Kur-an’ı Kerim Neden Arapça ?

0
30

Günümüzde bir çok insanın gerek müslüman gerek se başka dine mensup olan herkes hatta dine mensup oynayanların bile merak ettiği bu soru üzerinde gelin biraz da biz duralım:
Kur’ân’ın arapça gelmesinin hikmetlerinden birincisi, bu dilin, seçilen Zât ve toplumun dili olmasıdır. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm bu hususu açık bir şekilde bizlere beyan eder:
“Şayet biz onu (Kur’ân’ı) yabancı dilde okunan bir kitap olarak indirseydik, mutlaka şöyle diyeceklerdi: Âyetlerinin açık-seçik olması gerekmez miydi? Arap’a yabancı dilden bir kitap, öyle mi?..” (1)

“Biz her peygamberi, kendi milletinin lisanı ile gönderdik, ta ki onlara hakikatleri iyice açıklasın.”(İbrahim, 14/4)

İkincisi, Arapçanın süreç içerisinde diğer diller arasında İlâhî Mesaj’ı taşıyabilecek en yüksek kıvama ulaşmış olmasıdır.
“Hak dini onlara açıklasın diye, her peygamberi biz kendi kavminin lisanıyla gönderdik. Sonra Allah, dilediğini sapıklığında bırakır, dilediğini de doğru yola iletir. Onun kuvveti her şeye galiptir ve o her şeyi hikmetle yapar.”

“Onu Rûhu’l-Emîn (Cebrâîl), korkutuculardan olman için, apaçık Arabça bir lisân ile senin kalbine indirmiştir.” (Şuara, 193–195)
İmam Kurtubî tefsirinde: “Âyette geçen “Arapça” kelimesi onu Arap dili ile indirdik demektir. Çünkü sema ehlinin dili Arapçadır” demiştir.
İmam Süyûtî ise İtkan’da; “Bütün semavî kitaplar Arapça olarak indirilmiştir. Her vahiy Arap diliyle gelmiş her peygamber bunu kendi diline çevirerek ümmetine tebliğ etmiştir”, der.
Ömer Nasûhî Bilmen ise mezkûr Âyet-i Kerime hakkında şöyle der:
Öyle bir lisan ki mânâsı âşikâr, anlamı açıktır. Nitekim Hûd, Sâlih, Şuayb, İsmail Aleyhimüsselam da ümmetlerini bu pek geniş, fasih -anlam ve hakîkatleri akıcı ve ahenkli bir uslûbla ifade eden lisan ile Hak Dine davet etmişlerdir.

Kısa bir girişten sonra şimdi mevzuumuzla alâkalı üç husus üzerinde ana hatlarıyla durmaya çalışalım.

1-ARAPÇANIN TARİHÎ SÜREÇTEKI SEYRİ

Kur’ân’ın nazil olduğu dönemde Arap toplumu, Arapçanın bütün inceliklerine vakıf idi. Onlar kendilerine has bir meziyet olmak üzere, fasih ve beliğ bir dile sahiptiler. Söyledikleri nutuklar, manzumeler lisan bakımından pek parlak şeylerdi. İşte Kur’ân, basit beyanların bile edebî açıdan birer sanat harikası hâline geldiği böyle bir dönemde nüzule başlamıştı.

Bu dönemde dil, belâgat yönüyle olgunlaşmış ve bir vahdete ulaşmıştı.(2) İşte Kur’ân yeni bir risaletle gelirken böylesine edebî zenginliğe sahip bir dille geliyordu. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm, vahyin net, anlaşılır bir lisanla indirilişine pek çok ayetiyle vurguda bi lunur.(3) Vahiy için seçilen dilin o günkü durumunu Kur’ân ‘Bi-arabiyyin mübîn: Açık/net bir Arapça ile’(4)ifadesiyle dile getirir. Hususiyle Zümer Sûresi’nde geçen ‘Kur’ânen arabiyyen ğayre zî ‘ıvecin: Eğri tarafı olmayan (pürüzsüz) bir Arapça ile’ ifadesi bu durumu aydınlatıcı mahiyettedir.

