Göç ve Göç Çeşitleri

1

GÖÇ HAKKINDA ÖN BİLGİLER

İlk insandan bu yana değişmeyen bazı olgulardan bahsedilebilir. Bunlardan bir tanesi, kuşkusuz göçtür. İnsanlar, tarihin akışı içerisinde gerek bireysel anlamda ve gerekse kitlesel olarak bir yerlerden bir yerlere çeşitli sebeplere dayalı olarak hareket etmişler ve bu hareketlilikten kaynaklanan çeşitli sonuçlarla karşı karşıya kalmışlardır.
Modern dönemler de göçün insanlar için kaçınılmaz olduğu gerçeğine işaret edercesine, göç hareketlerinin varlığını farklı sekilerde devam ettirdiği dönemler olarak ortada durmaktadır. Özellikle sanayileşme ve bunun sonucunda gerçekleşen şehirleşme/kentleşme hareketleri 20. yüzyılın savaşları, göçün ekonomik ve sosyal handikapları, kültürel yıpranmalar ve diğer birçok faktörler, kitleler açısından bir çıkış yolu olarak göründüğü bir hal ortaya çıkarmıştır. Bireyler veya kitleler, bulundukları yerlerdeki olumsuz koşullardan kurtulma ve yeni yerin avantajlarına sahip olma açılarından göçe sarılmaktadır. Dolayısıyla her zaman geçerli bir olgu olan göç, kısaca bir hareketliliği ifade etmektedir. Göç  bir yere hareket eylemidir. Sosyal sosyal, ekonomik, kültürel, siyasi, coğrafi ve diğer birçok açıdan ele almayı zorunlu kılar.  Dolayısıyla belirli zaman veya mekândaki hareketlilik anlamına gelebilse de, farklı açılardan farklı tariflere maruz kalabilmiş; sosyologlar, ekonomistler, antropologlar, coğrafyacılar ve diğer bazı çevrelerce ele alınmıştır. Göçün diğer alanlarla ve  sosyal politika ile ilişkisi de söz konusudur. Sosyal politika, temelde sosyo-ekonomik olayların toplumdaki olumsuz etkilerini en aza indirme noktasındaki önemli bir pratik alan olarak değerlendirilebilir. Başka bir ifade ile sosyal politika, bireyler ve kitleler üzerindeki sosyo-ekonomik güvensizliği azaltmaya dönük bir amaç ve bunlara uygun hamleler etrafında hareket etmektedir.
Göç ile sosyal politika terimlerinin, çoğu zaman yan yana kullanılmaz. Genelde göçün mahiyeti, çerçevesi, sebep ve sonuçları, sosyal politika acısından anlamlı bir zemine işaret etmektedir. Göç, belirli bir ekonomik, sosyal, siyasi, kültürel, ailevi ve diğer sebeplerin ürünü olması yanında; yine belirli ekonomik, sosyal, siyasi, kültürel ve diğer neticelerin de sebebi durumundadır. Nüfus artışı ve konut politikaları; ailenin yapısı ve terör çerçevesinde gelişen sosyal yapı gibi temel sosyal, ekonomik, kültürel, siyasi ve diğer alanlarda, sosyal politika ile ilişkisi ortaya çıkmaktadır.

GÖÇ NEDİR? GÖÇ TANIMI

Göçebe hayat uzaktan göründüğü gibi yavaş ve rahat bir şey değildir. Eski dilde “hicret” kelimesi ile de ifade edilebilen göç, antropologlar, sosyologlar, planlamacılar, idareciler, tarihçiler, coğrafyacılar ve ekonomistler tarafından ilgi odağı olması acısından çok boyutlu bir kavram olarak görülmektedir.
Göçün bu çok boyutluluğu, göçün, tanımlanması zor olan bir kavram olmasına yol açmaktadır. Göçün, toplumların sosyal, kültürel ve ekonomik yönleri ile yakından ilişkili olması göçü, insan olmanın temel bir öğesi olarak algılama noktasına kadar da getirmektedir. Buna göre göç, insan olmanın bir koşulu olarak addedilmektedir. Ayrıca göç durağan bir olgu olarak kabul edilmemektedir. Nedenleri ve sonuçları ile birlikte değerlendirilen bir süreç olarak kavranmaktadır. Bazılarına göre bu süreç geleneksel toplum yapısından modern toplum yapısına geçişi temsil etmektedir. Ancak sürecin temel niteliği, göçün nedenleri ve sonuçları ile ele alınmasıdır. Burada göçün sosyal ve ekonomik dönüşümlerin sonucu olarak ortaya çıkması acısından bir sonuç göçün kendisinin de sosyal ve ekonomik dönüşümlere yol açması bakımından da bir “neden” olarak tarif edilmesi mecburiyetiyle karşılaşılmaktadır. Bütün bunlar göz önüne alındığında, göçün çok teknik bir tanımı, “asıl yerinden, ulaşılmak istenilen yere hareket” şeklinde  olabilmektedir.
Göç, genelde mesafeli, fiziki, coğrafik ayrılmalar veya hareketlilik olarak tarif edilmektedir. Belirli bir zamanda ve mekânda, geçici veya kalıcı bir mekân ve sosyo-kültürel hareketlilik olarak karşımıza çıkmaktadır. Dolayısıyla göç tanımlarında, göçün bazı temel özellikleri söz konusu olmaktadır. Bunların en basında gelen tanım “yaşam yerini değiştirme” olarak belirtilebilir. Buna göre, kişinin göç etmiş olması için, yaşamış olduğu yerden başka bir yere hareket etmiş olması gerekmektedir. Başka bir ifade ile göç, bir yerden diğerine hareketi, yani alan değiştirmeyi ve bunun için bir mesafe almayı gerektirir.
Göç eden kişinin göç ettiği yerde bulunma niyeti ve süresi ile ilgilidir. Bir hareketliliğin olması, oturulan yerin değişmesi ve bu değişmenin de belirli sınırlar çerçevesinde olması yanında, diğer önemli bir husus, göçün kalıcı bir niyetile yapılması olarak ifade edilmektedir. Ancak göç hareketinin, varış noktasında kalıcı bir yerleşim yapmak üzere gerçekleştirilip gerçekleştirilmediği, böyle bir bilginin objektifliği konusundaki şüphelerden ve ölçüm zorluğundan dolayı, göz önüne alınmayabilmektedir.

