Olağanüstü Servet Vergisi: Varlık Vergisi

0
27

Varlık Vergisi Nedir?

 

Varlık vergisi; Başbakan Refik Saydam’ın vefat etmesi üzerine iktidara gelen Şükrü Saraçoğlu hükumeti tarafından 11 Kasım 1942 tarihinde 4305 Sayılı yasayla yürürlüğe giren, tek seferliğine uygulanan, harp koşullarının olağanüstülüğünün meydana getirdiği karaborsacılık ve vurgunculuk ile elde edilen yüksek karlılığı vergilendirme amaçlı ve Milli Korunma Kanunu ile başarı sağlanamayan ekonomide etkinliğin sağlanarak acele tedbirlerin hayata geçirilmesi için çıkarılan, kanunun hilafında davrananlar için çalışma kamplarına gönderilmek suretiyle caydırıcı yaptırımlar öngören verginin adıdır.

 


Yasanın Gerekçesi

1939 yılının başlarında siyasi ve askeri alanda yaşanan gelişmeler, dünyanın yeniden bir savaşın eşiğinde olduğunu göstermiştir. Osmanlı Devletinin yıkılmasıyla iç ve dış tehditlere karşı gösterilen milli direnişler sonucu yönetim şekli değişen, inkılaplarla devletler sahnesinde bir kaideler silsilesi üzerine inşa edilen Türkiye, 2’nci dünya savaşına yeterince hazırlanamamıştır. En başta Almanya olmak üzere tüm Avrupa devletleri, savaş hazırlıklarını etkin olarak devam ettirmişlerdir.Türkiye, mevcut savaşın dışında kaldığı halde muhtemel bir savaşa girme tehlikesi karşısında askeri alanda büyük harcamalar yapmıştır.İthalat yapılan ülkelerin savaşa girmesiyle birlikte ithalat daralması yaşanmış, alımı yapılan ürünlerin fiyatlarının yükselmesi nedeniyle sınırlı düzeyde yapılan ihracattan da istenilen kâr elde edilememiştir. Tüm bu gelişmeler, bütçesinin yüzde 60’ı askeri harcamalara ayrılan ülke için ekonominin yeni bir dengede yürütülmesi zorunluluğunu doğurmuştur. Böylelikle mevcut askeri harcamaların fazlalığı ve ekonomik dar boğazın getirdikleri planlı ekonominin askıya alınmasına neden olmuş, ülke gelişimi iktisadi alanda sekteye uğramıştır. Savaş sürecinin aşırı müdahaleci ekonomik anlayışı, mevcut krizlerin giderilmesi adına baskı unsuru olarak ortaya çıkmıştır.

Ekonomik dengeyi ve sonrasında da istikrarı sağlamak maksadıyla uygulanan tedbirler kapsamında Refik Saydam hükumeti döneminde, 18 Ocak 1940 tarihinde Milli Korunma Kanunu çıkarılarak kanun kapsamında öncelikli olarak kolay yoldan kazanç elde edenlerle mücadele edilmesi amaçlanmıştır. Kanunun içeriğinde; üretim alanlarının hükumet tarafından denetlenerek yönlendirilebileceği, ürünlerin hükumetin belirlediği fiyat doğrultusunda devlete satılabileceği, stokçuluğa (karaborsacılık) karşı el koyma tedbirinin uygulanabileceği, yüksek fiyat artışlarının denetleneceği, esaslara uymayanlar hakkında para ve hapis cezaları uygulanacağı öngörülmüştür. Ayrıca aynı hükumet döneminde 1942 yılında özel sermayeye verilen teşvik uygulamaları sonlandırılarak Teşvik-i Sanayi Kanunu kaldırılmış, vergi miktarları ve türleri arttırılmış, kısa vadeli bonolarla halka borçlanılmış, dış borçlanma konusundaki tedbirler terk edilerek borçlanma olağan hale getirilmiş, genel olarak ekonomik anlamda ayrıntılı bir seferberlik yönetimi uygulanmıştır. Bu süreçte Türkiye ekonomisi, içine kapanık ve kendine yetmeye çalışan bir hal almıştır.