İzzet Derveze ‘Kur’ân’a Göre Hz. Muhammed’in Hayatı’ isimli eserinde, Arapçanın, Kur’ân’ın indirildiği devrede yüksek bir seviye ve estetik kazandığına ve o esnada Arap yarımadasında dil birliğinin yaygınlaştığına dikkat çeker. O bu duruma tesir eden sebebi ise şöyle açıklar:

“Bir dilin, birbirinden uzak bölgelerde birbirinden alabildiğine farklı çevrelerde genel-geçer ortak bir dil hâline dönüşebilmesi, sağlıklı bir diyalog ve sürekli bir münasebet olmadan gerçekleşmez. Bu da uzun bir zaman ister. İşte bu diyalog ve münasebet risalet öncesinden başlayan gelişmenin tesiriyle yavaş yavaş güçleniyor ve sağlıklı bir zemine oturuyordu. Buna o dönemde vuku bulan bazı hâdiseler ve onların yerleşmiş gelenekleri katkı sağlıyordu. Bu müşterek tavır ve birliktelik, Habeşlilerin önce Yemen’i sonra Hicaz’ı işgal etmelerine bir tepki olarak ortaya çıkmıştı. Söz konusu birleşmeye, işgalden sonra Irak ve Şam gibi yarımadanın dört bir yanına düzenlenen ticarî seferler de katkı sağlamıştı. Ayrıca haram aylarda yürürlüğe giren barış ortamlarında çeşitli yörelerden insanların Kâbe’ye ve hacca yönelmesi ve böylece Arapların hacc ve Beytu’l- Harem ile olan bağlarının kuvvetlenmesine vesile olmuştu.”(5)

Bu zeminde Arapçanın altın dönemine doğru nasıl bir seyir çizgisi takip ettiğini ise H. İbrahim Hasan şöyle ifade eder: “Mekke, Hicaz bölgesinde ticarî ve edebî hareketin merkezi idi. Çeşitli ziyaret ve panayır günlerinde alçak vaha ve yüksek yaylalarda yaşayan Araplar Mekke’ye gelir, içtimaî örf ve adetlerini birbirlerine nakleder, kahramanlık şiirleri okurlar ve soylarının şerefi, mizaçlarının yüceliğinden bahisler açarlardı. Bütün bu edebî ve içtimaî yansımalar, çocuklarının da kalbine bu yönde arzular ekiyordu. Bundan ötürüdür ki, İslâm öncesi dönemde Arabistan Yarımadası’nda öğretimin yaygın olmayışı, bu asırda edebî hareketin kalkınmasına engel olamamıştır. Arap şiirinin tamamı kafiyeli idi. Ancak kafiye sadece şiire mahsus değildi. Dini işlerle, tehlikeli durumları dile getirici haberlerle ilgili metinler de böyleydi, hattâ hekimlerin hikmetli sözleri ve kahinlik taslayanların kehanetli sözleri de, şiirin dar kalıplarına uymak zorunda olmayan ibareleri de kafiyeli idi. Âdeta şiir, kavmin karakterini yansıtan bir durum olmuştu. Öyle ki, edebiyat bilmeyen bir Arap bile, belli kaside ve şiir kıtalarını ezberler ve onların nazım ölçülerini bozmadan mükemmel bir şekilde muhafaza ederek başkalarına naklederdi.”(6)

Arapları böylesi bir hayat tarzına sevkeden sebeplerden birisi olarak şu husus zikredilebilir: Ümmi bir millet olarak Araplar,(7) iftihar ettikleri tarihî vak’a ve tabloları yazıya dökemedikleri için hafızalarına kaydetmişlerdir. Tarihlerini kafalarında muhafaza etmek için de veciz sözler, kinaye, mecaz, istiare, teşbih gibi bediî dil sanatlarını kullanmak mecburiyetinde kalmışlardır. İşte bu durum Araplarda şiir ve belâğatı zirveye taşımıştır.

