Marie Antoinette’nin Hüzünlendiren Hayat Hikayesi

0

Marie Antoinette, 2 kasım 1755 yılında, Viyana’daki Hofburg Sarayında dünyaya gelmiştir. Marie’nin babası  Kutsal Roma İmparatoru I. Franz’dır. Annesi ise Maria Theresia’dır. Marie’den büyük olarak 14 kardeşi vardır. Marie ailenin 15. çocuğudur.

Marie inançları gereği vaftiz edilirken kutsal Meryem Ana’yı onurlandırmak adına ona ”Maria” ismi verilmiştir.  Sarayda bulunmakta olan saray yetkilisi ise Marie’yi tarif ederken “Ufak ama tam anlamıyla sağlıklı bir arşidüşes” demiştir. Hayatı boyunca daima Marie’ye sarayda Madam Antoinette diyerek seslenmişlerdir.

Marie’nin ailesinin iki en küçük kızı Marie ve kız kardeşi Maria Karolina’dır. Bu sebeple 1767 yılına dek Marie ve Karolina’ya sarayda çalışmakta olan bir dadı bakmıştır. Ancak bu iki kız kardeşe bakan dadıları daima onlar için özel olmuştur. Onlara bakmakla görevli olan bir işçiden çok yakın bağ kurdukları insanlar haline gelmişlerdir ve Marie ile Karolina için önemli manevi anlamlara sahip olmuşlardır.

Marie henüz yeterince büyümemişken ve hala küçük bir kız çocuğu iken Josehph, Leopold ve Ferdinand Karl isimli üç ağabeyi sarayda yetkili olacak büyümüşlerdir ve Habsburg İmparatorluğu üzerinde etkili olmaya başlamışlardır.

Bu zamana kadar yeryüzünde olan imparatorluklardan bir çoğu aşk evliliği üzerine kurulmamıştır. Ancak Marie’nin annesi ve babası birbirlerine aşık olup bir aşk evliliği yapmışlardır. Bu durum ise onları çok mutlu etmektedir ve hayattan oldukça zevk alan mutlu bir aile tablosuna sebep olmuştur.  Saray hayatının resmiyet dolu olduğunu hepimiz biliriz, hatta bazı aileler sarayda takındıkları resmiyetini daima özel hayatında da takınmaya devam etmişlerdir ancak Marie’nin ailesi özel hayatlarında oldukça sıradan bir aile gibi davranmıştır. Saraydaki resmiyeti hiçbir zaman özel hayatlarına taşımamışlardır.

Marie’nin annesi ahlak kurallarına oldukça önem veren birisiydi ve bu ahlak kurallarını sıkı bir şekilde sarayda da uyguluyordu. Dolayısıyla Marie ve kardeşleri de bu sıkı ahlak kurallarının içinde büyümüş çocuklardır. Aynı zamanda bu oldukça sıkı ahlak kurallarına rağmen annesi Marie Theresa oldukça güçlü bir liderdir ve halkı tarafından çok özel bir sevgiyle sevilmiştir. Marie Theresa çocuklarına oldukça düşkündür ve yetiştirilmesi konusunda tüm her şeyi elinden geldiğince kendisi yapmaya çalışmıştır ancak sarayda çok yoğun bir programı ve görevleri vardır. Bu sebeple Marie ile yeterince ilgilenememiştir ve Marie’nin yetiştirilmesindeki bir çok görev bu yoğun program yüzünden mürebbiyesine kalmak zorunda kalmıştır.

Marie oldukça neşeli ve hareketli bir kız olarak çocukluk geçirmiştir. Mürebbiyesi ise bu küçük kızı daima şımartmaya devam etmiştir. Çoğu zaman disiplinden ödün verip kendi dilediği gibi yaşamasına izin vererek sorumluluklarını aksatmasına neden olmuştur. Bir süre sonra Marie istediği gibi yaşayabileceğine inanıp bir prenses olarak sorumluluklarını unutmuştur ve zamanının çok büyük bir bölümünü oyun oynayarak geçirmeye başlamıştır. Bir süre sonra ders çalışması gereken zamanlarda da oyun oynamaya devam etmiştir ve Mürebbiyesi buna izin vermiştir. Aynı zamanda Marie müziğe karşı çok büyük bir sevgi beslemeye başlamıştır. Asla müzik derslerini kaçırmamıştır ve çok iyi arp çalmayı öğrenmiştir. Ayrıca çok iyi bir dansçı olmayı da başarmıştır.

Kesin bir bilgi değildir ancak söylentilere göre Marie ve çok ünlü bir bestekar olan  Wolfgang Amadeus Mozart’ın çok küçüklükten beri arkadaş olduğuna dair bilgiler edinilmiştir.

Mozart bir çok kez kraliyet ailesine konserler vermiştir. Bu konserlerden sonra onlara sergilediği performans için istediği herhangi bir ödül seçebilme hakkına sahiptir. Bir gün yine kraliyet ailesine verdiği konser sonrasında imparatoriçe Mozart’a ödül olarak ne istediğini sormuştur ve Mozart bu soruya şaka ile karışık bir şekilde kızı Marie Antoinette’yi istediğini söylemiştir.

Marie’nin bir çok kız kardeşleri çabuk ve hızlı bir şekilde avrupalı aristokratlar ile evlendirilmişlerdir. Yaklaşık bir buçuk asır boyunca Fransa ve Avusturya arasında büyük bir çekişme mevcuttur ancak 1748 yılında bu iki ülke arasında Ekslaşapel Antlaşması (Aix-La-Chapelle)  imzalanmıştır ve bu antlaşma sayesinde iki ülkenin çekişmesi son bulmuştur. Bu çekişmenin sonucunda ise yedi yıl savaşları’nda Avusturya ve Fransa müttefik olmuşlardır ve savaş 1756 yılından 1763 yılına kadar sürmüştür. Ancak iki ülke de ittifakın sürekliliğin devam etmesini istemişlerdir ve bu sebeple Louis-Auguste ile  Avusturya İmparatoriçesi Maria Theresa’nın bir kızını evlendirmeye karar vermişlerdir. Louis-Auguste aynı zamanda XV. Louis’nin torunu ve veliahtıdır.

Evlilik sırası Marie’ye gelmeden önce iki büyük kız kardeşi vardır. Ancak o dönemlerde iki büyük kız kardeşi de çiçek hastalığına yakalanmıştır ve bu hastalıktan kurtulamayıp vefat etmişlerdir. Bu sebeple Louis-Auguste ile Marie nişanlanmıştır. Marie, 1769 yılında nişanlandığında tam 14 yaşındaydı. Marie’nin annesi, Marie’nin yeterince eğitilmemiş olduğunu  Fransız dili, gelenekleri ve saray adabına dair pek fazla bilgisi olmadığını davranışlarından anlamıştır ve bu sebepten dolayı kızını hızlı bir eğitime almıştır. Çünkü kızı geleceğin Fransa kraliçesi olacaktır ve bunları bilmesi gerekiyordur.

19 nisan 1970 yılında ise Marie ve nişanlısı Louis-Auguste Viyana’da evlenmişlerdir. Bu düğün normal düğünlerden biraz daha farklı bir şekilde gerçekleştirilmiştir. Düğünde damat yoktur ve damadı Marie Antoinette’in kardeşi Maximillian’ın temsil etmesine karar verilmiştir. Bunun tek sebebi ailesinin Marie Antoinette’in Fransa’ya Avusturya arşidüşesi değil, Fransa döfnesi olarak girmesini istemeleri ve bunu sağlamaları için bir yol olmasıdır. Böylece halk onu daha çok kabullenecektir. Düğünden iki sonra çok sevdiği ailesinden ayrılıp Fransa’ya gitmek zorunda kaldı ve ailesiyle ağlayarak ayrıldı. Bütün kültürü, bütün uşakları ve bütün kıyafetlerini geride bırakıp Fransa’ya yolculuğa çıkmak üzere olan Marie’ye annesi ”elveda kızım, Fransa halkına o kadar iyi davran ki bize bir melek gönderdi desinler” diyerek öğüt vermiştir.