Savaş süresince ülke genelinde küçük bir grup kolay kazanıp lüks bir hayat sürerken, toplumun geneli az gelirli işçi, memur ve köylülerden oluşmuştur. Halkın ekonomik dar boğaz nedeniyle tüketim mallarına karşı yoğun bir talep düzeyinde olması bir arz-talep dengesizliği oluşturmuştur. Devletin ürettiği mallara sürekli fiyat artışı uygulanması ile birlikte piyasadaki diğer ürünlerin fiyatının da artması sonucu karaborsacılık yaygınlaşmıştır. Karaborsacılık ve vurgunculuğa karşı tedbir alınması maksadıyla hükumet, 1942 yılının Ocak ayında söz konusu eylemlerde bulunanlara karşı 10 yıl hapis ve 10 bin lira para cezası getirmiştir.

1942 yılında Refik Saydam’ın vefat etmesi üzerine Şükrü Saraçoğlu hükumeti iktidara gelmiş ve henüz ülkede tam bir denge ve istikrar sağlanamadığı halde Milli Korunma Kanunu ile ilgili diğer tedbirlerin uygulanması hakkında yumuşama yoluna gitmiştir. Fiyatlar serbest bırakılmış, çiftçinin mallarına el koyma uygulamasına sınırlama getirilmiş, 50 tona kadar elinde ürün olan çiftçinin sadece ürününün dörtte birine el konulmuştur. Çiftçinin elinde kalan ürünü piyasaya sürmesiyle ise fiyatlar daha da artmıştır.

Ekonomik serbestinin önünün açılması yönünde kararlara imza atan Şükrü Saraçoğlu hükumetinin, savaşın meydana getirdiği olağanüstülüğün ve etkinin neticesinde katı uygulamaları yürürlüğe sokmak durumunda kaldığı da olmuştur. Bu kapsamda; savaş sona erene kadar ekmek karnesi sistemi uygulanmış, 4 Haziran 1943 tarihinde Toprak Mahsulleri Vergisi kabul edilmiştir.

Devlet üretim aşamasında ham maddelerin mamul ve yarı mamul hale getirme konusunda kontrolü elinde tutmuş anacak dağıtım işlemleri devletin kontrolü dışında gelişmiştir. İthalat ve ihracat işlemleri ise devletin kontrolünde özel işletmeler tarafından yürütülmüştür. Büyük devletlerin, önemli Türk ihracat mallarına yüksek fiyatlar vererek satın almaları ülkedeki tüccar, toprak ağası ve büyük sanayicilerin zenginliklerini daha da arttırmıştır. Dar gelir grubundaki çiftçiler genel olarak Müslüman iken, kazancı yüksek olan ve lüks içinde yaşayan kesim Yahudi, Rum ve Ermenilerden oluşmaktaydı. Sermayedarların elde ettikleri gelirlerle zenginleşmeleri ile birlikte ortaya çıkan özel tüketim için daha fazla mamul talebi sonucu bu sermayedarların ihtiyacını karşılayacak şekilde üretim yapan işletmeler ortaya çıkmıştır.Bu grup, daha ucuza mal ettikleri ürünleri devletin belirlediği yüksek fiyatlar üzerinden satarak çok yüksek kârlar elde etmişti. Mevcut süreç, anılan sermaye sahiplerinin özel birikimler ve yatırımlar sağlamasına neden olmuştu. Hükumetin denetim eksikliği, bu amaçta olan kişi ve işletmelerin işlerini kolaylaştırmıştı.Dolayısıyla bir tarafta kolay zenginleşen ve lüks içinde yaşayan, diğer tarafta ise küçük tarım işçisi, dar ve sabit gelirli memur ve işçiler olmak üzere ekonomik bağlamda kopuk iki grup oluşmuştu.

