Mutlaka Okunması Gereken Kitaplar/Kara Kitap-Orhan Pamuk

0

Bütün iyi yazarlar gibi, Orhan Pamuk’un da asıl başarısı sıradan, belki de saf denebilecek bir hikaye anlattığı zannı uyandırırken dipten dibe bambaşka bir hikaye anlatmasında yatar kanımca. Onun ilk dönem kitapları içinde ayrı bir yeri olan Kara Kitap bu niyetin doruğa çıktığı bir kitaptır bir bakıma. Sanki bu kitap birbirine taban tabana zıt iki tür okur için de yazılmış gibidir. Yüzeydeki “saf” hikaye ile dipteki “endişeli” hikayeyi merak eden ama sonuçta aynı potada buluşan iki ayrı okura seslenir gibidir bu kitap. İlki, yüzeyde gezinirken dipte bambaşka bir devinim olduğunu hisseden, diğeri dipteki akıntıya odaklanmışken yüzeydeki ana hikayeye de göz kırpan iki ayrı okur için. Her durumda iki okuru da mesut eden bir deneyime soyunmuş gibidir yazar. Çok parçalı, çok oyunlu, çok titiz bir deneyim.

Orhan Pamuk’un şaheseri denebilecek Kara Kitap, görünürde basit bir çerçeveye sahiptir aslında. Romanın kahramanı Galip, bir kış günü çocukluk arkadaşı, amcasının kızı, sevgilisi ve kayıp karısı Rüya’yı İstanbul’un karanlık, ücra ve karlı sokaklarında aramaya başlar. Ancak bütün çabalarına karşın Rüya’nın izine rastlayamaz. Bir süre sonra ona yardım edecek asıl işaretlerin yakın akrabası Celal Salik’ın köşe yazılarında saklı olduğunu düşünmeye başlar ve Rüya’nın akıbetine ilişkin ipuçlarını Celal Salik’in bu enfes yazılarında arar. Sadece Rüya yoktur bu yazılarda. Günün birinde suları çekilecek Boğaz da vardır, tersine çevrilmiş kuyuları andıran apartman aralıkları, bir gece birini öpmek için dayanılmaz bir istekle sokaklara çıkan kahramanlar, şehir işaretleri de vardır. Bir süredir kayıp olan Rüya, bütün bu görkemli olan üslubun bir yerinde saklıdır ama nerede? Celal Salik’in arka arkaya sıraladığı o nesne yığınlarının, şehrin kalabalık ve karlı sokaklarının, apartman ve gecekonduların, mazisi siyasi cinayetler, kumpas ve darbelerle gölgelenmiş ülkenin hangi köşesinde ? Ya da hangi harflerin esrarında saklıdır Rüya ?

Böylece Orhan Pamuk’un tekrarlamaktan büyük keyif aldığı bir oyun-arayış sahnesi kurulur. Fakat işin garibi, Celal de Rüya ile aynı gün ortadan kaybolmuştur. Böylece, Galip bir yandan Celal’in köşe yazılarını okurken diğer yandan da yazıların yardımıyla İstanbul sokaklarında Rüya’nın izini sürer. Ama Galip’in asıl yol işaretçisi sadece Celal’in yazıları değildir. Bu yolculukta hafıza da, bir zamanlar derinlere gömülüp günün birinde geri getirdikleri, unutturamadıklarıyla Galip’e yardımın eder. Bu arama eylemi (özellikle “severdim” sözcüğünün sık tekrarıyla kurulan) etkileyici cümlelerle doruğa ulaşır: “Birlikte gittiğimiz bir misafirlikte, ağır havası sigara dumanlarıyla mavileşmiş bir havada, senden üç adım ötede oturan bir anlatıcının hikayesini dikkatle dinlerken gece yarısı o ‘ben burada değilim’ ifadesi ağır ağır yüzünde belirdiğinde seni severdim […] sigara küllüğünü tepeleme dolduran izmaritlere ve kara başlarını umutsuzca bükmüş yanık kibritlere bakarken kederli düşüncelerin kim bilir nereye gittiğinde seni severdim.” Nerdeyse her hareketi buna benzer müthiş lirik ayrıntılarla anlatılan bu kayıp sevgili teması elbette ki yeni değildir. Edebiyat tarihinde şüphesiz ki sayısız örneği var. Ama Pamuk’un bu temayı roman ilerleyip yeni meseleler belirdikçe öncekilerden çok daha farklı bir niyetle, dipte çok daha başka bir mesele için kullandığını fark ederiz.

