Kur’an-ı Kerim’de İnsan Ve Acziyet

0
41

İnsanlık ve acziyet kavramı nedir peki bu ?
Gelin birlikte bu soruya cevap verelim:
Biz insanlar genellikle mükemmelliği seven, hatta öyle olduğumuzu düşünürüz fakat durum hiçte öyle değildir. Biz bunu sadece gücümüzün yetmediği zamanlar anlıyoruz, zaten acziyet dediğimiz kavram da bu değil mi ? Biz insanlar her şeyin kendimize göre eksiksiz olduğunu ve bu yüzden olacak her olaya karşı tedbirli olduğumuzu ayrıca o olayında tedbir doğrultusunda bize etkisi olmayacağını düşünürüz. Aslında bazen bu durumların olmadığını insanlar kendileri de görmektedir. Tam bu nokta da Kur’an Kerim’de de bazı ayetlerin bize belirttiği gibi tedbir almak güzeldir fakat tedbir aldık  diye takdirinde inkar etmemek gerekiyor gelin şimdi  insan ve acziyeti ile ilgili ayetlere birlikte göz  atalım:

Kuranı Kerim pek çok ayetinde insanın acizliğine dikkat çeker. İnsanların başına her zaman semavi musibetlerin inebileceğini hatırlatan ayetler de bu türdendir. Mesela Kuran Kerim’de böyle  geçer:

“O kentlerde yaşayanlar geceleyin uyurlarken azabımızın kendilerine gelmeyeceğinden emin mi oldular? Veya gündüz vakti oyalanırlarken azabımızın kendilerine gelmeyeceğinden emin mi oldular? Yoksa Allah’ın mekrinden emin midirler? Halbuki kendilerine yazık edenler dışındakiler Allah’ın mekrinden emin değildirler.” (Araf suresi, 97-99)

Ayette geçen “Allah’ın mekri”, ummadıkları yerden Allah’ın insanları yakalayıvermesidir. “Onlar mekir yaptı, Allah da mekir yaptı. Allah en güzel mekir yapandır.” (Al-i İmran suresi, 54)

ayetinde, Allah’ın dinine karşı tuzak hazırlayanlara, Allah’ın karşı tuzağı nazara verilir. Şüphesiz Allah’a mekir isnadı mecazi bir anlatımdır. Böyle bir üslupla, onların hile ve tuzaklarının tarafı İlahiden boşa çıkarıldığı, kendi başlarına geçirildiği beliğ bir şekilde anlatılmıştır.

Ayrıca Kuran’ı Kerimde Mülk  Suresinde insanın acizliğine işaret etmektedir:

“Semada olanın sizi yere geçirmesinden emin mi oldunuz? O vakit bakarsınız ki yer çalkalanmaktadır. Semada olanın üzerinize taş yağdıran bir kasırga göndermesinden emin mi oldunuz? Bu uyarımın nasıl olduğunu yakında bilirsiniz. Onlardan öncekiler de yalanlamıştı. Ama benim onları reddim (inkarım) nasıl oldu gördünüz.” (Mülk suresi, 16-18)

“Semada olan” dan muradın ne olduğu genelde iki şekilde açıklanmıştır:

1. Kudret ve saltanatı, arş ve memleketi semada olan Allah.

2. Semanın sakinleri olan melaike. (Beydâvî, Kadı, Envarut-Tenzil ve Esrarut Tevil, Darul Kütübil – İlmiyye, Beyrut 1988, II, 511; )

Hamdi Yazır, ayetle ilgili şu yorumu yapar: “Burada sema, “gök” dediğimiz cismani semadan ibaret değil, mutlak yükseklik, üstünlük remzidir. Maddi-manevi, cismani ve ruhani bütün mahlukatın, mekanın ve zamanın fevki demek olan mutlak yükseklik manasınadır… Bizim nazarımızda ulviyetin en yüksek timsali sema olduğu için Allahu Tealanın mutlak yüceliği de onunla ifade buyurulmuştur.” (Yazır, Hamdi, Hak Dini Kur’ân Dili, VII, 5234)

Gelin bir de şu ayete bakalım:

“De ki: Allah size üstünüzden veya ayaklarınızın altından bir azap göndermeye veya sizi birbirinize katıştırıp bazınıza diğerlerinin kuvvetini tattırmaya kadirdir.”
(Enam suresi, 65)

Ayette geçen “üstten ve alttan gelebilecek azap” olarak, üstten taş, alttan çöküntü; üstten kötü idareci, alttan ayak takımının musallat olması; üstten rüzgar, alttan sel felaketi; üstten Nuh kavminde olduğu gibi helak edici bir su, Ebrehe ordusunu helak eden ebabil kuşları gibi felaketler, alttan ise deprem, kuraklık gibi musibetler nazara verilmiştir. Hamdi Yazır’ın da dediği gibi, “ayet hepsine muhtemeldir.” ( Yazır, III, 1953)