7 mayıs tarihinde Fransa’ya olan sadakatini temsil edebilmek için Avusturya’ya ait ne varsa her şeyi geride bırakmıştır ve sınırı bir fransız kıyafeti ile öyle geçmiştir. Marie, artık “Döfnes Marie Antoinette” olmuştur.  Strasbourg şehrinde Marie için bir onur yemeği verilmiştir ve Marie o yemeğe katılmıştır. Bütün şehir Marie için çiçekler ve ışıklarla süslenmişti. iki gün konaklama gerçekleştirdikten sonra artık gitmesi gerektiğine karar verip Versay Sarayına ulaşabilmek için yol almıştır.

Versay Sarayına vardığında ilk olarak kraliyet ailesi tanışan Marie’nin eşi oldukça utangaç bir kişiliğe sahiptir. Marie’nin eşi Marie’den sadece bir yaş büyüktür ve daha önce hiçbir şekilde romantik ya da cinsel bir geçmişi yoktur. Bu konularda oldukça bilgisizdir.

16 mayıs 1770 yılında kraliyet şapelinde gösterişli bir düğün yapılmıştır ve böylece Fransız usulüne uygun bir şekilde artık evli sayılmışlardır. Düğünden hemen önce Marie’ye geleneksel anlamda önem taşıyan  bir Fransız döfnesine ait olan mücevher koleksiyonu armağan edilmiştir. Takıların neredeyse yarısından fazlası ondan önceki kraliçelere aittir ve tamamen gelenek olarak günümüze kadar gelmiştir. Ayrıca tüm takıların  parasal değeri 2 milyon livre etmiştir. (yaklaşık olarak 625 kg. altın)

Ayrıca bu maddi ve manevi değeri büyük olan mücevher koleksyonunun yanında düğünü için özel bir gelinlik hazırlanmıştır. Marie’nin bütün gelinliği elmas ve incilerle kaplanmıştır.

Törenden sonraki yemekte damat oldukça fazla yemek yemiştir. Bunu gören Kral, damadı daha az yemek yemesi konusunda uyarmıştır ve bunun üzerine damat, krala ”nedenmiş o? ben karnım tok iken daha çabuk ve daha iyi uyuyabiliyorum” cevabını vermiştir. Yemekten sonra ise yeni evli olan çift inançları gereği  Reims başpiskoposu tarafından kutsanmıştır ve yatak odalarına gönderilmiştir. Ancak bir kaç sene boyunca çiftin arasında hiçbir şekilde cinsel bir yaşantı geçmemiştir.

Marie, evlendikten sonra yedi yıl boyunca hiçbir şekilde hamile kalamamıştır. Marie’nin hamile kalamaması sonucunda Louis-Auguste’nin iktidarsız veya fimozis hastalığına tutulmuş olabileceğine dair dedikoduların çıkmasına sebep olmuştur. Bu süre zarfında küçük bir operasyon geçirmeleri gerekmiştir ve bunun sonucunda bir yıl sonra ilk çocukları dünyaya gelmiştir. Ancak Marie hamile kalana kadar halk bu evliliğin sahte ve bir tür düzmece olduğu dedikodularını çıkartmıştır.

XV. Louis’in aynı zamanda bir metresi vardır. Metresinin adı Du Barry (asıl adı Jeanne Bécu)’dur. Avam takımına mensuptur ve aynı zamanda bir sosyete fahişesidir. Sosyete fahişesi olduğu zamanlarda kralın dikkatini çekmeyi başarmıştır ve kralın metresi olmuştur. Du Barry’nin gerçekten kötü bir kalbi vardır ve sürekli kötülük peşindedir. Kraliyet ailesine yeni gelen Marie’yi kendisine hedef olarak seçmiştir ve Marie’nin hayatını çekilmez hale sokmak için elinden geleni yapmıştır. Marie ilk başlarda Du Barry’yi kendisine denk görmemiştir ve bu yüzden ciddiye bile almamıştır ancak bir süre sonra işleri daha da kötüleştirmiştir ve kral ile Marie’nin arasını bozmaya başlamıştır.

Ayrıca Marie’nin başındaki Du Barry belası dışındaki normal hayatı oldukça sıkıcıydı. Yatağından uşaklarla beraber uyanıyordu ve hatta kıyafetlerini bile uşaklarla beraber giyiyordu. Akşam yemeklerinde kraliyet koduna uyabilecek herkesin katılabileceği halka açık yemekler düzenleniyordu ve bu yemeklere akşamları katılıp kocasına eşlik ediyordu. Bu durum Marie’nin hiç hoşuna gitmiyordu ve annesiyle dertleşirken bu durum hakkında annesine “Rujumu tüm dünyanın gözü önünde sürüyorum, ellerimi tüm dünyanın gözü önünde yıkıyorum!” demiştir.

Marie, kendi eski hayatını ve memleketini günden güne çok özlemeye başlamıştır ve bu durum prenses Marie’yi melankolik birisi haline getirmiştir. Ailesindeki herkesi özleyen Marie en çok o günlerde kız kardeşi Marie Karolina’yı özlemiştir. Karolina’ya kavuşamadığı için saray halkından olan  Prenses Thérèse de Lamballe’yı kardeşi Karolina’nın yerine koymuştur ve onunla özlemini gidermeye çalışmıştır.  Prenses Thérèse de Lamballe ile Marie’nin bir çok ortak yanı vardı. Aynı zamanda bu prenses çok zengin ve uysal tabiatlı bir kişiliğe sahiptir. Ayrıca Marie’yi de çok seviyordur ve ona çok düşkündür. Prenses ile tanışmasından çok kısa bir süre sonra aristokrat olan Gabrielle de Polastron (kontes Polignac) ile tanışmıştır ve onunla çok iyi anlaşıp çok yakın  ve çok sıkı bir dostluk kurmuşlardır.  Ayrıca kocasının en küçük erkek kardeşi olan X. Charles (Kont d’Artois)  ile de çok iyi anlaşmaya başlamıştır.

Marie, siyasi konular hakkında çok fazla bilgiye sahip değildir ve bu konulara neredeyse hiç ilgi duymuyordur. Bu sebepten dolayı bu tür konulara karışmamayı seçiyordu. Ancak bu durumdan kendi annesi memnun değildir ve annesinin gönderdiği büyükelçi Kont de Mercy d’Argenteau’nun zehir zemberek raporuna göre, Avusturya’nın Fransız siyasetine etkisi konusunda hiçbir şey yapmıyordu.

10 mayıs 1774 yılında kral XV. Louis aniden çiçek hastalığına yakalanmıştır ve hastalıktan kurtulamayıp vefat etmiştir. Bunun üzerine Marie ve kocasının hayatları aniden tamamen değişmiştir. Bu durum Marie ve kocasını oldukça endişelendirmektedir çünkü Marie on dokuz kocası ise 20 yaşındadır ve ikisi de bir ülkeyi yönetmek için yeterince büyümediklerini düşünmektedirler.

XVI. Louis’in taç giyme töreni Paris’in ekmek kıtlığı çektiği bir döneme denk gelmiştir. Bu dönemde ünlenen “Ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler!” (“Qu’ils mangent de la brioche.”) sözü bu taç töreninden gelmektedir. Herkes bu sözün Marie tarafından söylendiğini düşünmektedir ancak bu sözün Marie tarafından söylendiğine dair hiçbir kanıt bulunmamaktadır. Muhtemelen Marie’yi kötülemek amacıyla birisi dedikodu başlatmıştır ve bu dedikodu oldukça ünlenmiştir. Üstelik Marie o gün ekmek kıtlığını öğrendiği anda “Kendi bahtsızlıklarına rağmen bizlere böylesine iyi davranan bu insanları gördükçe, onların mutluluğu için kesinlikle daha sıkı çalışmamız gerektiğini düşünüyorum. Bu gerçeği kral da görmektedir. Kendi adıma konuşmam gerekirse, taç giydiğim günü -yüz yıl bile yaşasam da- hayat boyu unutmayacağım.” yazılı bir not tutmuştur.