GÖÇ NEDENLERİ

EKONOMİK NEDENLER

Göç eden kitlelerin, bıraktıkları yerlerde ki ekonomik güçlerinin, beceri türlerinin düzeylerinin neler olduğunu belirlemek, bölge açısından terk edilen yerlerin ekonomik yitiklerinin düzeyi ve biçimi konusunda fikir verir. Ekonomik sebepler göçteki önemli etkenlerden biridir. Çünkü bir ülkenin milli sermayesi göçün olup olmayacağının belirtisidir. Bunlarda kendi içinde birçok nedenleri vardır. Bunlara bakacak olursak;

Tarımsal Yapıdaki Değişmeler

Türkiye ekonomisinde, sanayi ve hizmet sektörlerinin giderek artan payına karşılık tarım kesiminin payı azalmakla birlikte ve harcanan onca çabaya karşın, Türkiye hâlâ bir tarım ülkesidir. Zira tarımda çalışan nüfus zaman içinde azalsa bile bugün de işgücünün çoğunlukta olduğu kesim tarım kesimidir. Buna karşın, ülkemizde tarımın, verimliliği ve kişi başına düşen tarımsal gelir, köylüyü köyünde tutmaya yetmeyecek denli düşüktür.
Türkiye’de toplam ürün içinde tarım kesiminin payı % 16 dolayında, toplam nüfus içinde tarım sektöründe çalışanların oram da yaklaşık olarak % 50 dolayındadır. Tarımdaki verim düşüklüğü tarımsal üretimin önemli ölçüde doğa koşullarına bağlı olmasından kaynaklanmaktadır. Bu durum batı bölgelerine oranla daha az gelişmiş olan Doğu Anadolu ve Güney Doğu Anadolu bölgelerinde daha da belirgindir.
Örneğin; Adıyaman ilimiz GAP kapsamında olmasına karşın oldukça geri kalmış bir ilimizdir. Nüfus yoğunluğu ortalama 56 kişiyle Türkiye ortalamasının altında olmasına, başka bölgelere göç vermesine karşın nüfus artış oranı oldukça yüksektir (yaklaşık %35). İl nüfusunun büyük bölümü (%64) kırsal kesimde yaşamakta, tarım ve hayvancılıkla uğraşmaktadır. Kırsal yerleşme yaygın olduğu için yaşam standardı oldukça düşüktür ve bunun sonucu olarak da göç yoğun biçimde yaşanmaktadır.
Dinsel inançlar, gelenek ve görenekler ve bilgisizlik nedeniyle olağanüstü boyutlarda artan nüfus karşısında istihdamın yetersiz kalması ve işgücü fazlasının, açığa çıkması tarımdaki değişmelerin en başta gelen nedenleri arasındadır. Bundan başka, önemli bir noktada Türkiye’de ekilebilir toprakların artık tükendiği ve tarımsal etkinlikler için yeni toprak kullanmak olanağı kalmadığıdır. Sonuç olarak, daha sonra sayılacak diğer nedenler de devreye girince kırsal kesimden kente akan göçlerin gerekçeleri ortaya çıkmış oluyor. Bunlar ekonomik kaynaklı nedenlerin bir yönünü oluşturmaktadır.

Teknolojik Nedenler

Türkiye’de 1950’lerden sonra tarımda makineleşme ve teknolojik yenilişler kullanımında önemli adımlar atılmıştır. Tarımda kullanılan traktör sayısı giderek artmış, buna koşut olarak işlenen tarımsal alanlarda da artış sağlanmış ve verimlilik yükselmiştir.
Ancak, tarımdaki gözle görülür bu teknolojik gelişmelere karşın, tararı teknolojisi yine de genel olarak az gelişmiş yapısını korumaktadır. Tarım kesimindeki nüfus, geleneklerine bağlı olup, yenilikleri kendisine uygun düştüğü ölçüde süzerek benimsemektedir. Özellikle doğu bölgelerimizde tarımın içinde bulunduğu ilkel koşullar oldukça belirgindir. Bu gelişmemişlik ekonomik kaynaklıdır. Devlet politikalarının gereğince işletilememesinden ileri gelmektedir. Bu konuda batı bölgeleri daha şanslı durumdadır.
Tarım teknolojisindeki gelişmeler doğrultusunda oluşan yapısal değişimin etkilerini toprak mülkiyeti konusunda da görmek olasıdır. Teknolojik olanaklardan yararlanarak büyüyen ve gelişen bazı tarımsal işletmeler küçük çiftçileri olumsuz yönde etkileyip, topraksızlaştırarak onları ya tarım işçisi olmak ya da tarımdan ayrılarak başka yerlere göç etmek ikilemiyle karşı karşıya getirmektedir. Başka bir bağlamda ise, makineleşme, modern tarıma geçme, yeni teknolojileri kullanma zorunluluğunu duyan çiftçiler, tarımsal giderleri sağlamak için borçlanarak, altından kalkamayacakları bir yükün altına girerek, çoğu kez tefeci-tüccar tuzağına ya da kredi-faiz batağına saplanarak topraklarını bile kaybedebilmektedir. Sonuçta yapılacak olan yine göç etmek olacaktır. Türkiye’ye tarımsal teknolojinin girmesi çeşitli dönemlerde ele alınabilir.
Bu arada ekonomik yönden bir dönüşüm söz konusudur. Sözü edilen teknolojik değişimler çiftçinin kendi gereksinimlerini karşılamak için geçimlik bir tarımsal üretim biçiminden pazar için üretime, ya da pazar ekonomisine geçmeyi kolaylaştırmıştır. Organik enerjiden mekanik enerjiye, ya da insan ve hayvan gücünden makine gücüne geçilmesiyle ülke pazarı hızla bütünleşmiş, yerel pazar için üretim, ülke pazarı için üretime dönüşmüştür. Küçük işletmecilik yerini büyük işletmeciliğe bırakmıştır.
Tarımda makineleşmenin kırsal alanda yeni iş olanakları ve mesleklerin ortaya çıkmasında da önemli rolü vardır. Teknolojik gelişmeye ve verim artışına bağlı olarak gelirde de sağlanan artış çeşitli ticari etkinliklerin gelişmesine yolu açarken, traktör sürücülüğü, bakıcılığı ve tamirciliği gibi uzmanlaşma gerektiren bir takım yeni iş kollarını da yaratmıştır. Bunlar, göçün daha da hızlanmasını önleyen karşı mekanizmalar olarak da değerlendirilebilir. Bu bağlamda göçün ardındaki nedenler arasında sayılan makineleşme bir yandan göçe bir ölçüde de olsa engel çıkaran bir etken olarak ortaya çıkmaktadır.