Gerek Refik Saydam döneminde gerekse Şükrü Saraçoğlu döneminde alınan tedbirlerin işe yaramamış olması, toplumda oluşan sosyoekonomik durumun tepki düzeyinde kendini göstermesi, Osmanlı döneminden itibaren süregelen ve ticari işlemlerini azınlıklarla yürüten yabancıların Türk iş çevresinin yetersizliğini öne sürerek  ithalat ve ihracata hakim olmak suretiyle yerli sermaye ve işletme unsurlarını saf dışı bırakmaları, muhtemel bir vergi rejimini haklı kılmıştı.


Yasanın Uygulanışı

2’nci Dünya Savaşının etki dairesi içinde büyük sorunlar yaşayan Türkiye ekonomisinin rahatlaması, en azından kendine yetecek bir halde ilerleyebilmesi maksadıyla yeni bir vergi konulması düşüncesi yayılmaya başlamıştır. Basın ve siyasetçiler, konunun gündeme taşınması ve ülkede yaşayan tüm kesimler üzerinde -öncelikle zengin kesimin fedakarlık yapması- yönünde algı oluşturması bakımından çalışmalar yürütülmüştür. Siyasiler ise yönetime dair tüm konuşma ve hitaplarında konuyu öncelikli olarak dile getirmeyi ihmal etmemişlerdir.

11 Kasım 1942’de mecliste görüşmelere başlanmış,vergi maddelerinin tek tek görüşülmesinin ardından oylamaya 429 vekilden 350 tanesi katılarak, katılanların tamamı olumlu yönde irade beyan etmiştir. Falih Rıfkı Atay, Tayfur Sökmen, Fethi Okyar, Reşat Nuri Güntekin, Celal Bayar, Hasan Ali Yücel, Mahmut Esat Bozkurt, Hüseyin Rahmi Gürpınar, Ali Canip Yöntem ise oylamaya katılmayan bazı isimlerdir.Derken Varlık Vergisi 4305 Sayılı Yasa Numarasıyla 12 Kasım 1942 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir.

Kanunun yürürlüğe girmesiyle birlikte Maliye Bakanlığı tarafından defterdarlıklara yazı gönderilerek savaş sırasında zenginleşen kimselerden vergi alınmak üzere anılan kişilerin tespit edilmesini ve hazırlanan cetvellerin bildirilmesi istenmiştir. Defterdarlıklar tarafından hazırlanan cetvellerde Müslümanlar (M), Gayri Müslimler (G), Dönmeler (D) Ecnebiler ise (E) harfi ile kodlanarak kategorize edilmiştir. Sonrasında ise defterdarlıklar bünyesinde oluşturulan komisyonlar tarafından servet ve kazançlara yönelik elde yeterli kayıt ve veri bulunmamasına rağmen mükelleflerin vergi miktarlarının tespiti yapılmıştır. Mükelleflerin öngörülen vergiye itiraz gibi bir hakları ise bulunmamaktaydı.

Mükellefler ve vergi miktarları halka açıklanmıştı ancak herhangi bir veriye dayanmadığı için kararlar tepkiyle karşılanmıştı. Binlerce itiraz dilekçesi gönderilmişti. Hatta bu dilekçeler için cevap komisyonları dahi teşkil edilmişti. Mükelleflerin vergilerinin mal kaçırma, yurt dışına kaçma vb. durumların meydana gelmesi ihtimaline karşın ilk ödemenin 15 gün içinde yapılması zorunlu tutulmuştu. Vergisini ödemeyen veya ödemek istemeyen kimselerin ise malları haczedilerek açık arttırmayla satılmaya başlanmıştı.

Kanunun uygulanmasına başlandıktan birkaç ay sonra vergilendirme ile ilgili esaslara uymayanlara bedeni çalışma yükümlülüğü getirilmesine ilişkin kanuna atfen 12 Ocak 1943 tarihinde bir talimat yayınlandı.Talimata göre; bir ay içerisinde vergisini ödemeyenler veya ödemek istemeyenler, kısmen ödeyenler ancak mal kaçıranların celp ettirilerek kısım kısım belirlenen yerlere sevk edilmesi ve belediye işlerinde çalıştırılması öngörülmektedir.