Taç giydirme töreni oldukça masraflı olmasına rağmen halk bunu sorun etmemiştir ve herkes törene coşkuyla katılmıştır. XVI. Louis’nin tacı ve Marie Antoinette’in törende giyeceği elbisesi o zamanların Paris’in en meşhur modacısı olan Rose Bertin tarafından hazırlanmıştır ve maliyeti tam olarak 7.000 livre tutmuştur.

Taç giydirme töreninden kısa bir süre sonra Marie, Choiseul dükü Étienne François’i saraya çağırmıştır ve burada kalmasını istemiştir. Ancak bu durumda bile metres olan madam Du Barry boş durmamıştır ve Dük François’in Marie’ye olan bağlığını sebep gösterip Fransa’nın Avusturya ile müttefik kalmasına verdiği destek bahanesiyle Dük François’i saraydan uzaklaştırmıştır. Bu durumdan memnun kalmayan Marie, Dük François’i saraya geri getirmeye çalışmıştır ancak ne yazık ki bu konuda yeterince başarılı olamamıştır. Eşi kral Louis, hiçbir zaman Dük François’in tamamen saraya yerleşmesine onay göstermemiştir ve kralın bu duruma onay vermemesinde Du Barry’nin ciddi derecede etkisi olmuştur. Kral bu durumu daha sonraları şu sözle ifade etmiştir: “Kraliçeye şunu açık seçik ifade ettim ki, kendisi (Guines dükü) ne İngiliz ne de başka bir büyükelçilikte çalışamaz” 

Bu durumda çok iyi anlaşılmıştır ki Marie, politikadan uzak durarak bir hata yapmıştır ve politikadan uzak durmuş olması kocasının bu konuda onu hiçbir zaman ciddiye almamasını sağlamıştır.

1775 yılının ağustos ayında Marie’nin yengesi Marie Thérèse (Kont Artois’in eşi) bir erkek çocuk dünyaya getirmiştir. Bunun üzerine bir gün pazarda gezerken Marie’ye kadınların ”senin neden oğlun yok?’ demiş olmaları yüzünden Marie ertesi gün zamanının tümünü yatakta hıçkırarak ağlayarak geçirmiştir.

Kendisini iyice bunalmış hisseden Marie soluğu arkadaş çevresinde alıyordu ve neyse ki buradaki muhabbetler entelektüellikten uzaktı. Bu da Marie’nin az da olsa rahatlamasına sebep oluyordu. Üstelik ciddi konular ve ciddi sohbetler neredeyse tamamen yasaklanmıştır.

Kraliçenin arkadaş çevresi özenli ve detaylı bir biçimde seçilmiştir ve bu çevrede herkese yer verilmiyordu. Bu sebepten dolayı saraydakiler huzursuz hissediyorlardı çünkü kraliçenin saray halkındaki herkes ile arkadaş olmaması kraliçenin kendilerini etrafında istemediğini düşünmelerine sebep oluyordu. Bunca geçen zaman içerisinde bu sebepten dolayı Versay Sarayı’nın bütün kötü dedikodularının en büyük hedefi kraliçe Marie olmuştur.  Ancak kraliçe yine de bu tür dedikoduları çok fazla ciddiye almamıştır ve umursamamıştır.

Artois’ten oldukça etkilenen Kraliçe Marie, kılık değiştirerek düzenli olarak Paris’te düzenlenen operalara gitmeye başlamıştır ve bu durum zaten kötü dedikoduların hedefi olan Marie için yeni bir dedikodu başlamasına sebep olmuştur. Yeni dedikoduya göre Kraliçe Marie’nin gizli sevgilileri vardır ve kraliçe Marie gizli sevgilileri ile buluşmak için bu yöntemi kullanmaya başlamıştır.

Marie, can sıkıntısından dolayı gün geçtikçe çok daha fazla para harcamaya başladı çünkü Marie için paranın çok fazla bir önemi yoktu. Marie, paranın gerçek değeri hakkında herhangi bir bilgiye sahip değildi. Bu parayla yeni kıyafetler ve yeni elmaslar satın alıyordu. Bir süre sonra kumar oynamaya başladı ve kısa süre içinde her fırsatta kumar oynama alışkanlığı elde etti. Yirmi birinci doğum gününde o kadar kumar bağımlısı olmuştu ki üç gün üç gece süren bir kumar partisi düzenlemeye karar vermiştir ve bu partiyi gerçekleştirmiştir. Bu kumar partisinde el değiştirmiş olan paranın haddi hesabı yoktur.

Kraliçe Versay sarayında ciddi huzursuzluklara sebep olmaya başlamıştır ancak bunu hiçbir şekilde umursamamıştır. Bu sorumsuz davranışının en büyük etkisi çocukluğunda onu büyütmekte olan mürebbiyesidir. Bir süre sonra çok daha sorumsuz davranışlar sergileyerek samimi olduğu ve sevdiği arkadaşlarını başkalarına ait olan mevkilere atayıp hiçbir hata yapmamış olmalarına rağmen kişileri mevkiden almıştır. En basit örneği: Thérèse de Lamballe’yi kraliçeye bağlı saray görevlilerinin müfettişliğine atamıştır ancak bu göreve Lamballe’dan daha uygun bir çok  aristokrat sırada beklemiştir. Bu göreve Lamballe’nin seçilmiş olmasının tek sebebi kraliçenin samimi arkadaşı olmasıdır.

Kraliçe artık zamanının yarısından fazlasını sarayda geçirmeyi  bırakmıştır ve saray arazizi üzerindeki  Le Petit Trianon Şatosunda geçirmeye başlamıştır. Bu şatoya çok fazla ilgi gösteren kraliçenin şatoyu ve bahçesini sürekli olarak yeniden dekore etmek için harcadığı paranın haddi hesabı çığrından çıkmıştır.

Kraliçe iyice göze batmaya başlamıştır ve insanların her geçen gün nefretini daha çok kazanmaktadır. Bu sebepten dolayı dedikodular çoğalmıştır ve dedikoducular olduğundan daha da ileri gitmiştir. Artık kraliçeye karşı nefret beslemeye başlayan çoğu kişi kraliçeden bir intikam alma arzusuyla yaşamaya başlamıştır. Bir süre sonra muhtemelen kraliçeden intikam almayı arzulayan herhangi birisi tarafından korkunç bir dedikodu yayılmaya başlamıştır. Bu dedikoduya göre kraliçenin kayınbiraderi X. Charles (Kont Artois) ile aşk yaşadığı söylenmektedir. Bir süre sonra bu dedikodu çok daha fazla büyümüştür ve korsan yayın yapan matbaalar tarafından çeşitli mecmualara taşınmıştır. mecmualarda kraliçe ve Artois’in zina yaparken yaşadıkları aşkı ve şehveti simgeleyen ögelere çok fazla yer verilmiştir ve mecmualara bu şekilde aktarılmıştır. Les Amours de Charlot et Antoinette  bu konuda yayın yapan ilk mecmua olmuştur ve diğerlerine de cesaret vermiştir. Bunun üzerine L’Autrichienne en Goguette isimli mecmua ise sarayın salonlarından herhangi birisinde Kraliçe Marie ile Kont Artois’in ters ilişkiye girmiş bir portresini sergilemiştir. Le Godmiché Royal ise kraliçeyi kendi kendine mastürbasyon yaparken resmetmiştir. Başka mecmualar kraliçenin hayvanlarla ilişkiye girdiğini iddia ettiler ve aynı zamanda kraliçenin bir lezbiyen olduğunu savundular. Bu iddialarla ilgili herhangi bir kanıt hiçbir zaman bulunamamıştır ancak kraliçenin halk içerisinde konumunu ve popülerliğini ciddi oranda yok edercesine zedelemiştir.

