahkemesinin inzibat rolünü üstlenmektedir. Tevkii Abdurraman Paşa Kanunnamesi’nde de geçtiği üzere kadı mahkemelerinden işlevi sonucu her davadan %2’lik bir pay almaktadır. Bu pay terekelerde de aynı olup fevt  veya helak olan kişilerin maddi durumlarına göre değişimler göstermektedir. Küçük mahkemelerde bir kişi olan muhzırları büyük ve yoğun mahkemelerde de birden fazla görmekteyiz. Ayrıca bunların sayılarının artmasının doğal bir sonucu olarak muhzırbaşılık görevi de ihdas edilmiştir. Muhzırlık ile ilgili araştırma yapan Recep Ahıskalı’nın İslam Ansiklopedisi maddesinden başka bu konunun pek araştırılmadığını görmekte ve bu konunun üzerinde ileri ki yıllarda durabileceğimizi söyleyebiliriz.

[1] İlber Ortaylı, Hukuk Ve İdare Adamı Olarak Osmanlı Devleti’nde Kadı, Kronik Yay., İstanbul, 2016,  s.40.

[2] Gös. yer.

[3] Gös. yer.

[4] Fahrettin Atar, “Kadı”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, c.24, s.66.

[5] İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Devleti’nin İlmiye Teşkilatı, TTK yay. Ankara, 1988, s.109-110.

[6] Ortaylı, a.g.e., s.74.

[7] Ekrem Tak, Diplomatik Bilimi Bakımından XVI.-XVII. Yüzyıl Kadı Sicilleri Ve Bu Sicillerin İhtiva Ettiği Belge Türlerinin Form Özellikleri, Marmara Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Doktora Tezi, İstanbul, 2009, S.49.

[8] Ortaylı, a.g.e., s.76.

[9] Recep Ahıskalı, “Muhzır”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, C. 31, Türkiye Diyanet Vakfı Yay., İstanbul 2006, s. 85.

[10] “Gös. yer.”

[11] Tak, a.g.e., s.49.

[12] Ahıskalı, s.49.

[13] Tak, a.g.e., s.49-50.

[14] İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Devleti’nin Merkez Ve Bahriye Teşkilatı, TTK yay., Ankara, 1948, s.237.

[15] Ziya Bey Yazma Eserler Kütüphanesi (Bundan Sonra ZBYEK), Sivas Şer’iyye Sicilli (Bundan sonra SŞS), Defter No:2, vrk.14b.

[16] ZBYEK, SŞS, Defter No:2, vrk.19b.

[17] ZBYEK, SŞS, Defter No:2, vrk.69a., ZBYEK, SŞS, Defter No:2, vrk.69b.

[18] ZBYEK, SŞS, Defter No:2, vrk.108a.

[19] ZBYEK, SŞS, Defter No:1, vrk.444a.

[20] ZBYEK, SŞS, Defter No:1, vrk.446b.

[21] ZBYEK, SŞS, Defter No:1, vrk.450a.

[22] Recep Ahıskalı, “Muhzır”, s.85.

[23] Ortaylı, a.g.e., s.84.

[24] Recep Ahıskalı, s.86.

[25] Recep Ahıskalı, “Muhzır”, s.85.

Share

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here