Buraya kadar, aslında çok da karmaşık olmayan bir yapıya dayanır Kara Kitap. Bir köşe yazısıyla onunla paralel kurulan bir arayış sahnesi yan yana ilerler ve kitabın görünürdeki yapısı da böylece tamamlamış olur. Ancak bir süre sonra, bu yapı çetrefil bir hal alır. Klasik bir arayış veya yol romanı formundan çıkıp bambaşka bir yapıya evrilir Kara Kitap. Pamuk, romanın başında Galip üzerinden kurduğu bu şahsı (kayıp sevgiliyi) arayış sahnesini genişleterek bir ulusun kendini arayış sahnesine çevirir. Kara Kitap’ın asıl gücü de burada yatar kanımca. Pamuk, şahsi bir hikaye anlatır gibi görünürken dipten dibe, sonlara doğru daha şiddetli bir biçimde, kahramanın kaderini şahsilikten çıkarıp bir ulusun kaderiyle yer değiştirir. Böylece, Galip sadece Rüya’yı aramakla kalmaz Kara Kitap’ta. Hem kendini hem de bir ulusun bir türlü bitmeyen “kendilik” derdinin izini de sürmeye başlar. Bu yüzden de bir süre sonra kayıp Celal’in yerine geçer Galip.

Kara Kitap’ta Galip’e yol gösteren Celal Salik’in köşe yazıları bir yandan Rüya’nın izine dair ipuçları sunarken, bu “kendilik” meselesini de gündeme getirir sık sık. Örneğin, kitaptaki en önemli bölümlerden biri olan “Bedii Usta’nın Evlatları”nda, İstanbul’un denizlerinde “bizim insanımızın” birebir kopyası olan olan mankenler yapan Bedii Usta’nın fazla “bizden” oluşu ve bu yüzden yaptığı mankenlerin vitrinler yerine dehlizlere doğru yol almasını yine bu dert etrafında kurar Orhan Pamuk. Bedii Usta, bütün ömrünce bir gün kendi yaptığı mankenlerin vitrinlere konacağına inanır. Lakin bu beklentisi hiçbir zaman gerçekleşmez. Yine de, “babam insanımızın bir gün başkalarını taklit etmeyecek kadar mutlu olabileceğinden umudu kesmedi hiç” der oğlu. Hiçbir zaman “kendimiz olmamış”, “kendimiz olmaya” biraz olsun yaklaştığımızda ise fazla dışlanmışızdır. Öyleyse nasıl bulacağız “kendimizi” ? Ya da nerede ? Orhan Pamuk, bu sorunun izini sürmek için okuru eski cellat hikayelerinden kılık değiştiren padişahlara, kültür tarihinin esrarlı cinayetlerinden her seferinde “kendimizden” fazla uzaklaştığımızı öne sürüp bizi özümüze döndürmeye çalışan darbelere, İstanbul’un karanlık ve ücra köşelerinden esrarlı metinlere varana değin upuzun bir yolculuğa çıkarır. İster popüler kültürün sahnesinden çıkmış bir Türkan Şoray kopyası olan leopar elbiseli kadın, ister İstanbul’un kenar mahallelerinde yaşayan Rüya’nın eski kocası, ister romanda sıkça anlatılan apartman sakinleri, ister dükkanı türlü nesnelerle dolu Alaaddin olsun; Pamuk bu romanın sahnesine ustaca taşıdığı kahramanlar yardımıyla Türklüğe dair önemli bir çerçeve çizer. Yazarın deyişiyle derdi “bir çeşit modern-milli-günlük hayat destanı yazmak” olan bir çerçeve. Yüzünü hangi yana döneceğine bir türlü karar veremeyen, bir türlü tam Batılılaşmayan, bir türlü yeterince Doğulu da olamayan, kendisi olmaya çabaladıkça bünyesi daha karmaşık bir hal alan bir ulusun günlük hayat destanı.

Bu “günlük hayat destanı”mı inşa ederken Türk insanının kimi olaylar karşısındaki tavrı kadar Türklerin nesnelerle olan ilişkilerine özel bir anlam atfediyor Pamuk. (Gerçi bu durum sadece bu romana özgü değildir. Pamuk’un hemen hemen tüm romanlarında nesnelerin apayrı bir yeri vardır. Nihayet, bu ilgi hepimizin bildiği Masumiyet Müzesi’yle taçlanır.) Günlük gazetelerden dergilere, oyuncaklardan vitrinlere varana değin uzun uzadıya anlatılan nesneler yardımıyla, daha doğrusu Türklerin bu nesnelerle kurdukları ilişki üzerinden kendi destanını kurar yazar. Ama bunu yaparken sadece nesneler, Türk insanına göre jestler, belirli olaylar karşısındaki tavırları değil, Türk ve dünya edebiyatının diğer önemli metinlerine de sıklıkla atıfta bulunarak bu alanı daha da genişletme imkanı bulur. Mesnevi’den Mantıkut Tayr’a, Hüsn-ü Aşk’tan Binbir Gece Hikayeleri’ne, Proust’tan Dostoyevski’ye, hatta zaman zaman düpedüz uydurma olan ama kitapta kimi Doğu düşünürlerine atfedilen esrarlı hikayeler yardımıyla Kara Kitap’ı klasik bir arayış hikayesi olmaktan çıkarıp çok oyunlu modern bir ulusal destana dönüştürür.

Kitapta hikaye ve fikirlerin iç içe olması romanı  sıkıcılıktan kurtarmış ama tabi benim de hoşuma gitmeyen kısımlar var, siz de okuyup düşüncelerinizi paylaşabilirsiniz.

Share

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here