Bunun yanında Fransa’nın çok ciddi bir ekonomik sıkıntısı vardı ve Fransa iflasın eşiğindeydi.  Hatta öyle bir durumdalar ki . XIV. Louis ve XV. Louis’in döneminde olan tüm savaşlar Fransa’yı Avrupa’nın en borcu olan ülkesi konumuna düşürmüştür. Üstelik Fransa halkı üzerinde çok ciddi bir vergi büyük yoktur ancak o dönemlerde zaten çok az olan vergilerin toplanabilir kısmı ekonomiyi kurtarmaya yetmemiştir. Bu durumdan çıkabilmenin tek yolu olduğuna inanan Pierre Augustin Caron de Beaumarchais,  kral XVI. Louis’yi, İngilizlere karşı bağımsızlık mücadelesi veren Amerikalıları desteklemek konusunda ikna etti. Böylece ülke biraz olsun toparlanabilirdi. Ancak bu karar Fransa için felâketle sonuçlanmıştır çünkü böyle bir desteğin Fransa’ya maliyeti çok fazla olmuştur.

1777 yılının Nisan ayında Kutsal Roma İmparatoru II. Joseph çok özlediği kız kardeşini ziyaret etmeye karar vermiştir ve ziyaret etmiştir. Avusturyalılar kraliçe Marie’nin erkek çocuk sahibi olamadığını biliyorlardı ve bu durumdan oldukça endişe duyuyorlardı. Aynı endişeyi Marie’nin ailesi de duyuyordu ve bu yüzden Kutsal Roma İmparatoru II. Joseph bu ziyaretin hemen olması gerektiğine karar vermiştir ve kız kardeşinin evliliğinin nasıl gittiğini kendi gözleriyle görmeye karar vermiştir. Kız kardeşinin sarayına gelen Joseph ve kız kardeşi Marie  Le Petit Trianon Şatosunun bahçesinde baş başa oldukça uzun sayılabilecek bir gezintiye çıkıp konuşmuşlardır. Joseph, Marie’yi kumara olan düşkünlüğü ve arkadaş çevresinin bu kadar kötü olmasından dolayı eleştirmiştir. Çünkü bu arkadaş seçiminin tamamen Marie’nin beceriksizliği olduğunu düşünmüştür. İmparator aynı zamanda kız kardeşine, eniştesi ile olan cinsel yaşamı hakkında uzun bir söyleşide bulunmuştur. Bu söyleşide ne söylediği bilinmemektedir ancak bu söyleşiden sonra 1778 yılının nisan ayında kraliçe hamile olduğunu halka duyurmuştur.

Daha önce bir kez hamile kalmasına rağmen hiçbir şekilde çocuk sahibi olamayan Marie’nin ilk dünyaya gelen çocuğu bir kızdır ve inançları gereği vaftiz edilirken  Marie Thérèse Charlotte adını almıştır. Fransa kralının en büyük kızı olduğu için “Döfnes” unvanını almıştır. Saray ve halk erkek çocuk istiyor olmasına rağmen Marie hiçbir zaman bir kızı olduğundan utanmamıştır. Hatta bundan gurur duymuştur. Bu konuda ise bebeğe aynen şöyle demiştir;

“Erkek olsaydın devlete ait olacaktın, ama sen bana aitsin ve benim tüm alakama sahip olacaksın; mutluluklarımı paylaşacak, acılarımı azaltacaksın.”

Kraliçe 1781 yılında dünyaya bir erkek çocuk getirdi. Bu çocuğun adını inançları gereği vaftiz edilirken  Louis Joseph koymuşlardır.

Kraliçe Marie’nin 1785 yılında Louis Charles adında bir çocuğu daha dünyaya gelmiştir.

1786 yılında ise Marie’nin  Sophie Béatrix adında bir çocuğu daha olmuştur.

Marie, yaşı ilerledikçe para harcamaları da düşmeye başlamıştır. Gençliğindeki kadar çok para harcamamaya başlamıştır. Çocuklarına aşırı düşkün olan Marie, çocukları ile ilgili ne varsa bizzat kendisi ilgilenmeyi seçiyordu.  Bir keresinde oğlu Louis Charles için “Benim sevgili lahanam çok çekici ve ben onu çılgınlar gibi seviyorum. O da beni çok seviyor tabii ki, ama kendi usulüyle, utanmaksızın” demiştir. (Lahana,Avrupa’da o dönemlerde sevgi ve samimiyet belirten bir sözcük olarak kullanılıyordu. )

Kraliçe artık zamanının büyük bir bölümünü hayır işlerine ayırmaya başlamıştır. Hayır yapmış olması güzel bir davranış ancak bu konuda da çok fazla cömert davranmaya başlamıştır.

1785 yılında artık 30 yaşına girmiştir. 30 yaşına girdikten sonra giyiminde bir takım değişiklikler meydana gelmiştir. Örneğin önceden oldukça gösterişli giyinen kraliçe artık daha sade kıyafetleri tercih ediyordu ve taşlarla, tüğlerle süslü olan o gösterişli perukları takmayı sevmiyordu. Kişisel mücevher koleksiyonuna yeni parçalar eklemekten oldukça zevk duyan kraliçe artık bundan zevk almayı bıraktı ve yeni parçalar eklemeyi sonlandırdı.

1786 yılında Kraliçe, Sarayın arazilerinin üstüne sırf kendisi için suni bir köy inşa ettirmeye karar vermiştir ve bu kararını uyguladıktan sonra oldukça ağır eleştirilere maruz kalmıştır.

Aristokrat Fransız bayanların arasında bu suni köyler oldukça yaygınlaşmaya başlamıştır. Böylece kendi konforlu mekanlarının yanında aynı zamanda gözden uzak doğa ile iç içe yaşantılarda da yaşayabiliyorlardı. Bu geleneği başlatan Marie değildir. Gelenek  XIV. Louis’in metresi olan  Françoise-Athénaïs tarafından başlatılmıştır. Bu sebepten dolayı Marie’yi seven kısım,  Petit Hameau köyü yüzünden Marie’nin bu kadar ağır eliştirilmesini doğru bulmamışlardır. Bu sebeple Marie’yi korumak için Barones d’Oberkirch bizzat kendisi “Başkaları, Marie Antoinette’in yaptığı masraftan daha fazlasını, bahçelerini düzenlemek için yapıyor!” cümlesini kurmuştur. Halk arasındaki popülerliğini neredeyse tamamen yitirmiş olan kraliçenin namını bu suni köy çok daha fazla zedelemiştir.  Birçok kişiye göre gerçek köylüler çok zor şartlar altında yaşamlarını sürdürmeye çalışıyordur ancak bunlardan haberi olmayan ve umursamayan savurgan kraliçe kendi kendine çobancılık oynuyordur.

Kraliçe Marie ile  Rohan kardinali Louis çok fazla anlaşamazdı ve araları pek iyi değildir. Ancak Rohan Fransa’nın en meşhur ailelerinden birisine mensuptur. Geçmişinde Avusturya elçisi olarak görev yapmıştır ve hava atmaya oldukça düşkün bir kişiliği vardır. Bu sebepten dolayı arkadaşlarına hava atmak için yazdığı birkaç mektup ele geçirilmiştir.

Rohan, arkadaşlarına Avusturya’daki saraydaki kadınların yarısından fazlasıyla yattığını anlatıyordu ve hatta daha da ileri giderek Marie’nin annesi olan imparatoriçenin bile kendisiyle yatabilmek için bizzat kendisine yalvardığını iddia ediyordu. Ayrıca bununla da sınırlı kalmamıştır ve Viyana’daki arkadaşlarına Marie’nin namını zedeleyen dedikodular sayesinde basılmış bir çok mecmuayı da göstermiştir. Rohan, Richelieu’nun izinden gitmek istiyordu ve en büyük hayali fransa başbakanı olmaktır. Ancak bunu başarabilmesinin tek yolu kraliçe Marie ile arasını düzeltmesiydi. Eğer bu hayalini gerçekleştirmek istiyorsa kraliçe ile arasını düzeltmek zorundaydı. Çünkü bu göreve ancak Kral ya da Kraliçe tarafından atanılabilirdi ama Kraliçe her seferinde bu göreve Rohan’ın atanmasına engel oluyordu. Servetini tamamen yitimiş olan aristokrat olan  Motte kontesi Jeanne Saint-Rémy de Valois, yitirdiği serveti elde edebilmek için bir yol aramaya başlamıştı. Ve bu yolun sadece Rohan’ın metresi olarak sağlanabileceğine karar vererek Rohan’ın metresi olmuştur.