İTİCİ NEDENLER

Göç gerçeğinin ardındaki itici nedenler deyince, kırsal kesimde yaşayanların bulundukları yerlerden ayrılmaya iten nedenler anlaşılmaktadır.1991 yılında, Uluslararası Çalışma Örgütü’nce, Türkiye’nin dört ayrı bölgesinden seçilen köylerde uygulanan anketlerden elde edilen sonuçlar belli başlı itici nedenleri üç grupta toplamaktadır:
1- İçinde bulunulan koşullardan hoşnut olmamak ya da işsiz olmak,
2- Refah-gelir farklılığı, başka bir deyişle göç edenlerin tüketim düzeylerinin farklı olduğunu görmeleri.
3- Kendilerinden sonraki genç kuşaklara ya da çocuklarına, daha iyi bir gelecek, daha iyi yaşam koşulları hazırlamak, eğitim olanakları sağlamak istemeleridir.
Görülüyor ki kırsal kesimde içinde yaşanan koşulların yetersizliği ve elverişsizliği, doğum oranının ölüm oranından fazla olması dolayısıyla aşırı nüfus fazlalığı, tarımsal alanların ve üretimin bu kalabalığı besleyememesi ve geçindirememesi, artan işsizlik, okul ve öğretmen açığı, kan davası ve son yıllarda artan terör olayları, daha iyi bir geleceğe duyulan özlem ve daha iyi yaşama isteği gibi gerekçe ve beklentilerle insanlar kırdan kente itilmektedir.

İnsanları Kırsal Kesimden İten Öğeler

Ülkemizde özellikle doğu bölgelerimizdeki sosyo-ekonomik, fiziksel ve kültürel yapı değerlendirildiğinde insanların kırda kalmasını sağlayacak olumlu koşullara pek rastlanmamaktadır. Aşırı doğurganlık nedeniyle nüfus artışı had safhadadır. Öyle yöreler vardır artış o denli fazladır ki insanlar sahip oldukları çocuklarının adlarını bile belirlemekten acizdir. Bu gibi örnekler ekstrem noktalar olmakla birlikte durumun vahimliğini, ürkütücü boyutlarını ortaya koymak bakımından oldukça önemlidir. Bu kontrolsüzce artan nüfusa iş bulmak olanak dışıdır. Kırsal yerleşmede yalnızca tüketici olma niteliğiyle yaşayan çok büyük bir grup söz konusudur.
Geleneksel tarım düzeninin kurulu olduğu, toprak mülkiyetinin farklılaşmadığı yerlerde geleneksel geniş aile sistemi görülmektedir. Bu aile tipi, kırsal kesimdeki işsizlik sorununun yol açtığı krizleri kendi içinde çözümleyen, bir mekanizma oluşturmaktadır, Ayrıca bu aile tipinin uğraştığı geleneksel tarım henüz pazara açılmamış geçimlik tarımdır. Aile bireyleri ücretsiz tarım işçisidir. Bu durum da gizli işsizlik, düşük istihdam için son derece uygun bir ortam hazırlamaktadır.
Önceden de açıklandığı gibi makineleşme gibi tarımsal yapıdaki değişmelere bağlı olarak ve çeşitli nedenlerden kaynaklanan işsizlik kırsal kesimde önemli bir soran, bir itici neden olarak kente göç etme sürecinde etkili olmaktadır. İşsizlik özellikle Güneydoğu’nun yıllardır çözümlenemeyen sorunu olarak günümüzde inanılmaz boyutlara ulaşmıştır. Korucular, kaçakçılar ve seyyar satıcılar dışında hemen hemen herkes hatta işyeri olanlar bile işsiz durumdadır.
Diğer bir itici neden olarak kadastroyu görmekteyiz. Daha önce tarımsal yapıdaki değişmelerin incelendiği bölümde söylendiği gibi kadastro, miras yoluyla toprak mülkiyetinin parçalanmasına neden olduğu için göç yönünden olumsuz ve göçü teşvik edici olarak görülebilir. Ancak, kadastro, köylerde, bireylerin topraklarına sınır getirdiği ve böylece de toprağı olmayanlara da toprak kazandırabildiği, başka bir deyişle toprak kullanımını sınırladığı için olumlu bir etkiye sahip olmasına karşın bazı durumlarda da huzursuzluk ya da anlaşmazlık nedeni olabilmektedir.
Çoğu kez köylerde arsaların sınırlarının belirlenmesi konusunda, anlaşmazlıklar görülmektedir. Bu yönüyle de itici nedenler arasında sayılabilir. Bu ve bunun gibi değişik konular insanlar arasında huzursuzluk ve anlaşmazlıkların doğmasına neden olabilmektedir. Örneğin, kırsal alanda oldukça yaygın olan kız kaçırma, kan davası gütme olayları ve benzeri geleneksel davranışlar hep anlaşmazlıklara yol açıp insanları yer değiştirmeye iten durumlardır. Çoğunlukla da gidilen yer kentler ve büyük kentler olmaktadır.
Yine ülkemizde, son yıllarda azalmakla birlikte, özellikle doğuda oklukça yaygın bir gelenek olan başlık parası göçe iten bir neden olarak görülebilir. Adam töresi gereği, gelenek ve göreneklere bağlılığının bir göstergesi olarak kızını evlendireceği damat adayından astronomik rakamlara varan bir başlık parası ister. Bulunduğu yerde bu parayı kazanamayacağını düşünen damat adayına düşen ise geçici olarak kente gidip iş bularak parayı denkleştirmeye çalışmaktır. İşte Anadolu gelenek ve göreneklerinden kaynaklanan başlık parası için de kente pek çok geçici göçler yapılmaktadır.
Günümüzde hâlâ pek çok köy ve köy-altı yerleşmelerde -özellikle yine doğu diyerek altını çizelim- okul bulunmamaktadır. Okullaşma oranı olanaksızlıklar nedeniyle çok düşüktür. Öğretmen açığı fazladır, okul olsa bile ilkokulla sınırlı kalmaktadır. Ortaokul, lise çağına gelmiş çocukları olan insanlar için iki seçenek vardır; ya ilkokuldan sonra eğitimi yarıda kesmek ya da çocuğunu alıp kentlere göçmek. Bazı çocuklar, zorluklarla da olsa köylerine nispeten yakın ilçelerdeki okullara devam edebilmektedir. Ancak çoğunluk için bu geçerli değildir. Bu durumda, okuma isteğinde olanlar ailece kentin yolunu tutmaktadırlar; Kente göç edenler arasında üniversitede eğitim görme olanağına kavuşanlar da az olmakla birlikte vardır. Dolayısıyla genç kuşaklara eğitim olanağı ve daha iyi bir gelecek sağlamak isteği de göç gerçeğinde önemli bir yere sahiptir.
Yoksulluk, özellikle Doğu ve Güneydoğuda önemli bir göç nedenidir. Örneğin, Doğu Anadolu’da merkez ilçe dışında 3 ilçesi ve 158 köyü bulunan Iğdır illimiz elverişli sulama olanaklarıyla (Aras Irmağı) Türkiye ölçeğinde ekonomik potansiyeli olan bir yöre görünümündedir. Meyvecilik, şekerpancarı, pamuk üretimi tarımda çeşitlenmeyi sağlar. Bu ekonomik potansiyeli değerlendirmek amacıyla Kazım Karabekir tarım işletmesi kurulmuştur. Bölge tarımının pazara dönük üretimle birlikte modernleştiği görülmektedir. Ekonomik değeri yüksek sanayi bitkileri ekilip, hayvancılık gelişmiştir, ancak yine de geleneksel yöntemler hâlâ ağır basmaktadır. İl merkezi zengin bir tarımsal alanın merkezidir. Tarımsal ürünleri işleyen kuruluşları, tarım araçlarının onarım ve bakımıyla küçük ölçekli imalatla uğraşan atölyeleriyle gelişmiş bir yöre görünümü sunan Iğdır iline bağlı kırsal yerleşmelere bakıldığında ise durumu oldukça farklıdır.