Vergilerini ödeyemeyen veya diğer vergi esaslarını yerine getiremeyen birçok mükellef olmuştu. Bunların bir kısmı caydırıcılık sağlanması için toplanma noktalarında tutuklu olarak bekletilerek vergileri ödemeleri yönünde psikolojik baskı uygulanmış, bazıları ise bedeni çalışma uygulanmak üzere Aşkale’ye sevk edilmiştir. Cumhuriyet gazetesinin 22 Ocak 1943 tarihli haberine göre vergisini ödemeyen 17 kişilik ilk kafilenin toplanma noktasına sevk edildiği bilgisi alınmıştır.

Toplanma noktasına gelenlerin sayısı zamanla artış göstermiş ve 27 Ocak günü vergisini ödemeyen 32 kişilik grup Aşkale’ye sevk edilmiştir. Vatan gazetesinin 25 Şubat 1943 tarihli haberine göre ise 150 kişilik bir grubun daha sevk edileceğine dair bilgi yayımlanmıştır. Varlık vergisi uygulamaya başlandığından beri sevk için toplanma noktasına getirilen kişi sayısının 2057, buna rağmen vergisini ödemeyerek çalışmak üzere sevk edilenlerin sayısının 1400 kişi olduğu tespit edilmiştir. Çalışma yerinde çeşitli nedenlerden ölen kişi sayısı ise 21’dir.

Varlık Vergisi kabul edildiği günden itibaren ülke genelinde 114 368 kişiye uygulandı ve vergi tahakkuku neticesinde 314 Milyon 900 Bin Türk Lirası vergi toplandı. Bu miktar 394 Milyon Türk Lirası olan 1942 yılı devlet bütçesinin yüzde 80’ini oluşturmaktaydı.


Sonuçları

Savaş nedeniyle içine düştüğü dar boğazdan kurtarılması hedeflenen ülke ekonomisi için çeşitli tedbirler uygulanmıştı ancak hiçbiri uygulanışı ve sonuçları itibarıyla Varlık Vergisinin etki düzeyine ulaşamamıştır. Biraz da birçok tartışmalara  konu olan verginin sonuçlarına değinelim.

Varlık Vergisi uygulanmaya başlandıktan sonra salt şahıslar bakımından yaklaşıldığında; yalnızca azınlık olarak nitelendirilebilecek gayrimüslimler değil, Müslüman ve Türk halk da vergiye tabi tutulmuş ancak bu durumdan en çok azınlıklar etkilenmiştir.

Vergilerini ödemediği gerekçesiyle çalışma kamplarına gönderilen 21 kişi hayatını kaybetmiştir.

Varlık Vergisi uygulaması 1943 yılı sonlarına doğru ilk yürürlüğe girdiği tarihteki uygulanış şekline göre etkinlik kaybetmeye başlamıştır.Vergilerin tahsilindeki yumuşamaları içeren ek layihalar bunun en bariz örneğidir.

Gazeteci Cyrus Leo Sulzberger’in The New York Times’da vergi uygulamasını eleştiren bir haber hazırlaması sonucu TBMM, 17 Eylül 1943 tarihinde toplanarak 4501 Sayılı kanunu kabul ederek henüz tahsil edilmemiş borçların silinmesine karar verdi. 15 Mart 1944 tarihinde ise 4530 Sayılı Kanun ile Varlık Vergisi kaldırıldı.

Vergi, ülkede karaborsacılığı tamamıyla bitirmedi, ekonomik bakımdan yeterli bir refah sağladığı da söylenemez. Aksine bu konuda azınlıkların yerini alarak karaborsacılık ve vurgunculuğa devam eden ve muhafazakar sermayedarlardan oluşan “Hacı Ağalar” ismiyle anılan insanlar türemişti. Ancak toplanan vergiler değerlendirildiğinde dönemi kurtaracak düzeyde bir vergi geliri sağlandığından bahsedebiliriz.