Marie, Kraliyet kuyumcusunun kendisine sormadan bir gerdanlık yapmasını hoş karşılamamıştır ve gerdanlığı almak istememiştir. Ayrıca o dönemde kraliyet deniz kuvvetlerinin yardıma ihtiyacı vardır ve gerdanlık gerçekten çok pahalıdır. Kraliyet kuyumcusu Kraliçeye oldukça fazla ısrarlarda bulunmuştur ve bunun üzerine kraliçe sinirlenerek: ” Ben size mücevher ısmarlamadım, daha da ötesi, elmas koleksiyonuma bir karat daha eklemek istemediğimi defalarca söyledim. Ben satın almak istemeyince kral satın almak istedi ama hediye olarak da kabul etmeyeceğimi belirttim. Lütfen tekrar sormayınız.”  demiştir.

Bu arada Motte kontesi, bir şekilde yolunu bularak Rohan’ı kendisinin Marie’nin çok samimi bir arkadaşı olduğuna inandırmayı başarmıştır. Buna inandırdıktan sonra ise Rohan’a Marie’nin ne kadar almak istemiyor gibi görünse de içten içe o gerdanlığı çok büyük bir tutkuyla istediğini söylemiştir. Rohan, gerdanlığı Kraliçeye götüreceğine inandığı kontese bir miktar para teslim etmiştir. O kadar değerli bir gerdanlığın ödemesini Rohan taksitle yapmaya karar vermiştir. Kraliyet kuyumcusu da paranın diğer kısmının daha sonra ödeneceğini düşündüğü için 1.6 milyon livrelik gerdanlığı kontese teslim etmiştir. ((500 kg. altın ) Bunun üzerine kontesin kocası elmas gerdanlığı alarak ortadan kaybolmuştur. Bu gerçek bir süre saklanmıştır ancak ödeme günü geldiğinde her şey ortaya çıkmıştır.  Gerçek suçlunun kim olduğunu bulabilmek için bir çok kişi tutuklanmıştır. Rohan, yakalanmıştır, Kontes kırbaçlanmıştır ve vesikalanıp fahişeler hapishanesine atılmıştır. Kontesin kocası kürek cezasına mahkum edildi ancak bulunamadı. Kraliçe, her ne kadar bu korkunç skandalla bir alakası olmadığını söylemiş olsa da halkın gözünde çok daha fazla kötü duruma düştü.

Elmas gerdanlık ülkede korkunç bir politik facia yaratmıştı. Tam bu sırada bu korkunç facia ile baş etmeye çalışırlarken kraliçeyi yerle bir edecek bir olay daha gerçekleşti. Kraliçenin en küçük kızı olan Sophie-Béatrix birinci yaşının doğum gününden çok kısa süre vefat etmiştir. Bunun üzerine oldukça yıkılan kraliçe küçük ve güzel kızının cansız cesedine sarılıp saatlerce hıçkırarak ağlamıştır.

Çok kısa süre sonra kraliçenin büyük oğlu  Louis-Joséph rahatsızlanmıştır ve kraliyet doktorlarının kontrolünden geçmiştir. Acısı zaten yeterince taze ve alevli olan kraliçe ikinci acı haberi de almıştır. Büyük oğlu  tüberküloz hastasıdır ve daha da kötüsü hastalığın son aşamalarındadır. Bu aşamada oğlunun ölümünü beklemekten başka yapılabilecek hiçbir şey yoktur. Bu sebepten dolayı oğlu acılar içinde kıvranırken kraliçe Marie hiçbir şekilde başından ayrılmamıştır ve oğlu vefat edene kadar tüm bakımını kendisi üstlenmiştir.

Yetersiz vergilendirme ve sınır dışındaki bitmek bilmeyen savaşlar yüzünden ülke oldukça borç içindeydi. Kral, durumun ne kadar kötü olduğunu görüşüp tartışabilmek için soyluları toplamıştır.  “Soylular Asamblesi” toplanmıştır ancak hiçbir sonuç alınamamıştır.  XVI. Louis, başka hiçbir çaresi olmadığı için 1789 yılında sınıflar meclisini topladı. Sınıflar Meclisi (Estates-General), Fransız halkının temsilciler meclisidir, ancak mecbur kalındığı tahtirde toplanır ve son olarak 1614 yılında XIII. Louise tarafından toplanmıştır.

Sınıflar meclisi daha ilk görüşmelerinde felaket tellallığı yaparak eleştirilerini hiç çekinmeden savurmaya başlamışlardır. Bu arada kraliyet ailesinin dikkati çok daha başka acı haberlere doğru yönelmiştir. Veliaht olan prens, 4 temmuzda tam 7 yaşındayken vefat etmiştir. Bu kadar acıyı ve bunalımı kaldıramayan kral, çok ciddi depresyon nöbetleri geçirmeye başlamıştır. Kraliçe tamamen yıkılmıştır. Ancak bu durumda bile ondan nefret edenler durmamıştır ve kraliçenin kendi öz oğlunu zehirlettiğini söylemiştir.

Versay’daki aşırı kralcı tarafındaki insanlar Sınıflar meclisine oldukça kızgındır ancak hiçbir şey söyleyemiyorlardır çünkü aynı zamanda çekiniyorlardır. Bu arada kraliçe Marie, reform yanlı insanların monarşiyi kaldırabilmek için planlar yaptığına dair şüphelenmeye başlamıştır. Bunun üzerine 11 temmuzda Marie ve kayın pederi, Kralı, Jacques Necker’i görevden alıp yerine Baron Breteuil’in atanması konusunda ikna ettiler. Üstelik Baron, Marie’nin arkadaşıdır. Baron, aynı zamanda Roma katolik klisesi mensubudur ve koyu bir hristiyandır. Ayrıca çok koyu da bir monarşisttir. Kraliyete düşman olan kesim, aslında çok uysal ve sakin olan bir başbakanı, aslında zalim ve diktatör birisi olarak tanıtmışlardır.  Bu propaganda oldukça işe yaramıştır ve bunun sonucunda Paris’te kraliyet yanlılarının geri kalan kısımı itaate zorlamak amacıyla askeri güç kullanabilecekleri korkusunu oluşturmuştur.

14 temmuz 1789 yılında Paris’te kalabalık bir grup Bastil Hapishanesi’ne baskın yaparak kontrolü ele geçirmiştir. Bastil Hapishanesi aynı zamanda kraliyetin sahip olduğu otoritenin sembolü halindedir. Bu baskında hapishanenin müdürü ve aynı zamanda aşırı derecede sağ görüşlü iki politikacı linç edilmiştir. Ancak haberler gece yarısına kadar hiçbir şekilde Versay sarayına ulaşmamıştır. Olayları duyan kral “Bu bir isyan mı?”   diye sorduğunda, dük Rochefoucauld-Liancourt krala şöyle cevap vermiştir: “Hayır efendim, bu bir devrim.”

Saray içerisinde çok büyük bir panik başlamıştır ve saray halkından çoğu canını kurtarabilmek için kaçmıştır. Kont d’Artois, suikaste uğrayacağına inanmıştır ve bu sebepten dolayı hızlı bir şekilde yurt dışına kaçmıştır. Marie’nin arkadaşı ve aynı zamanda çocuklarının baş mürebbiyesi kontes Gabrielle de Polastron arkasına bile bakmadan hızlı bir şekilde İsviçre’ye kaçmıştır. Ancak İsviçre’ye vardığında bile kraliçe ile arkadaşlığını sonlandırmamıştır ve oradan kraliçe ile mektuplaşmaya devam etmiştir. Bunun üzerine kraliçe Marie, Tourzel markizi Louise-Elizabeth’i yeni baş mürebbiye olarak atamıştır. Marie’nin sağ iki çocuğu kalmıştır ve onlar prenses Marie-Thérèse-Charlotte ve yeni veliaht Louis Charles’tır.