Bu bağlamda son olarak Ahmet Cevdet Paşa’nın (v.1895) Arap dilinin risalet öncesi gelmiş/yaşamış olduğu parlak ve yüksek seviyesinden hareketle dile getirdiği bir noktayı arz etmek istiyoruz: Cahiliyye zamanında Arapların edebiyatta bu kadar ilerlemeleri, dikkat edilecek ve ibret alınacak bir iştir. Belki de Arap dilinin o derece bir yüksekliğe gelmesi, Allah tarafından bu lisanla bir kitap indirileceğine işaret idi.(8)

Cevdet Paşa’nın değindiği bu hususa İlâhî hikmet açısından da bakılarak denilebilir ki; Allah (celle celâluhu) ilk muhatap kitleyi teşkil eden Araplarca Kur’ân’ın harika belâgatı, eşsiz fesahati, benzersiz bedî’ sanatının daha iyi anlaşılması için, tarih içerisinde Arapçaya diğer dillerden farklı bir özellik, bir genişlik/enginlik lutfetmiştir.

Burada üzerinde durmak istediğimiz bir nokta da şudur: Arapların dille alâkalı bu vukûfları, onların Kur’ân’ın beşer üstü bir kelâm olduğunu anlamalarını kolaylaştırmıştır. Bu sebepledir ki onların büyük çoğunluğu Kur’ân’ın bu eşsiz üslûbu karşısında fazla dayanamayıp İslâm dinine girmiştir. Öyle ki bir kısım sebeplerden ötürü İslâm’ın hakikatlerine kulağını kapayanlar dahi Kur’ân’ın bu eşsiz ifade tarzının güzelliğini itiraf etmek zorunda kalmışlardır; babalarının dinlerini terk etmeme adına bu mucizeye “sihir” demekle kendilerince işin içinden sıyrılmaya çalışmışlardır.

2-ARAP DİLİNİN KENDİNE HAS ÖZELLİĞİ
Gelmiş olduğu seviye itibariyle Arapçanın diğer diller karşısındaki farklılığını İmam Şafiî şöyle ifade eder: Arap lisanı, dillerin ifade bakımından en kapsamlısı, kelime hazinesi yönünden de en zenginidir.(9) Meşhur dil üstatlarından İbn Faris de (v. 395) Arapçanın beyan/ifade kabiliyetine başka bir dilin ulaşamayacağına dikkat çeker ve ‘erbab-ı akıl için bunun kapalı/gizli bir yanı yoktur’ der.(10) Bediüzzaman Hazretleri ise lisan-ı nahvî olarak nitelediği Arapçanın camiiyyetine hiçbir lisanın yetişemeyeceğini belirtir.(11)

Arapçanın İlâhî Kelâm’a kalıp olarak seçilmesi hususunu bu dilin kendisine has özellikleri zaviyesinden ele alan M. Hamidullah ilgili eserinde şunları kaydeder: “Allah’ın mesajını aktarma aracı olarak Arapçanın tercih edilmesinin kendine has maslahatları vardır: Başka hiçbir dil, sahip olduğu ahenk ve kendisine has sözcük yapısı, çekim kuralları, ses armonisi vs. bakımından onunla karşılaştırılamaz. Bu, aynı zamanda en küçük aydınlatıcı bilgileri bile göz ardı etmeksizin yoğunlaştırılmış bir dildir: Zamirlerin yanı sıra, fiiller de erkek ve dişi olmak üzere, iki cinsi birbirinden ayırmaktadır. Sözcük dağarcığındaki inanılmaz zenginlikle ve kelimelerin farklı durumlara göre çok esnek bir biçimde çekim eki alabilmesi, Arapçaya, her türlü düşünceyi ve ince farkları hayran olunacak bir zerafetle ifade etme imkânı sağlamaktadır.”(12)

Arapçanın dikkat çekici bir diğer özelliği üzerinde duran M. Hamidullah açıklamasını şöyle sürdürür: “İnsanı şaşırtan bir özelliği de Arapçanın yüzyıllar boyunca değişime ihtiyaç duymamış olmasıdır. 1500 yıl öncesinin düz yazı ve şiiri, ne dilbilgisi ne kelime hazinesi ne de imla bakımından çağdaş Arap nesri ve şiirinden farklı değildir. Tunus, Şam, Kahire ya da Bağdat’tan yapılan bir radyo yayınının dili, Hz. Muhammed’in (sallallahu aleyhi ve sellem), kendi dönemindeki insanlara hitap ettiği dille aynıdır. Şiir için de durum aynıdır. Hz. Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve sellem) öğrettikleri ilk muhatapları için olduğu kadar günümüzde Arapça konuşanlar için de açık ve anlaşılır şeylerdir. Şükür ki bu konuyla ilgili asıl metinler günümüze kadar saklanabilmiştir. Kur’ân gibi kutsal bir kitap için, kendisinden sonra Allah tarafından yeni peygamberler ve yeni vahiylerin gönderilmeyeceği, İlâhî vahye dayanan bir öğreti için istikrarsız bir dilin seçilmesi hiç de uygun olmazdı.”(13)