Deprem, sel gibi afetlere karşı insanın tedbir alması elbette güzel bir olaydır. “Takdir Allah’tan, tedbir kuldan” denilir. Fakat tedbire güvenerek takdire karşı gelmek de mümkün değildir. Şu ayetler bilhassa bu noktaya dikkat çekmektedir:

“Onlar yeryüzünde dolaşıp da kendilerinden öncekilerin akıbetinin nasıl olduğuna bakmadılar mı? Onlar bunlardan sayıca daha çok ve güçlü idiler. Yeryüzünde daha sağlam eserler yaptılar. Öyle iken, yaptıkları şeyler kendilerini kurtarmadı. Peygamberleri onlara beyyinelerle (açık delillerle) geldikleri vakit kendilerindeki ilme güvendiler. Alay etmiş oldukları şey kendilerini kuşatıverdi. Azabımızı gördüklerinde “tek Allah’a inandık ve Ona ortak koştuklarımızı inkar ettik” dediler. Fakat şiddetimizi gördüklerinde iman etmeleri onlara bir fayda vermedi. Bu, Allah’ın kulları içinde cari olan hükmü ve yasasıdır. İşte kafirler burada hüsrana uğramışlardır.” (Mümin suresi, 82-85)

Öyle anlaşılıyor ki, İslam öncesi dönemlerde kuvvetli kavimler gelip geçmiş ve bunlar güçlü medeniyetler meydana getirmişlerdir. Peygamberleri bunlara Allah’ın dinini anlatmış, inkar etmeleri halinde Allah’tan gelecek bir azaptan sakındırmışlardır. Fakat bu güçlü insanlar, ayetin bildirdiği gibi, “kendilerindeki ilme” güvenmişler, o sağlam binaların yıkılmayacağını zannetmişlerdir. Fakat neticede, o yaptıkları şeyler kendilerine bir fayda vermemiştir. İlahi azap kendilerini kuşatınca akılları başlarına gelmiş, “tek Allah’a inandık ve Ona ortak koştuklarımızı inkar ettik” demişlerse de, yeis halindeki bu iman onları kurtarmamıştır. Bu durum, ayette “sünnetullah” tabir edilen Allah’ın bir kanunudur. Yani, hangi kavim taşkınlık yaparsa, şöyle veya böyle İlahi bir musibete maruz kalacaktır. Ve bu İlahi kanunda asla bir değişiklik söz konusu değildir.

İlme güvenerek İlahi afetlerden kurtulmanın mümkün olmadığı ayetin bildirdiği mühim hususlardan biridir. Bunun ibretli bir örneği geçtiğimiz yıllarda Japonya’nın Kobe şehrindeki depremde yaşanmıştır. Birinci derecede deprem kuşağında yer alan Japonya da, özellikle Kobe şehri baştan sona deprem şartlarına göre inşa edilmekle beraber, farklı bir depremin olması bütün teknolojik hesapları alt üst etmiş, şehir bir enkaz yığını haline gelmiştir. Evet, Kuranın da emrettiği gibi tedbir alınmalıdır; (Nisa suresi, 71, 102)

fakat tedbire güvenmek yerine Allah’a iltica edilmelidir.

Allah’ın mülkünde yaşayan cin ve insan, Onun emirlerine itaatle mükelleftir. Şu ayeti kerime, bu noktayı haşmetli bir üslupla ifade eder:

“Ey cin ve insan topluluğu! Eğer göklerin ve yerin sınırlarından çıkmaya gücünüz yeterse, haydi çıkın! Fakat bir ferman olmayınca çıkamazsınız. Öyleyse Rabbiniz’in hangi nimetini yalanlarsınız? Üzerinize ateş kıvılcımları ve erimiş madenler gönderilir, bir yardım da alamazsınız. Öyleyse Rabbiniz’in hangi nimetini yalanlarsınız?” (Rahman suresi, 33-36)

Bu Ayet-i Kerime’de de gördüğümüz gibi insanların acziyeti hatta sadece insanların  değil  evrendeki bütün varlıkların  acziyeti açıkça  beyan edilmiştir. Fakat bizim konumuz insan olduğu  için insanın  acziyetine biraz daha vurgu yaptık. Bu konuda Kur’an-ı Kerim de daha çok ayet bulmaktadır.

Son olarak Bediüzzaman  Said Nursi Hazretlerinin bu konuda ki görüşleriyle yazımı tamamlamak işitiyorum. Bediüzzaman Said Nursi bu konuya kitaplarında özellikle de Sözler adlı  kitabında  çokça  değişmiştir.