Terör göçü

Güvenlik sorunu insanların en önemli ihtiyacıdır. İnsanlar bulundukları yerde hem kişisel hem aile ve hem de bir bireyi oldukları yerel toplumun çevre güvenliği olmadığını anladıkları anda göç etmek gereksinimini duymaktadırlar. Son yıllarda, en önemli gündem maddesi durumuna gelen terör, ülkemizin Doğu ve Güneydoğu kesimlerinde tırmandı. Bugün de hâlâ onca mücadeleye karşın kökü kazınmamakla birlikte bu konuda epey yol alınmış bulunmaktadır. Güneydoğu denilince akla önce “terör” geliyor; bölge terörle özdeşleşmiş durumdadır. Tümüyle boşalmış köy ve mezralar bunun en canlı kanıtlarıdır. Doğu ve özellikle de güneydoğuda yaşanan büyük çaptaki göçlere en önemli neden olarak terör ve güvenlik sorunu gösterilmektedir. En yakınları katledilen, evleri yakılıp yıkılan bölge insanlarının terörden çekmedikleri kalmamış ve ellerinden gelen fek şey de köylerini, mezralarım, ana-baba ocaklarını geride bırakıp gitmek olmuştur.

ÇEKİCİ NEDENLER

Göç olgusunun ardında yatan çekici nedenlerden söz edildiğinde, kırsal kesimdeki insanların içinde bulundukları durum dışında gitmek istedikleri yerin çekiciliği, onları kente çeken, kente göçe yönelten etkenler anlatılmak istenmektedir. Sonuçta kentlerin birer çekim merkezi olma özelliği ortaya çıkmaktadır. Bu konuda da yine Uluslararası Çalışma Örgütü,  Türkiye’deki dört ayrı bölgeden seçilen köylerde yürüttüğü anket çalışmaları sonucunda elde ettiği verilere dayanarak en başta gelen çekici nedenleri şöyle sıralamaktadır:
1. İş bulma isteği,
2. Daha iyi yaşam koşullarına erişme, daha iyi bir yaşam standardı yakalama isteği,
3. Yeni kuşağa, çocuklara daha iyi bir gelecek hazırlayıp bırakma düşüncesi ve isteği.
1991 yılında yürütülen ankete katılanlar arasında, “çocuklara daha iyi bir gelecek hazırlama isteği” çoğunluğun göç nedeni olarak almıştı. Dolayısıyla kırın iticiliği ve kentin çekiciliği birbirini tamamlayan, karşılıklı etkileşim içinde olan ve bir araya geldiklerinde nüfusu hareketlendiren etkenlerdir. İç göçlerin oluşmasında ve kentleşme sürecinde iki öğenin de işlevleri vardır. İstanbul’un taşı toprağı altındır gibi anonim deyişler biçiminde kendisini belli eden kültürel öğeler de diğer nedenlerin yanı sıra kentin çekiciliğini arttırarak kente olan büyük göç akınını pekiştirmektedir. Köylerindeki yaşam koşulları hiç de iyi olmadığı, yoksulluk, işsizlik, topraksızlık ve olumsuzluklar bir arada bulunduğu için kentlerdeki, köye göre daha iyi olan yaşam koşulları insanlara çekici gelmekte ve bunu yakalama umuduyla kentlere koşmaktadırlar.

Sanayileşme ve Kentleşme

Sanayileşme ve kentleşme toplumsal dinamiğin birbirine bağlı iki öğesidir. Batı’da uyumlu olarak gelişen bu iki olgu diğer az gelişmiş ya da gelişmekte olan ülkelerde olduğu gibi, ülkemizde de uyumsuz, sağlıksız, dengesiz, demografik nitelikleri ağır basan, az gelişmiş bir yapı sergiler.
Sanayileşme ve kentleşme, sosyo-ekonomik gelişmenin birer alt sürecidirler. Sosyo-ekonomik gelişmenin gerçekleşme sürecinde ülkemizde, nüfusun ve tarım dışı ekonomik etkinliklerin toplandığı yığılma merkezleri olarak kentler ve kentleşme görülmektedir. Bu bağlamda kentler ve yakın etki alanları sanayilerin kuruluş yeri olmuş ve kırsal nüfusu çekmişlerdir. Bir yandan İngiltere’de 1770 sonrasında gerçekleşen teknolojik-ekonomik gelişmeler, diğer yandan da Fransa’daki 1789 Fransız Devrimi’yle ortaya çıkan politik-ideolojik gelişmelerin belirlediği Sanayi Devrimi ile başladığı bilinmektedir. Bunun sonucunda sanayi toplumu olarak adlandırılan yeni bir toplumsal yapı oluştur.
Tarıma dayalı geleneksel toplumda üretim evlerde, el tezgâhlarında gerçekleştirilirken, fabrikaların devreye girmesiyle konut ve işyeri birbirinden ayrılmış oldu. Böylelikle uzmanlaşma ve işbölümü sağlanarak üretimde verimlilik artışı oldu, yeni teknolojilerin geliştirilmesiyle bu verimliliğin daha da artması sağlandı. Sanayileşmede ulaşılan gelişmeler kentleşmeyi getirdi, kent yapısını değiştirdi. Örneğin; kırdaki geleneksel geniş aileden kentte çekirdek aileye geçildi. Geleneksel tanın toplumunun köylüleri sanayi işçisi durumuna geldiler.
20. yüzyılın son çeyreğinde, gelişmiş ülkeler sanayi toplumundan bilgi toplumuna dönüşüm sürecinde hızla yol alırken Türkiye’de de sanayileşme çabaları sürmektedir. Ülkemiz sanayileşme sürecine oldukça geç, 150 yılı aşkın bir gecikmeyle başlamıştır. Bu da Atatürk devrimleri ve Cumhuriyet dönemiyle başlar. Cumhuriyet, Batı uygarlığını bir amaç ve yaşam biçimi olarak almış; o zamandan beri, yürütülen kalkınma ve sanayileşme çabalarıyla bu yolda önemli mesafeler alınmış olmasına karşın yine de tam bir sanayi toplumuna henüz ulaşılamamış ve Türkiye bugün sanayileşme sürecini tamamlayamamış bir ülke durumundadır. Bunun da nedeni ithal teknoloji kullanmasıdır.
Atatürk devrimleri, sanayileşme sürecimizin siyasal, düşünsel ve kurumsal temellerini oluştururken, daha sonra ekonomik ve teknolojik öğeler de sanayileşmenin maddi temellerini oluşturmuştur. Sanayileşmenin maddi temellerini atma yolunda ekonomik kalkınma çabaları 1920’li yıllarda doğal seyrine bırakılmış, 1930’lu yıllarda devletçilik politikası izlenerek devletin sanayiye öncülük, etmesi ile bu çabalar hızlandırılmış, 1950’li yıllarda ulaşım altyapısı genişletilmiş, planlı dönemle birlikte de sanayileşme hızlanmıştır. 1980’lerde tüketim malları üreten imalat sanayisinden, ara ve yatırım malları üzerine kurulu bir sanayiye, ithalata dayalı sanayileşmeden, ihracata dönük sanayileşmeye geçilmiştir. Aynı, yıllarda ekonomide piyasa sistemine geçme hazırlıkları yapılmıştır.