Marie, saraydan uzaklaşmak istemiştir. Bunca sorun ve felaketin arasında Paris’e bu kadar yakın olmak ve burada günlük yaşantısına devam etmek hiçte akıllıca bir fikirmiş gibi gelmiyordu. Kralın bir an önce  Saint-Cloud’daki veya Compiègne’deki herhangi bir şatoya taşınmaları için emir vereceğini düşünüyordu. Hatta bu düşünceye o kadar çok inanmıştı ki eşyalarını bile toplamıştı, ancak kral ona bu durumu fark ettiğinde, hiçbir şekilde taşınmayacaklarını söylemişti. Bu durumda kraliçe eşine karşı gelmemiştir ve onu tek başına burada bırakmaya gönlü izin vermemiştir. Bu sebepten dolayı karara saygı duymuştur.

Bunca kargaşanın arasında bir de sarayın mensuplarının şehrin sahip olduğu bütün tahılları kendi depolarda saklandığı dedikoduları yayılmaya başlamıştır. Bu dedikodudan aylar sonra Versay sarayına kötü bir haber geldi. Habere göre kalabalık bir grup saraya doğru yürüyordu. 5 kasımda haberi kraliçe Marie’de duymuştur ve duyduktan hemen sonra krala sarayı terk etme isteğini yeniden teklif etmiştir ancak kral tekrardan reddetmiştir.

Kraliçe Marie, saraydakiler arasından en az sevilen kişi konumuna düşmüştür ve bunu bilerek o geceyi eşinden ayrı geçirmeye karar vermiştir. Bu kararını uygularken de baş mürebbiye markiz Tourzel’e eğer herhangi bir tehlike söz konusu olursa çocuklarını derhal kralın yanına götürmesi gerektiği konusunda uyarıda bulunmuştur.

Sabahın oldukça erken saatlerinde kalabalık olan grup saraya dalmayı başarmıştır ve kraliçenin muhafızlarını katletmiştir. Kraliçe ve yardımcıları canları çok zor kurtararak kaçmışlardır. Kaçmayı başardıkları gibi kralın yatak odasına gitmişlerdir ve çocuklar da geldikten sonra odanın kapısını kilitlemişlerdir.

Bu arada, kalabalık sarayın avlusunda toplanmıştır ve kraliçenin balkona çıkmasını istediklerini dile getirmişlerdir. Bunun üzerine Marie, üzerinde sabahlığı ve yanında iki çocuğu ile birlikte balkona çıkmıştır. Bunun üzerine kalabalık, iki çocuğunda içeri gönderilmesini istemiştir. Kraliçe, yaklaşık 10 dakika boyunca üzerine silahlar doğrultulmuş bir şekilde balkonda tek başına beklemiştir. Daha sonra beklemekten sıkılan kraliçe, kalabalığı başıyla selamlayıp içeriye girmiştir. Bu davranışından sonra kalabalık kraliçenin cesaretine hayran kalmıştır ve “Vive la Reine!” (“Kraliçemiz çok yaşa!”) diye slogan tutturmaya başlamışlardır.

Kraliyet ailesi, kalabalık ile beraber Paris’e dönmeye zorlanmıştır. Kraliyet ailesini tam bir harabeye dönmüş olan ve XIV. Louis’den beri kullanılmamış olan Tuileries Sarayına götürmüşlerdir.  Fayette markizi Gilbert du Motier,  George Washington’un yanında savaşmıştır ve Amerikan düşüncelerini benimsemiş bir aristokrattır. Ayrıca kraliyet ailesinin güvenliğinden sorumludur. Ancak kraliçenin yüzüne bakarak hiç sakınmadan o anda “Majesteleri şu an bir tutuklu. Evet, öyle. Artık kendi “Şeref Muhafızları” olmadığı için kraliçe bir tutukludur” demiştir. Kralın kız kardeşi  Elisabeth ve Provence kontu’da tutuklanmıştır. Ayrıca bunca felakete rağmen  Lamballe prensesi, Tourzel markizi ve saray hizmetkârlarının bir kısmı, kraliçeyi terketmeyi asla kabul etmemişlerdir.  Bunun üzerine kraliçe, arkadaşlarını ikna edebilmek amacıyla “Ben iyiyim, endişelenmeyiniz” yazılı bir hazırlayıp Avusturya büyükelçiliğine göndermiştir.  Tekrar halk önüne çıktığında sakinliğini korumaya çalışmıştır.

Marie, uzlaşma konusuna devrimin başından beri şüpheci yaklaşmıştır ancak yine de bu tür sorunların barışsal yollarla aşılabileceğine dair umutları da vardır. Antoine Barnave gibi bazı cumhuriyetçiler kraliçenin düştüğü kötü duruma üzülüyordu ancak üzülmesinin yanında bir çoğu kraliçenin ne kadar asaletli olduğunu düşünüp asaletine hayranlık duyuyorlardır.  Mirabeau kontu, kraliçe Marie ile çok fazla anlaşamıyor olmasına rağmen herkese kraliçenin asaletinden ve erkek gibi güçlü olmasından etkilendiğini ifade etmiştir.

Normal hayata dönmeye çalışarak Tuileries’e hayır kurumlarının temsilcilerini davet etmeye başlamıştır ve Paris’in yoksul çocuklarının acılarını dindirebilmek için yardımlar yapmaya devam etmiştir. Üstelik, çocuklarıyla ve en çokta “Benim sevgili lahanam” diye hitap ettiği döfenle (veliaht prens) normalinden daha fazla vakit geçirmeye özen göstermiştir.

Halk kraliçeye karşı öyle bir öfke beslemiştir ki, kraliçe öz kızının komünyonuna kılık değiştirerek katılmak zorunda kalmıştır. Geleneklere bakıldığı zaman bir prensesin ilk komünyonunda prensese elmas bir takı seti armağan edilirdi ancak kral ve kraliçe’‘halkı ekmeksiz bırakmaktansa, prensesi elmassız bırakmak yeğdir”  diye düşünmüşlerdir.

Bütün bunlar olurken bu arada Millî Asamble, Fransa’yı Anayasal monarşiye dönüştürebilmek için bir anayasa hazırlamıştır. Ancak Marie, Asamble’nın seçkin üyelerinden biri olan ve kraliyet otoritesini yeniden güçlendirmeyi arzulayan Mirabeau kontu ile gizli görüşmeler yaptığını fark etti. Mirabeau kontuna olan güvensizliği, kralın, onun tavsiyelerini dinlemesine engel olmuştur. Rus çariçesi II. Katerina, Kraliçe Marie’ya halkın söylediklerine kulak tıkaması gerektiğini öğütleyen bir mektup yazmıştır ve mektubunda  “İt ürür, kervan yürür”  cümlesine yer vermiştir. Bu arada kralın kız kardeşi Elisabeth, düzenin bozulmuş olmasından çok ciddi huzursuzluklar duyuyordu ve bu huzursuzluğu dile getirmekten hiçbir şekilde çekinmiyordu. Sürgündeki kardeşi kont d’Artois gibi düşünüyordu. Fransız devriminden oldukça çekiniyordu ancak ne kadar çekinirse çekinsin iç savaşın bu saatten sonra kaçınılmaz olduğunu düşünüyordu.

Kraliyet ailesi, istemiyor olsalar bile yine de 14 temmuzda  Bastille’nin düşüşünün yıl dönümü kutlamalarına katılmışlardır. Kraliçe, ”Zulüm ve acıya dair her şey” diye tanımladığı kutlamalara katılmak zorunda kalmıştır.