Philip K. Hitti (ö. 1978) şöyle der: “Edebî sanatlara karşı belki de hiçbir millet bu kadar heyecanlı takdir tezahürlerine sahip değildir ve hiçbir halk zümresi yazılı yahut sözlü hitap yoluyla onlar kadar tahrik edilemez. Hemen hemen hiçbir dil, onu kullananların şuurları üzerinde Arapça kadar, mukavemet edilemeyen bir tesir kudretine sahip değildir. İslâm bu tarz bir dili ve bu dilin sahibi olanların ruhî özelliklerini, tam manasıyla semerelendirmiştir. Bundan dolayı Kur’ân’ın terkibi ve îcazlarla dolu üslûbunu Müslümanlar, dinlerinin hak din olduğu hususunda kuvvetli bir delil olarak ileri sürmüşlerdir. İslâm’ın muvaffak ve muzaffer olması bir dereceye kadar dilin zaferi, daha doğrusu bir kitabın, yani Kur’ân’ın bir zaferiydi.”(14)

Son olarak günümüzde bütün insanların tartıştığı Kur-an’ı Kerim’in neden Türkçe okunamayacağı konusuna değinmek istiyorum;
Öncelikle herkesinde bildiği gibi şu anda ve önceden de bütün ülkelerde o ülkede bulunsa da o ülkenin vatandaşı olmayan ve o ülkenin dinini bilmeyen bir sürü insan vardır. Fakat insanlar dillerini bilmese bile aynı dine sahip olabilirler. Mesela, Çince bilmeyen bir Türk Çin’e gittiğinde, sokaklarda bir takım Çince sesler işitecek ve onlardan hiçbir şey anlamayacaktır. Eğer bu sözler ezanın veya Allahü Ekber’in tercümesi ise, hiçbir şeyin farkına varamayacak ve mesela cuma namazını kaçıracaktır. (Çin’deki camiler, Türkiye’de minareleri ile kendini belli eden camilere hiç benzemez.) Aynı şekilde Türkiye’den geçen Çinli bir Müslümanın, (Türkiye’deki Müslümanlar kendi dilleriyle ibadet ettikleri takdirde) dindaşlarıyla ortak hiçbir tarafı olmayacaktır. Şu hâlde cihanşumul bir dinin bazı müşterek esasları olmalıdır. Bu konuda Kur’an, ezan veya dini çağrıştıran her şeyin dinin bağlayıcı olan unsurundan kopmamalıdır.

Zaten Kur’an’ı başka bir dille yazmak mümkün olmadığı gibi, başka bir dille doğru olarak okumak da mümkün değildir. Çünkü Kur’an harflerinin kendisine has özellikleri vardır. Bu harflerin bazılarının karşılığı ve okunuş şekli başka dilin alfabelerinde mevcut değildir. Söyleniş bakımından birbirine benzer harfler olsa da mahreçleri (ağızdan çıkış yerleri) itibariyle de farklıdır. Mesela, Arapça için “lügat-ı dad” denir; yani Fatiha suresinin sonundaki “veleddallin” deki “dad” harfi hiçbir lisanda bulunmamaktadır. Bu harfin bulunduğu bir kelimeyi başka bir lisanın ifade etmesi mümkün değildir.

Mesela, Türkçede sadece “h” harfi yerine Arapça’da üç çeşit “h” harfi vardır. Noktasız “ha” noktalı hırıltılı “ha” ve ”he”. Aralarındaki farkı küçük bir misalle açıklayalım. Noktasız ha /  ح ile yazılan “mahluk” مَحْلُق , noktalı hırıltılı ha / خ ile yazılan “mahluk” مَخْلُق ve he / ه ile yazılan “mahluk”  مَهْلُق. Her üçünün de Türkçe de yazılışı ve okunuşu aynıdır. Halbuki Arapça’da birincisi tıraş edilmiş, ikincisi yaratılmış, üçüncüsü ise helak edilmişanlamındadır. İşte Kur’an’ı Latince yazıdan okuyan birisi bu farkları anlayamayacağından, söz gelimi Allah’ın yaratmasından bahseden bir ayeti, farkına varmadan “tıraş etmek” veya “helak etmek” manasına okuyabilecektir.