İletici Nedenler

Kırdan-kente göç akımında rol oynayan iletici nedenler demekle kastedilen ulaşım ve iletişim alanlarındaki gelişmeler, ulaşım ve haberleşme olanaklarının yetkinleşmesidir. Ülkemizde 1950’lerden başlayarak ulaşım, alanında büyük ilerlemeler sağlanmış, gelişen ulaşım olanakları fiziksel hareketliliği hızlandırarak göç ve kentleşme konusunda etkili olmuştur,

Okullaşma

Okullaşma konusu da göç ve kentleşme bağlamında çekici nedenler kapsamında ele alınmaktadır. Çünkü okullaşma oranları bölgeler ve yerleşim birimine göre farklılık gösterebilmektedir. Öğretmen açığı nedeniyle birikmiş ve çok kalabalık sınıflar ile ikili öğretim uygulaması eğilimin niteliğini olumsuz yönde etkilemektedir. Hatta bu durum büyük kentler de dâhil olmak üzere, Türkiye çapında rastlanılan bir durumdur. Doğuda pek çok yörede, yerleşim yerinde okul bulunmamakta, bulunsa bile öğretmensizlikten, bina olmayışından, terör engeli ve baskısından dolayı eğitim yapılamamaktadır. Bu gerçekler göz önüne alındığında, daha açık bir söyleyişle doğunun içinde bulunduğu çaresizlik ve olanaksızlıklar, burada yaşayanların eğitim olanağına kavuşamamaları onları eğitim konusundaki istek ve umutlarını gerçekleştirebileceklerini umdukları, okullaşmanın, eğitim olanaklarının daha fazla yokluğu kentsel bölgelere, özellikle ülkemizin batısındaki kentlere çekmektedir. Kentlerde de eğitim kuramlarındaki durum çok fazla iç açıcı ve doyurucu olmamakla birlikte, kırsal yörelere göre daha elverişli bir görüntü sunduğu için çekicilik açısından önem taşımaktadır.

GÖÇ ÇEŞİTLERİ NELERDİR?

İÇ GÖÇ

Ülke içerisinde, nüfusun yer değiştirmesine iç göç denir. İç göçlerle bir ülkenin toplam nüfusunda değişme olmaz. Sadece, bölgelerin ve illerin nüfusunda artma ya da azalma meydana gelir. İç göçler, sürekli ve mevsimlik göçler olmak üzere ikiye ayrılır. Ülke sınırları içinde iller arası ya da kırdan kente, kentten kıra doğru yapılan mevsimsel kısa göçlerdir. Bunlar kalıcı değil geçici olmaktadır. Tarım için çalışma için ya da başka nedenlerle yapılan göçlerdir. Ülke içerisinde yer değiştiren insanların, göç ettikleri yerlere yerleşmesiyle gerçekleşir.

Türkiye’de, Cumhuriyetin başlangıcından günümüze kadar, özellikle kırsal alanlardan kentlere doğru hızlı bir göç olayı görülmektedir. Bunlar kalıcı göçlerdir. Kişiler göç ettikleri yere uyum sağlayıp kısa zaman sonra oraya uyum sağlarlar.

İç göçün nedenleri nelerdir?

Kırsal alanlardaki hızlı nüfus artışı, miras yoluyla tarım alanlarının daralması ve ailelerin geçimini karşılamaması, tarım alanlarının yetersiz gelmesi ve erozyonun artmasıyla toprağın verimsiz hale gelmesi, tarımda makineleşmenin artması ve buna bağlı olarak tarımsal işgücünün azalması, kırsal kesimde iş imkânlarının sınırlı olması, ekonomik istikrarsızlık ve sosyal problemler, eğitim ve sağlık hizmetlerinin yetersizliği, iklim ve yer şekillerinin olumsuz etkileri, kentlerde sanayinin gelişmiş olmasından dolayı iş olanaklarının fazlalığı, kentlerde eğitim ve sağlık hizmetlerinin yaygınlığı bunlar iç göçün nedenleridir.
İç göç, özellikle Karadeniz ve Doğu Anadolu bölgelerindeki illerde daha fazla olmaktadır. Bunun sebebi de buraların gelişmişlik olarak daha geride kalmış olmasıdır. İnsanlar bu bölgelerden diğer bölgelere çalışma ya da daha rahat yaşam şartları beklentisi için göç ederler.

İç göçlerin sonuçları nelerdir?