Varlık vergisi tüm ana hatlarıyla ve ayrıntılarıyla ele alındığında uygulandığı dönemde ve günümüz de dahil olmak üzere sonraki süreçte bolca tartışmalara neden olmuştur. Vergi ile ilgili yapılan eleştirilerin; mükelleflerin kodlanması, vergi miktarının belirlenmesi yöntemi ve çalışma kampları bakımından oluşan hukuksuzluklar yönünden haklı yönleri bulunmaktadır. Ancak tarihi hadiseler değerlendirilirken neden-sonuç ilişkisinin dışında bir ulusun istikbale bakan yönü ile birlikte aynı zamanda uygulamaların amaç-sonuç ilişkisi de dikkate alınmalıdır. Ülkedeki azınlıklara verilen imtiyazlar nedeniyle verginin gerekçesini oluşturan eylemler, o dönemdeki yönetimin ihmali sonucunda meydana gelmiştir. Tarihin seyrinde azınlıklara verilen her konudaki imtiyazlar, genelde azınlıkları barındıran ulus aleyhine eylemlerle sonuçlanmıştır. Bu yönüyle de tarihten ders alınmalıdır.

Gelen Tepkiler

Varlık Vergisinin Resmi Gazete’de yayımlanmasının ardından İstanbul Defterdarı Faik Ökte’nin hocası Prof. Fazıl Pelin kanuna inanamamış ve ‘Oğlum, siz toptan deli mi oldunuz’ diyerek tepkisini dile getirmişti.

Mecliste yapılan oylamaya -ki bunun tepki düzeyinde bir katılmama eylemi olduğu açıktır- yukarıda belirtilen ve tarihte çokça anılan kişilerin katılmaması da tepki olarak değerlendirilebilir.

Verginin mükellefleri ve vergi miktarlarının halka duyurulması ile birlikte hesaplamanın yanlış yapıldığına ya da belirtildiği şekilde üzerlerine kayıtlı bir mal varlığının bulunmadığına dair mükellefler tarafından binlerce başvuru yapılmıştır.

Gazeteci Cyrus Leo Sulzberger, vergi uygulamasına tepki olarak The New York Times’da bir yazı dizisi hazırlamıştır.

Verginin uygulandığı dönemde geçtiği dillendirilen bir fıkra ise mükelleflerin ne denli tepkili olduklarını ortaya koymaktadır;

“Bir Yahudi, bir Ermeni ve bir Rum vergi hakkında muhabbet ederken herkes ödediği vergiden dert yanıyormuş. Rum “Yahu benim vergi kırk bin lira bittim ben” diye ağlarken Yahudi atılmış “Ya ben napıyım benimki elli bin”. Ermeni de aynı dertten muzdarip “Benimki de otuz bin mahvoldum ben!” derken ortama bir Türk girince hep bir ağızdan sormuşlar: “Kardeş sen kaç lira vericen?”. “Benim vergi beş yüz lira” deyince hep bir ağızdan:” Vay be ne mutlu Türküm diyene”


Varlık Vergisi ve dönemi daha etkin değerlendirebilmek adına film önerisi:

Salkım Hanımın Taneleri

Yönetmen: Tomris Giritlioğlu

Senaryo: Etyen Mahçupyan, Tamer Baran

Eser : Yılmaz Karakoyunlu

Vizyona Giriş Tarihi : 19 Kasım 1999

Süre: 135 dk

Tür: Dram, Duygusal, Kara Film, Psikolojik, Tarihi

Etiketler: 1940′ lar, Aşkale, Borç, Cinayet, Donmak,

Gayrimüslimlere 1940’lı yıllarda ağır bir vergi mükellefiyeti getirildi. Gayrimüslimler bu yüksek orandaki vergiyi ödeyemeyince tüm mal varlıklarını yitirdiler. Hala borcu kalanlar ise borçlarını ödeme karşılığında Aşkale’ye sürgüne gönderildiler.