İnsanın aczi ve fakrı için Bediüzzaman Said Nursi, ‘acz-i mutlak’ ve ‘fakr-ı mutlak’ tabirlerini kullanır. Mutlaktan kasıt, sınırı olmayan bir acziyet ve fakriyettir.
Acziyetin sözlük anlamı “beceriksizlik, kuvvetsizlik, güçsüzlük”tür. Acz, kâinatın her tarafında geçerli olan fıtrî bir kanundur. Kanun olmasının neticesidir ki, yıldızlardan atomlara, basit yapılı elementlerden, insanlara kadar bütün varlıkların ortak özelliğidir. Bir avuç havadaki zerrelerin milyarlarca işi karıştırmadan, noksansız bir şekilde yapması, kesinlikle kendi kudretinin eseri değildir. Hem, o küçük kürelerin pek büyük ve çeşit çeşit işleri şaşırmadan yapmaları, Kadir-i Mutlak’ın varlığının apaçık bir delili olmaktadır. Çünkü Birinci Söz’de geçtiği gibi, en basit fikirli bir insan bile, köyün tamamını boşaltıp zorla bir takım işlerde çalıştıran bir adamın, devlet nâmına hareket eden bir asker, bir memur olduğunu ve bu sayede kendi gücünden çok daha büyük işleri yapabildiğini anlayabilmektedir. Aynı bunun gibi, o minik zerrelerin de kendi güçleriyle, akılları, ilimleriyle sayısız radyo ve televizyon yayınlarını, telefon konuşmalarını ilettiklerini, hiçbir akıl sahibi kabul edemez. Bunlar gösteriyor ki, bütün varlıkların âcizlikleri içinde çok ağır yüklerin altından kalkmaları, sonsuz bir kudretin nâmıyla hareket etmeleri sonucu meydana gelmektedir. Bununla birlikte görülmektedir ki varlıklar içerisinde, hareketlerine en fazla özgürlük tanınan insandır. Bu sebepten, istidat ve kabiliyetleri bakımından, diğerlerine oranla çok daha fazla gelişmiş bir mahiyettedir. Fakat bütün bunlara rağmen insan, âcizlik dairesinin dışında değildir. Hatta kabiliyetlerdeki sınırsızlık, insanın âcizlik derecesinin daha da artmasına sebep olmuştur.
İnsanın şu kâinat içindeki acziyetini anlaması onu büyük bir kudretin varlığına götürecektir. Acziyetini fark eden insan görür ki, dünyaya geldiği andan itibaren her şeyi öğrenmeye muhtaç durumda ve hayat kanunlarına karşı cahil bir halde, hatta yirmi senede tamamen hayat kanunlarını öğrenememektedir. Belki ömrünün sonuna kadar öğrenmeye muhtaç durumda olmakla beraber, gayet âciz ve zayıf bir surette dünyaya gönderilip bir-iki senede ancak ayağa kalkabilmekte ve on beş senede de ancak zarar ve menfaati fark edebilmektedir. Sosyal hayatın kazandırdıklarıyla, ancak menfaatlerini öğrenip zararlardan sakınabilmektedir. Kısaca, insan âciz bir fıtratta yaratılmasıyla hayatı boyunca çocukluk halini yaşamaktadır ve bu da insanın daima şefkate muhtaç olduğunu göstermektedir.
Meselâ, küçük bir çocuğun aczin de ki ve zaafındaki kuvvet, anne ve babasını onun yardımına koşturmaktadır. Aynı şekilde, insanın aczinde de öyle bir kudret saklıdır ki, o sırla bütün varlıklar onun yardımına koşturulmuş ve ona itaat ettirilmiştir. Yani, insan âcizliğinin derecesi nispetinde Allah’ın şefkatini ve rahmetini kendisine celb etmiştir. Nihayetsiz âcizliği içindeki bu sırdır ki, Cenâb-ı Hakk’a iman edip iltica etmesiyle, yeryüzünün nazik bir sultanı ve halifesi olma mertebesine yükselmiştir. Hem insanın çok âciz bir yaratılışta olması, Allah’ın kendini tanıttırmak ve nihayetsiz kudretini bildirmek istemesinden kaynaklanmaktadır. Sonsuz bir kudretin anlaşılması, aydınlığın karanlıkla bilinmesi gibi, ancak âcizlikle mümkündür. Bundan dolayıdır ki, insan âcizliğini ne kadar fazla hissederse, Cenâb-ı Hakk’ın kudretinin nihayetsiz mertebelerine o kadar geniş bir dairede ayna olabilmektedir.