1. Ülke genelinde nüfusun dağılışında dengesizlikler 
2. Yatırımlarda dengesizlikler
3. Kırsal kesim yatırımlarında verimsizlik
4. Düzensiz kentleşme
5. Sanayi tesislerinin kent içinde kalması
6. Kentlerde çekiken konut sıkıntısı 
7. Kent nüfusunda aşırı artış
8. Alt yapı hizmetlerinde (yol, su, elektrik) yetersizlik
9. Kentlerde işsiz insanların oranında artış 
İç göçü önlemek için göz önünde bulundurulması gerekenler:
Tarımda sulama olanaklarını artırmak, intansif tarım metodunu geliştirmek, besi ve ahır hayvancılığını geliştirmek ve yaygınlaştırmak, kırsal kesimde eğitim ve sağlık hizmetlerini yaygınlaştırmak, tarım ve hayvancılığa bağlı sanayi kollarını kırsal alanlara yönlendirmek, kırsal kesimde küçük sanayi kollarını geliştirmek, vb. gereklidir

DIŞ GÖÇ

Göç kavramı kapsamında dış göç konusu da ele alınmaktadır. Dış göçleri de iki yönden ele almak olasıdır,
1. Dış ülkelere göç,
2. Dış ülkelerden ülkemize göç
Avrupa ülkelerinin, özellikle de Almanya’nın işçi açığı nedeniyle yabancı işçilere gereksinimi eski Batı Almanya’ya doğru bir işçi akımına yol açmıştır. 1960’li yıllarda başlayıp 1970’lerde yoğunlaşan bu dış göçler sonradan Avustralya ve Arap ülkelerine de uzandı. Yurt dışındaki işçilerin eşleri ve çocukları ile birlikte sayılarının 1980 yılı itibariyle 2 milyonu aşmış olduğu tahmin edilmektedir. Türk ekonomisi üzerinde daima olumlu etkiler yapmış olan bu dış göçler ilk planda ülkemizdeki işsizlikten kaynaklanan sorunların bir kısmına çözüm yolu olmuştur. Öte yandan da yurt dışına göç eden işçilerin döviz birikimlerini ülkemize göndermeleri Türk ekonomisi için bir ilaç niteliğinde olmuştur. Özellikle 1960’lı yıllarda ilk gidenler arasından yurda kesin dönüş yapan işçilerin sosyo-ekonomik yapı değişiminde önemli rolleri olduğu görülüyor. Bunlar, dönerken para ve mal getirerek ülkenin toplumsal ve kültürel yaşamında “yenilikçi” davranışların gelişmesi yolunda ortamı biraz daha hazırlamaktadırlar. Olumsuz bir nokta da, “ikinci kuşak” olarak nitelendirilen işçi çocuklarının uyum sorunu ile ilgilidir. Bu durum giderek bir “kültürel değişme” sorununa dönüşmektedir.
Dış ülkelerden ülkemize göç kapsamında ise Osmanlı zamanında Türk toprakları içinde yer alıp da sonradan elden çıkarak yabancı ülke topraklan haline gelen ülkelerdeki Türk ve Müslümanların çeşitli dönemlerde, genellikle zorunlu kalarak Türkiye’ye dönmeleri ele alınmaktadır. Örneğin tarihte “93 Harbi” olarak bilinen 1293 ya da 1877-1878’de Bulgaristan’dan göç 1991’de Bulgaristan’daki asimilasyon ve isim değiştirme operasyonu sırasında zulme uğrayan soydaşlarımızın trenlere bindirilerek sınır dışı edilip göçe zorlanması. Halen sürmekte olan Bosna-Hersek’teki savaşta Sırp zulmünden kaçan bir kısım müslümanın göçleri, aynı biçimde Azerbaycan ve diğer Türk Cumhuriyetlerinden ülkemize yapılan göçler zorunlu dış göç kapsamına girmektedir. Zorunlu göçlerin de göç sayılıp sayılmaması tartışmalı bir konudur. Bir ülkeden diğer bir ülkeye yapılan göçlere dış göç denir. Dış göçler genelde sürekli ya da geçici olmaktadır. Dış göçlerde genelde ülke dışına işçi göçleri tatil, eğitim vb. sebeplerden dolayı yapılmaktadır. Bu göçler bazen kalıcı olduğu gibi bazen de geçici olmaktadır.

Dış Göçlerin Başlıca Nedenleri

1. Ekonomik nedenlerle çalışmaya gidilmesi
2. Tabii afetler
3. Savaşlar
4. Etnik nedenler
5. Sınırların değişmesi
6. Uluslararası anlaşmalarla sağlanan nüfus değişimi

Dış Göçler ve Türkiye

Ülkemize çoğu Balkan ülkelerinden olmak üzere 1923–1989 yılları arasında 2,2 milyon göç olmuştur. Bu sayı nüfusumuzun % 5′ini oluşturur.1950′den sonra, Almanya başta olmak üzere yurt dışına işçi gitmeye başlamıştır. Bugün Fransa, Belçika, Hollanda, İngiltere, İsveç, ABD, Avustralya, Libya, S. Arabistan, Kuveyt ve Orta Asya ülkelerinde işçilerimiz bulunmaktadır.

BEYİN GÖÇÜ

Ülkeler arasında yüksek nitelikli işgücünün göçü çok eskilere dek uzanmaktadır. Düşük bir düzeyde olsa bile bu göçlere tarihin her döneminde rastlanmıştır. Fakat konu, son samanlarda dana fazla önem kazanmıştır. Az gelişmiş ülkelerden gelişmiş ülkelere doğru yüksek nitelikli bilim ve meslek adamlarının göçü, özellikle 1960 yılından sonra dikkatleri üzerine çekmiş ve bilimsel araştırma ve tartışmalara konu olmuştur. Bu olay, az gelişmiş ülkelerin kalkınmasını geciktirmesi bakımından onlar için büyük kayıplara yol açmakta ve ciddi sorunlar doğurmaktadır. İlginç olan husus, bu hareketin giderek hızlanmasıdır. Bu bakımdan gerek az gelişmiş ve gerekse gelişmiş ülkelerin bir kısmı, göç olayını hiç olmazsa yavaşlatmak ya da göç etmiş olanları geri getirtmek için çözümler aramaktadırlar. Sindiği üzere Schultz eğitim yatırımı sonucunda elde edilen hâsılanın maddi sermaye yatırımında elde edilen hasıla kadar ya da ondan daha fazla olduğunu belirtmiş,
Ayrıca terk edilen ülke bakımından birçok yararları vardır.
1. Göç eden bilim adamının, kendi ülkesi tarafından masrafa ve riske girilmeksizin, göç ettiği ülkedeki üstün çalışma olanakları içerisinde yapılan çalışmaların sonuçları yayın yoluyla bütün dünyanın ve kendi ülkesinin yararına açıktır.
2. Her ülke, çağımızın kolay seyahat ve ucuz taşıt olanakları içinde, birçok alanda seçkin bilim adamının elde tutmanın giderlerini üzerine almaksızın, kendi halkının arasından çıkmış bilim adamının hizmetinden belirli amaç ve süreler için ücretle yararlanabilir.
3. Göç edenler, tasarruf ettikleri kişisel kazançlarının bir kısmını geride bıraktıkları aile üyelerine gönderirler.
4. Göç edenler, yabana ülkelerde kazandıkları başarı ve şöhretle, kendi ülkelerine saygınlık sağlarlar.
5. Göç eden aydın, başka bir öfkede kendi ülkesinin sorun ve gereksinimlerini daha bağımsız ve nesnel olarak ciddiyetle düşünmekte, yeniden değerlendirilebilmektedir.