Kralın liberal kuzeni Orleans dükü Philip Egalité İngiltere’den dönmüştür ve halka açık bir şekilde devrimcileri desteklediğini açıklamıştır. Ayrıca Orleans, Marie’den nefret ediyordu. Kraliçe’de Orleans’tan nefret ediyordu ve aynı zamanda onun devremi kullanarak tacı ele geçirmeye çalıştığını düşünüyordu. Aşırı kralcı olan kısım, Orleans’ın Marie’ya olan nefretinden dolayı Versay’ın  kuşatılmasının organizasyonunu yaptığını düşünüyorlardı ve bunun tek amacı Marie’yi astırabilmekti. Dük, paris halkından aşırı sevgi görmeye başlamıştı. Ancak buna rağmen Dük’ün metresi  Grace Elliot gizliden gizliye bir kralcıydı ve sadece kraliçe adına bir görev için Belçika’ya gitmişti. Kralın, sürgündeki başbakanı konumundaymış gibi davranarak Breteuil baronuna kralın ve Marie Antoinette’in mesajlarını iletmiştir. Kral, kronik halsizliğe ve yoğun depresyona dair şikayetler taşıyordu ve bu durumda bunlarla baş etmeye çalışıyordu. Dolayısıyla evraklarla ve resmi belgelerle kraliçe ilgileniyordu. Bu yüzden de kraliçenin evraklarla oynayıp sahte işlemler yaptığına ve kralın mührünü kullanarak Breteuil baronu ile yazıştığına dair kanılara varılmaya başlanmıştır.

Saray ile devrimciler arasındaki uzlaşma ümidi 1790 yılında Ruhban Sınıfının Medeni Kanunu’nun yayınlanması ile iyice azalmaya başlamıştır. Bu belge, Roma Katolik Kilisesi’nin tarih boyunca süregelen uygulamaları ve ayrıcalıklarına cumhuriyetçi bir saldırı niteliği taşıyordu. Marie Antoinette bu haberi duyar duymaz Tourzel markizine, “Kilise, kilise… Sırada biz varız” demiştir.

1791 yılında kral ve kraliçenin hiçbir şekilde umudu kalmamıştır ve Fransa’nın tamamen yok olacağına karar vermişlerdir. Buna karar verdikten sonra doğu Fransa’da bulunan ve monarşistlerin kalesi konumunda olan Montmédy’e kaçmak için bir karara varmışlardır. Böylece sakin bir kafayla orada taraftarlarını ve dış destekçilerini bir daha gözden geçireceklerdir ve organize edeceklerdir. Kutsal Roma İmparatoru II. Leopold, Rus Çariçesi II. Katerina, İsviçre Kralı III. Gustav ve Prusya Kralı II. Frederick William askeri yardım sözü vermişlerdir. Eğer kaçarlarsa, ihtilalcilerle anlaşmaya da varabilirlerdi, ama şu anki durumda, güç kullanmaktan başka çare kalmamıştır.

Kraliyet ailesi planı gerçekleştirmek üzere kaçış eyleminde bulunmuşlardır ancak eylemleri başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Varennes kasabasında at arabasının atları değiştirilirken cumhuriyetçiler kralı paraların üzerindeki resimlerinden tanımışlardır. Bunun üzerine Tuileries Sarayı’na geri götürülmüşlerdir. Bu olaydan sonra Kral ve kraliyet ailesinin tamamı devrim’in düşmanı ilan edilmiştir.

Marie, sarayın içindeki kan kayıplarını durdurabilmek adına Asamble içerisindeki anayasal monarşist kesimin lideri durumundaki Antoine Barnave ile gizlice görüşmeye başlamıştır. Barnave, kralı Eylül 1791 yılında yeni anayasayı alenen kabul etmesi konusunda ikna etmiştir ancak kraliçe Barnave’nin bu çabalarını, kardeşi Kutsal Roma İmparatoru II. Leopold’u Fransa’ya ihtilal karşıtı bir haçlı seferi başlatması konusunda sıkıştırarak baltalamıştır.

Kral ve kraliçe,  kraliçenin akrabalarının yönettiği Avusturya ve Fransa’yı hemen işgal eder ve isyanları bastırmayı başarırlarsa monarşinin yeniden kurulabileceğini umut etmişlerdir ama işler hiçte umut ettikleri gibi gitmemiştir ve felaketle sonuçlanmıştır. Fransa’yı işgal eden Avusturya-Prusya ordusunun komutanı Brunswick dükü Karl Wilhelm Ferdinand, kraliyet ailesine en ufak bir zarar gelirse Paris’i yakıp yıkacağını belirten bir manifesto yayınlamıştır. Devrimciler buna çok hızlı bir şekilde ve olabilecek en zalimce tepkiyi vermişlerdir. Saraya duydukları öfke ve nefret olduğundan bin kat daha fazlalaşmıştır ve ilk iş olarak 10 ağustos 1792 yılında Tuileries’e saldırı gerçekleştirmişlerdir.

Marie, eğer gerekiyorsa tek başına bu asi topluluğun önüne çıkmaya karar vermiştir. Hizmetkarları bu akıl almaz karar karşısında ne yapacağını şaşırmışlardır ve Marie’yi hiçbir şekilde ikna edememişlerdir. Son olarak Marie’ye hiç olmazsa çocuklarının hatırı için kaçıp kurtulması gerektiğini söylemişlerdir. Kraliçe hiç istemiyor olsa da bunun üzerine sarayı terk etmiştir ve Millî Asamble’nin merkezi olan saraya yerleşmiştir. Kraliyet ailesi sarayı terk ettikten kısa süre sonra asiler saraya ulaşmışlardır ve sarayın isviçreli muhafızlarını katletmişlerdir. Bunun üzerine Tuileries Valisi Markiz Champcenetz, devrimciler tarafından idama mahkum edilmiştir ancak  Grace Elliot’un yardımı sayesinde ağır yaralı olarak kaçmayı başarmıştır.

XVI. Louis 13 Ağustos’ta cumhuriyetçiler tarafından tutuklanmıştır.  yaklaşık bir ay sonra, 21 Eylül’de Millî Kongre monarşiyi kaldırmıştır.  Kraliyet ailesi, çocuklar ve Prenses Elisabeth de dahil olmak üzere Paris’teki Tapınak Kalesi’nde hapsedilmiştir ve Kraliyet yanlıları tarafından kaçırılmamaları için çok sıkı güvenlik önlemleri alınmıştır.

Kraliyet ailesinin hapsedilmesinden kısa süre sonra Paris şiddetin merkezi haline gelmiştir. Asiler, hapishaneleri işgal etmişlerdir ve kraliyet yanlısı olduğuna dair en ufak bir şüphe duyduğu herkesi katletmişlerdir. Marie’nin çok sevdiği bir arkadaşı olan  Prenses Lamballe yakalanmıştır ve kraliçeye bağlılık yemininden vazgeçmesi istenmiştir. Ancak prenses bu isteği reddetmiştir ve bunun sonucunda kafasına defalarca çekiçle vurularak katledilmiştir. Bazı kaynaklara göre prensesin kafası parçalanıp kazığa geçirilmiştir ve Marie’nin penceresinin önüne getirilmiştir. Bu dehşet manzarasını gören Marie, fenalık geçirerek bayılmıştır. Ancak otoriteler, Prenses Lamballe’in cesedi kendilerine getirildiğinde giyinik ve tek parça halinde olduğunu söylemişlerdir.

Louis, 11 aralıkta, vatana ihanet suçundan yargılanmıştır. 17 ocakta ise ölüm cezasına çarptırılmıştır. Ölüm cezası yönünde oy kullananlardan birisi de Orleans dükü olmuştur.  Devrik krala ailesi ile son kez yemek yemesi için izin verilmiştir.  Louis henüz çocuk yaştaki oğlunu öç almaması için tembihlemeyi ihmal etmemiştir.  Marie, yemekten sonraki birkaç saatini oğluna ve kocasına sarılarak geçirmiştir. Elisabeth abisine sarılırken Marie Antoinette histerik bir şekilde ağlamaya başlamıştır. Louis ertesi gün giyotinle idam edilmiştir. Kalabalığın tezahüratlarını duyan Marie Antoinette olduğu yere yığılmıştır ve uzun süre konuşamamıştır.