İnsan ve acziyet ile ilgili Kur’an-ı Kerim’de ki diğer ayetler:

Derken Allah bir karga gönderdi, ona kardeşinin cesedini nasıl gömeceğini göstermek için toprağı eşeliyordu. “Yazıklar olsun bana, şu karga kadar olup da kardeşimin cesedini gömmekten âciz miyim ben?” dedi ve pişman olanlardan oldu. (Maide Suresi 31. Ayet)

Size vaad edilenler muhakkak gelecektir, siz, onun önüne geçemezsiniz. (En’am 134. Ayet)

O kâfirler ileri geçip kurtulduklarını sanmasınlar. Onlar kesinlikle (bizi) aciz bırakamazlar. (Enfal Suresi 59. Ayet)

Bundan böyle yeryüzünde dört ay daha istediğiniz gibi gezip dolaşın. Şunu da bilin ki, Allah’ı aciz bırakacak değilsiniz. Allah kâfirleri mutlaka perişan edecektir. (Tevbe Suresi 2. Ayet)

Ayrıca büyük hac günü Allah ve Resulü tarafından insanlara bir ilandır ki, Allah da Resulü de müşriklerle yapılan antlaşmalara artık bağlı değildir. Eğer hemen tevbe ederseniz, bu sizin için hayırlıdır. Yok yine tevbeden yüz çevirirseniz biliniz ki, Allah’ı yıldıracak değilsiniz. Kâfirleri acı bir azap ile müjdele. (Tevbe Suresi 3. Ayet)

“O azap gerçek mi?” diye sana soruyorlar. De ki; “Evet. Rabbim hakkı için o kesin bir gerçektir. Ve siz bundan yakayı kurtaramazsınız.” (Yunus Suresi 53. Ayet)

Onlar yeryüzünde (herkesi) yıldıracak değillerdir. Kendilerini koruyacak Allah’dan başka kimseleri de yoktur. Onların azabı kat kat olacaktır. Üstelik onlar hakkı işitmeye tahammül edemiyorlardı ve de görmüyorlardı.(Hud Suresi 20. Ayet)

Nuh dedi ki; “Onu ancak Allah dilerse getirir. Ve siz O’nu yıldıracak değilsiniz.”(Hûd Suresi 33. Ayet)

Yahut (rızık için) dolaşıp dururlarken (Allah’ın azabının) kendilerini yakalayıvermesin den emin mi oldular? Üstelik onlar, azabı engelleyici de değillerdir. (Nahl Suresi 46. Ayet)

Âyetlerimizi tartışarak bozmaya uğraşanlara gelince, işte onlar cehennemliktirler.Böyle de ve temennilere uyma. Çünkü: İnkâr edenlerin, yeryüzünde (Allah’ı) aciz bırakacaklarını sanmayasın! Onların varacağı yer cehennemdir. Ne kötü varış yeridir orası! (Nur Suresi 57. Ayet)

Siz ne yeryüzünde, ne de gökte (Allah’ı) aciz bırakamazsınız. Allah’tan başka bir dost ve yardımcı da bulamazsınız. (Ankebût Suresi 22. Ayet)

Âyetlerimizi hükümsüz bırakmak için yarışanlara gelince, onlar için de pek kötü ve elem verici bir azab vardır. (Sebe Suresi 5. Ayet)

Yeryüzünde gezip bir bakmadılar mı, kendilerinden öncekilerin sonu nasıl olmuş? Halbuki onlar, bunlardan daha kuvvetliydiler. Ne göklerde ve ne de yerde hiçbir şey Allah’ı aciz bırakamaz. Çünkü o her şeyi bilendir, her şeye kâdir olandır. (Fatır Suresi 44. Ayet)

Neticede kazandıklarının kötülükleri, başlarına geçti. Şunlardan o zulmedenlerin de kazandıkları kötülükleri başlarına geçecektir. Onlar da bunu atlatacak değillerdir. (Zumer Suresi 51. Ayet)

Siz yeryüzünde (O’nu) aciz bırakamazsınız. Sizin Allah’tan başka bir dostunuz ve yardımcınız da yoktur. (Şura Suresi 31. Ayet)

Her kim Allah’ın davetçisine uymazsa bilsin ki, yeryüzünde Allah’ı aciz bırakacak değildir. Onun Allah’tan başka dostları da yoktur. İşte onlar apaçık bir sapıklık içerisindedirler. (Ahkaf Suresi 32. Ayet)

“Doğrusu biz anladık ki, Allah’ı yerde acze düşürmemize imkân yok. Kaçmakla da O’nu asla âciz bırakamayacağız.”

(Cin Suresi 12. Ayet )

Ahmet Kaya

You may also like

Share

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here