BEYİN GÖÇÜNÜN NEDENLERİ

Biz burada göç nedenlerini, literatürde ve araştırmalarda beliren hususlara göre ele alacağız. Daha çok genel nitelikteki ve bütün az gelişmiş ülkelerde geçerli olan nedenlere değineceğiz, nedenlerle ilgili olarak, literatürde, kişisel gözlem ve deneyimlere dayanılarak çeşitli görüşler ileri sürülmüştür,
a. Cazibe Kutupları
Bu yaklaşıma göre, dünyanın bazı bölgeleri cazip kutuplan oluşturur. Ülkeler arasındaki ileri kültür merkezleri, başka bölgelerden yüksek nitelikli elemanları çekmektedir. Örneğin Kuzey Amerika ve Batı Avrupa, böyle cazip kutuplan oluşturan bölgelerdir.
b. Arz-Talep Kavramı
Bu göç, ileri teknoloji düzeyindeki ülkelerde ekonomik gelişmeden dolayı yüksek nitelikli insan gücü arz ve talebi arasındaki dengesizlikten doğmaktadır. Örneğin, A.B.D. de federal hükümet ve özel sektör tarafından araştırma ve geliştirme eylemlerine yapılan geniş yatırımlar yüksek nitelikli elemanlara sürekli istem yaratmaktadır.
c. Çekici – İtici Güçler Kavramı
Bu yaklaşım, göç edilen ülkeleri “Çekiç Güçler”, terk edilen ülkeleri “İtici Güçler” olarak ikiye ayırmaktadır. Çekici ya da itici güçler ise, ekonomik, mesleksel toplumsal siyasal, kültürel ya da kişisel, ailesel etmenleri içerisine almaktadır. Çekici etmenler olarak, ödenen yüksek ücret, mesleksel çalışma için bol olanak ve araçlar, büyük bilim merkezleri ite yakın ilişki, siyasal istikrar, kişi özgürlüğü, yabana eşle evlilik sayılmaktadır: Düşük ücret, mesleksel çalışma için olanak ve araçların sınırlı oluşu. Yetenekten çok kıdeme değer veren katı yönetimsel düzen. Büyük bilim merkezlerinden uzakta çalışma zorunluluğu, toplum yaşamı ile siyasal yaşamda kişi özgürlüğüne yapılan baskılar, siyasal istikrarsızlık, iş ya da aile yaşamında kişisel sorunlar da itici etmenler olarak belirtilmektedir.
Ayrıca, yine bunlar gibi, literatürde, göçü etkileyen ve uygulamada görülen ekonomik olmayan birçok etmenler belirtilmektedir. Bunlar devlet memurluğu sistemlerinin katılığı profesörlerin egemenliği kurumların aşırı bir atalet içine bulunmaları araştırma fonlarının bulunmayışı, mesleksel yalnızlık iş elde etmede rol oynaması, yeteneksizlerin mesleksel kariyerde ilerlemeleri. Genç kimselerin yeteneklerinin yetersiz mesleksel kariyerlerde ilerlemeleri genç kimselerin yeteneklerinin yetersiz olarak tanınması, ümitsizlik, ırk önyargısı, ulusal köken ve kast bütün bu etmenler Asya Afrika ve Latin Amerika’da göçleri etkileyen önemli etmenlerdir.

Araştırmalarda Beyin Göç Nedenleri

1. Ücret yetersizliği,
2. Mesleksel çalışma için olanakların yetersizliği
3. Genellikle mesleksel çalışma için yetersiz toplumsal ve psikolojik koşullar ve özelikle terfi ve ilerleme olanaklarının darlığı,
4. Meslekte istihdam yokluğu

Göçün Eğitimsel Yönü
Üçüncü dünyanın ve az gelişmiş ülkelerin öğretim alanındaki yanılgıları, aynı zamanda göç nedenleri arasındadır. Bu ülkelerin, kuşkusuz, sömürgecilik dönemlerinde böyle yanılgıları işlemeleri gayet doğaldı. Esasen sömürgeci devlet, zorunlu olarak kendi eğitim sistemini bu ülkelerde de uygulamaktaydı. Fakat bu ülkeler, sömürgecilik dönemlerinde mazur görülecek olan bu yanılgılarını bağımsızlıklarından sonra da sürdürdüler, işte bu eğitsel yanılgıların birincisi bu ülkelerin kendi ülkelerinde gelişmiş ülkelerin eğitim program ve yöntemlerini uygulamalarıdır.
Bu ülkelerin gelişmiş ülkelerde eğitimlerini tamamlamış bakanları ve yöneticileri kendi yetiştikleri ülkenin eğitim programlarının mükemmel olduğuna inanırlar ve aynı programı ülkelerinde de uygulatmaya çaba harcarlar. Oysaki gelişmiş ülkelere göre hazırlanmış programları bu ülkelerin gereksinmelerine ters düşen programlardır. Bu programlar esasen gelişmiş ülkelerde de terk edilmiştir. Oysaki sanayi ülkelerinden gelen sanayi mensupları ve bu ülkelerin bakanları hâlâ bu programların mükemmelliğinde direnirler. Bu yüzden Batı Avrupa okul sistemleri bu ülkelerce körü körüne taklit edilir. Bu taklit, gelişmekte olan ülkelerin öğretim reformlarına en büyük engeli oluşturmaktadır. İşte bu ülkeler, kendilerini daha önce yönetmiş olanları gelişme ve ilerleme konusunda örnek almışlardır. Bu dünyaların insanları artık zahmetli tarımsal hizmeti küçük görmekte ve Avrupalı gibi büro işlerinde çalışmak istemekte ve onun yaptığı öğrenimin aynını yapmak istemektedir. Bu ülkelerin gelişmiş ülkelere öğrenim için gönderdikleri elemanlar oradan asıl ülkelerine döndükten sonra iş bulamamakta ve yine öğrenimde bulunduğu gelişmiş ülkeye göç etmektedir. Çünkü az gelişmiş ülke, kendi gereksinimi olmayan bir alanda elemanın dışarıda yetişmesine müsaade etmiştir. Böylece plânsız ve yurt sorunlarına uymayan eğitim politikası sonucu “diplomalı işsizler’’ ortaya çıkmaktadır.
Ülkemizde 4. ve 5. Yıllık planda doktor, hemşire, topograf, harita mühendisi, elektrik, maden ve metalürji, makine mühendisliği, elektronik, bilgisayar mühendis ve teknisyenleri ile öğretmen ve öğretim üyesi sayılarında insan gücü açığı belirlenmiştir. Oysaki hâlâ kimya mühendisliği, eczacı, inşaat mühendisliği, ziraat mühendisi ve mimar gibi mesleklerde işgücü fazlalığına rağmen fazla eleman yetiştirilmektedir.