Marie, kocasının ölümünden sonra hiçbir zaman tam anlamıyla kendisine gelememiştir. Kızı, Marie hakkında “Kalbinde hiçbir ümit kırıntısı kalmadı. Yaşıyor mu, ölü mü belli değil”  demiştir. Marie, bayılma ve spazm nöbetleri geçirmeye başlamıştır. Ayrıca iştahını tamamen yitirmiştir ve çok ciddi derecede kilo kaybetmiştir.

3 temmuz 1973 yılında bir grup hükümet yetkilisi Marie’nin oğlunu götürmek üzere hücreye gelmiştir. Küçük veliaht, sürgündeki kraliyet yanlıları tarafından XVII. Louis ilan edilmiştir. Bu nedenle cumhuriyetçi hükümet, henüz sekiz yaşındaki çocuğu ayrı bir yerde tutmaya karar vermiştir.  Louis histerik bir şekilde ağlayarak annesinin arkasına saklanmıştır ve oğluna bir kalkan olan Marie, iki saat boyunca oğlunu yetkililere teslim etmemiştir. Sonunda yetkililer  Marie Thérèse’yi öldürmekle tehdit ettikleri için pes etmek zorunda kalmıştır ve oğlunu teslim etmiştir. Kraliçe, o günden sonra oğlunu bir daha asla görememiştir. Bu olaydan kısa süre sonra Marie’nin yargılanma süreci başlamıştır. Ayrıca oğlu Louise 1795 yılında annesinden ayrıldıktan iki yıl sonra hapishanede ölmüştür.

Kraliçe, 2 ağustos 1793 yılında sabaha karşı gardiyanlar tarafından uyandırılmıştır ve üzerini giyinmesi söylenmiştir. Kızından ve görümcesinden ayrılarak Conciergerie Hapishanesi’ne transfer edilmiştir.  Marie’ya X. yüzyıl Fransız krallarından Hugues Capet (Pelerinli Hugues)’ten esinlenerek “Pelerinli Dul” lakabı takılmıştır.  Bazen de basitçe “280 no.lu mahkûm” diye hitap ediyorlardı.Rosalie Lamorlière isimli bir köylü kızı, Marie Antoinette’e yardım etmesi için tahsis edilmişti ama kraliçe, hemen hemen hiçbir şey istemiyordu.

29 ağustos 1793 yılında Rougeville’den sadık bir destekçisi olan Alexandre Gonsse kraliçeyi ziyaret etmiştir. Bir karanfil çiçeğinin taç yaprağına sakladığı notta, kraliçeyi çok yakında kaçıracaklarını söylüyor ve hazırlıklı olmasını söylüyordu. Kraliçenin bir parça kağıda iğne başı ile yazdığı cevap gardiyanlarca ele geçirilmiştir ve tarihe “karanfil olayı” olarak geçen bu hadise, kraliçenin güvenliğinin daha da sıkılaştırılmasına neden olmuştur.

2 Eylül’de cumhuriyetçi siyaset adamı ve gazeteci Jacques Hébert, Halkın Güvenliği Komitesi’ne, “(Okuyucularıma) Antoinette’in kellesi sözünü verdim. Eğer bu iş geciktirilirse, kendim gider keserim”demiştir. Cumhuriyetçilerin çoğu Marie Antoinette’ten ölesiye nefret etmeye başlamıştır ve onu ölmeye kararlı bir hale gelmişlerdir.

Kraliçenin yargılanması 14 ekimde başlamıştır. Mahkeme salonuna girdiğinde herkes şok olmuştur çünkü kraliçe erken yaşta çok fazla çökmüştür. Zayıflamıştır, bir deri bir kemik kalmıştır, bitkin ve harap bir vaziyette görünmüştür. İddia makamı kırk tane şahidi tanık kürsüsüne davet etmiştir. Elmas gerdanlık olayı ve sarayın kuşatması esnasında İsveç Muhafızları’nı sarhoş ettiği iddiaları gündeme gelmiştir. En korkunç iddia ise Jacques Hébert’den gelmiştir. Hébert kraliçeyi, öz oğluna cinsel taciz yapmakla suçlamıştır. Sessiz kalan Marie Antoinette, yanıtlaması için baskı yapıldığında, “Eğer yanıt vermediysem bu, bir anneye yapılan böyle bir suçlamayı, doğanın kendisinin bile yanıtlamayacağındandır” demiştir.

Jüriden, şu sorulara yanıt aranması istenmiştir:

Bir kısım kişiler tarafından cumhuriyetin harici düşmanlarıyla ve yabancı güçlerle iletişim kurulduğu ve ortak hareket edildiği iddiaları doğru mudur? Bu iletişim ve ortaklık, onlara para yardımı yapılmasını, Fransız topraklarına girme izni verilmesini ve ordularının ilerleyişine imkân sağlanmasını mı kapsamaktadır?

Avusturyalı Marie Antoinette, pelerinli dul, bu ortaklıklarda yer alıp, bu iletişimleri kurmuş mudur?

Vatandaşları birbirlerine karşı silahlandırıp cumhuriyeti iç savaşa sürükleme amacı güden komplo teorileri ve senaryoları gerçekten mevcut mudur?

Marie Antoinette, pelerinli dul, bu komplo teorileri ve senaryolarının hazırlanmasında yer almış mıdır?

Jüri, oy birliği ile Marie’yi suçlu bulmuştur ve 15 ekim tarihinde ölüm cezasına çarptırılmasına karar vermişlerdir. Suçu kocası gibi vatan hainliğidir. Marie’nin vatana ihanetten ölüm cezasına çarptırılmasına karar verildikten sonra Conciergerie Hapishanesi’ne geri götürülmüştür.Görümcesi Elisabeth’e “Vasiyet” olarak bilinen son mektubunu yazmıştır. Bu mektupta ailesine ve arkadaşlarına olan sevgisini dile getirmiştir ve çocuklarına öcünü almamaları için yalvarmıştır.

16 ekim 1793 yılında sabah saatlerinde, bir gardiyan Marie’nin saçlarını kesmek ve ellerini arkadan bağlamak için yanına gelmiştir. Alelade, römorklu bir at arabası ile Paris sokaklarında bir saatten fazla dolaştırılarak devrim meydanına (Concorde Meydanı) getirilmiştir. Arabadan yavaşça inmiştir ve  giyotine şöyle bir bakmıştır.  Kendisine eşlik eden papaz kulağına, ” Bu an madam, cesaretinizi kuşanmanız gereken andır” demiştir.  Marie Antoinette papaza dönerek gülümsemiştir ve  “Cesaret mi? Tüm sıkıntılarımın sona ereceği bu an, cesaretimin yüzümü kara çıkaracağı an değildir” demiştir.  Bir söylentiye göre daha sonra cellatın ayağına basmıştır ve “Özür dilerim mösyö, istemeden oldu”  demiştir. Cellatla dalga geçtiği için ceza olarak çırılçıplak soyulmuştur. 12:15’te idam edilmiştir ve başı çığlıklar atan kalabalığa gösterilmiştir. Marie Antoinette, XVI. Louis ve Madam Elisabeth’in (Louis’nin kızkardeşi) cesetleri bugünkü Madeleine Kilisesi’nin bulunduğu yere tekabül eden büyük mezarlığa gömülmüştür ve üzeri kireçle örtülmüştür. 1814 yılında  Bourbonlar’ın yönetime gelmesinden sonra cesetler bulunmaya çalışılmıştır ancak 21 Ocak 1815’de birkaç kemik, grileşmiş bir öbek kalıntı ve bir jartiyer bulunmuştur. Kalıntılar, Fransız kraliyet ailelerinin ebedi istirahat mekanı olan Aziz Denis Basilica’nın yeraltı türbesine nakledilmiştir.

Share

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here