SONUÇ
Denilebilir ki Arapça tarihî süreç içinde Allah’ın hususi lutfuna da mazhar olarak evrensel vahyin (Kur’ân’ın) dili olmaya layık bir kıvam elde etmiştir. “Melikin atiyyelerini ancak matiyyeleri taşır.” sözünün ifade ettiği gerçek bu dil için de düşünülebilir. Zîrâ nüzûl öncesi gelmiş olduğu seviye itibariyle Arapça, kelimelerinin, muhtelif mânâları ihtiva edecek kabiliyeti, az sözle çok mânâları ifade edebilecek şekilde veciz üslûbu, mecaz ve hakikati, delâlet ve mazmunu, kolay anlaşılır ve işaretle ilgili mânâları yansıtabilecek şekilde incelikleri barındıran eşsiz yapısı gibi hususiyetleriyle İlâhî Mesajları taşımaya (matiyye olmaya) açık bir derinliğe ulaşmıştır.

Ancak unutulmamalıdır ki, Arapça gerçek değerini Kur’ân’ı Kerim ile kazanmıştır. Son olarak bu yazıyı  Fahd al Kanderi’nin muhteşem bir makam ve kıraatla okuduğu ve  Kıyamet suresi ile baş başa  bırakıyorum:

DİPNOTLAR
1. Fussilet 41/44.

2. Detaylı bilgi için bkz. Zeydan, Corcî, Tarîhu Lüğati’l-‘Arabiyye, Daru’l-Hilal, tsz. ysz.,I, 78.

3. Bkz. Yusuf, 12/2; Fussilet, 41/3; Tahâ, 20/113; Ahkâf, 46/12.

4. Nahl, 16/103, Şuarâ, 26/195.

5. İzzet Derveze, Kur’ân’a Göre Hz. Muhammed’in Hayatı, (Çev.: Mehmet Yolcu), Yöneliş yay., İstanbul 1989, I, 51. Derveze, bu bağlamda önemli bulduğumuz şu hususa da dikkat çekerek şöyle der: Kur’ân’da Arapça olmayan veya Kureyş lehçesi dışındaki bir kısım yabancı kökenli kelimelerin olduğunu reddetmiyoruz. Ancak gerçekliğinde şüphe etmediğimiz bir şey daha var ki o da, dışarıdan gelen bu Arapçalaşmış kelimeler/kavramlar, İslâm İslâm’dan önce Arap dilinin bir parçası durumuna gelecek ölçüde Arapçalaşmıştır. (Derveze, age., I, 50.)

6. H. İbrahim Hasan, İslâm Tarihi, (çev. Heyet), Kayıhan yay. İst. 1987, I, 89-91.

7. Bkz. Tirmizî, Kur’ân 9; İbn Hanbel, Müsned, V, 132.

8. A. Cevdet, Kısâs-ı Enbiyâ, (Haz. Mahir İz), Kültür ve Turizm Bak. yay. Ankara 1985, I, 48.

9. Muhammed b. İdris eş-Şafiî, er-Risale, el-Mektebetu’l-İlmiyye, Beyrut tsz., s.42.

10. İbn Faris, es-Sahibîyyu fî Fıkhi’l-Luğati’l-Arabiyye, Daru’l-Mektebeti’l-Mearif, Beyrut 1993. s. 44.

11. Said Nursî, Mektubât, Şahdamar yay., İstanbul 2006, s. 576.

12. M. Hamidullah, İslâm Peygamberi, (çev. Mehmet Yazgan ) Beyan yay., İst tsz., s. 39.

13. M. Hamidullah, age., s. 39.

14. Philip K. Hitti, Siyasi ve Kültürel İslâm Tarihi, s. 137.

Ahmet Kaya

You may also like

Share

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here