Filmde olay akışı gayrimüslimlere Varlık Vergisi’nin konmasının az evvelinde başlıyor. Durmuş (Zafer Algöz) ve karısı Nimet (Derya Alabora) Niğde’den İstanbul’a “tutunmaya” göç ediyorlar. Durmuş’un hemşehrisi Bekir (Güven Kıraç), İstanbul’un varlıklı beyefendilerinden olan Halit Bey’in (Kamuran Usluer) yanında çalışmaktadır. Durmuş, Bekir’i bulur, ondan yardım ister ve böylece Bekir’in de yardımıyla bir iş sahibi olur. Ancak bu durum hırslı ve paragöz Durmuş için yeterli değildir. Halit Bey’in karısı Nora (Hülya Avşar), kocasına bir çocuk vere memenin ezikliğiyle akıl sağlığını yitirmiştir.

Halit Bey’in konağının en üst katında yaşamaktadır. Halit Bey ise cilveli ve gözü yükseklerde olan Nefise (Zuhal Olcay) ile bir ilişkiye başlamıştır. Durmuş’un konağa gelişi, Varlık Vergisi’nin gündeme gelişi ve sürgünlerin başlaması filmin tüm kahramanlarını olumsuz yönde etkileyecektir.


Aşkale Neresidir?

Erzurum İli’ne bağlı ilçe ve merkezidir. 2 bucağı (Çiftlik, Kandilli), 67 köyü vardır. İlin batısında; doğudan Merkez, kuzeyden Merkez ve Pazaryolu, güneyden Çat, batıdan Erzincan’ın Tercan ilçeleriyle çevrilidir. İklim, Doğu Anadolu’ya özgü sert kara iklimidir. Kışlar çok soğuk ve uzun, yazlar serin ve kurak geçer. Yağışlar kışın kar, ilkbaharda yağmur olarak düşer. Karasu Irmağı kıyısında, Erzurum-Erzincan Kara ve Demiryolu üzerinde, deniz düzeyinden 1.655 m yükseltide kurulu olan ilçe merkezi, il merkezine 44 km uzaklıktadır.


Aşkale’nin Tarihi

27 Haziran 1829 tarihinde Ruslar tarafından işgal edilen Aşkale, 14 Eylül 1829′ da imzalanan Edirne Muahadesi ile Rus işgalinden kurtarılmış, 1877 – 1878 Osmanlı – Rus Harbi’nde ( 93 Harbi ) Ruslar tarafından ikinci kez işgal edilmiştir. Aşkale, I. Dünya Savaşı sırasında 16 Şubat 1916’da, Ruslar tarafından yeniden işgal edişmiş, ancak 1917 yılında Rusya’da çıkan Bolşevik İhtilali nedeniyle, Rus birlikleri yerlerini dört yüz kadar eli silahlı Ermeni çetesine bırakarak çekilmişlerdir. Tarihin talihsizliğinin yaşandığı bu dönemde Aşkale, tarihinin en karanlık günlerini Ermeni zulmü ile yaşamıştır. Ermeniler çirkin yüzlerini Aşkale yerli halkı üzerinde yapmış olduğu akıl almaz zulüm ve işkencelerle göstermiş, barbarlıklarını tarih sahnesine bir kez daha yansıtmışlardır. Bu karanlık günler, Kazım Karabekir komutasındaki düzenli ordunun taarruzuna milis güçlerinin de katılımıyla sona ermiş, 3 Mart 1918′ de Aşkale işgalcilerden kurtarılmış ve asli sahiplerinin eline geçmiştir. Atatürk’ün son zamanlarında Aşkale’de mutlu bir hadise daha yaşanmış ve bu güne kadar hüküm süren çeşitli devletler zamanında köy ve nahiye konumunda olan Aşkale, 1937 de ilçe olmuştur.

You may also like

Share

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here