BEYİN GÖÇÜ BAKIMINDAN TÜRKİYE

Ülkemizde beyin göçüne uğrayan ülkelerden birisidir, 1962-67 yılları arasında bir bilim adamı, 327 mühendis ve 319 doktor olmak üzere 707 yetişmiş insan gücü göç etmiştir. Bu saptama Amerikan Kongresi istatistiklerine göredir. Aynı yıllar arasında Türkiye’den gelişmiş ülkelere, Birleşmiş Milletlerin kaynaklarına dayanan rakamlara göre, yılda ortalama 375 yetişmiş insan göç etmiştir. Bunların %51,5’i tıp, %40’ı mühendislik, %5,5’i tabii bilimler ve %3’ü sosyal bilimler alanlarından gelmektedir. Bir başka araştırmaya göre, ülkemizdeki meslek odalarında yapılan araştırma sonuçlarına 1977 yılı sonu bakımından yurt dışına 4016 mühendis ve 2168 doktor göç etmiştir. Ülkemizde mühendisler, doktorlar ve bilim adamları üzerinde yapılmış çeşitli araştırmalar vardır.

BEYİN GÖÇÜNÜN ÖNLENMESİ

a. Ünide Projesi
Bu bölümde bütün üçüncü dünya ve az gelişmiş ülkeler için genel bir önlem ileri süren Milletlerarası Kalkınma Örgütü eski Genel sekreteri M. Guernief’i belirtmek gerekir. Guernief’in bu konudaki önerisi, bir “Milletlerarası Üniversite” kurulmasıdır. Bu ülkelerden gelişmiş ülkelere öğrenime giden öğrenci, kendi ülkesinden kopmuş oluyor, gelişmiş ülkelerin sorunlarını ve yöntemlerini öğreniyor, yurduna döndüğünde öğrendiklerini, kendi ülkesine uygulayamıyor, ya da bu öğrendiği bilgilere ülkesinin gereksinimi yoktur. O zaman aday, ya mesleğinden, ya da ülkesinden vazgeçecektir. Bunun için UNİDE Projesi, en yetenekli öğrencilerin gelişmiş ülkelere gitmesini önleyecek ve hem de onların kendi ülkelerinin gereksinimlerine uygun alanlarda yetişmesini sağlayacaktır.
Bu üniversiteler, az gelişmiş ülkelerin ya da üçüncü dünya ülkelerinin toplu olarak bulundukları yerlerde kurulur. Böylece kadrolar, büyük bölgeler tarafından yetiştirilecektir. Bu ülkelerin bu öneriyi, ortak olarak gözden geçirmeleri, mali olanak sağlamaları gerekmektedir.

b. Türkiye’de Beyin Göçünün Önlenmesi

Kalkınma planlarında konuya değinilmiş, fakat önlenmeye ilişkin herhangi bir açıklama getirilmemiştir. Az gelişmiş ülkeler ve özellikle yurdumuz bakımından giderek ekonomik ve toplumsal bakımdan büyük bir sorun halini almaya başlayan ve az gelişmiş ülkelerin gelişmiş ülkelere yardımı olarak nitelendirilen beyin göçü olay üzerinde ciddi olarak durmak zamanı gelmiştir. Çeşitli önlemler bu olayı zamanla azaltacaktır. Olayın tamamen durdurulması -kuşkusuz bir anda -beklenemez. Fakat önlemler, hiç olmazsa göçü azaltıcı olabilir. Biz, önlemlerin hem kısıtlayıcı, hem de bu kimseleri yeniden ülkelerine geri getirme amacını güden iyi planlanmış programların geliştirilmesini ifade eden köklü reformlar biçiminde gerçekleşebileceğini ümit etmekteyiz.
Bu önlemler göçü bir dereceye kadar azaltacaktır. Üstelik ülkemizde konuyu ele alacak ve eş güdümleyecek TÜBİTAK ve D.P.T gibi kurumlar vardır. Yüksek nitelikteki eleman göçü, sadece maddî yönlü olay değildir, ücretlerin arttırılması bu elemanların geri dönmesini sağlamaz. Olayın yukarıda incelediğimiz toplumsal ve mesleksel yönlerinin de çözümlenmesi gerekmektedir.
Özetleyecek olursak; beyin göçü kavramından; Yüksek seviyede eğitim görmüş insan gücünün ülkeler arasındaki hareketi anlaşılır. Bir ülkenin özelikle bilim ve teknoloji alanında yetişmiş insan kaynaklarının göç yoluyla kaybı kastedilmektedir. Gelişmekte olan ülkelerde “işsiz aydınlar” var. Asıl bunlar göç etmektedirler.

c. Beyin Göçüne Karşı Önlemler

Bu olumsuz etkisini azaltmak için ünlü uluslararası iktisatçı Jagdish Bhagwaty (1976) beyin göçü üzerinden bir vergi önermektedir. Buna göre, yetişmiş insan gücünü alan gelişmiş ülkelerin göçmen çalışanlardan toplayacakları vergi gelirleri bu işgücünün ayrıldığı az gelişmiş ülkelere aktarılacaktır. Önerilen verginin dayanağı göçmenlerin ‘beklenilenin’ üzerinde gelir elde etmeleridir. Bu ekstra gelir üzerine uygulanan daha yüksek vergi oranı sayesinde toplanan gelir gelişmekte olan ülkelerin kalkınma projelerinde harcanmak için bloke edilmelidir. Yüksek vergi oranı yerine normal oranın uygulanması ve yetişmiş göçmen işgücünden yararlanan ülkenin elde edilen geliri göç veren ülkelerle paylaşması da mümkündür. Uygulamada belli bir süre için örneğin göçü izleyen 10 yılda bu tür bir vergi paylaşımı önerilmiştir. Böyle bir verginin 1972’de yaklaşık 750 milyon ABD dolarına ulaşacağı tahmin edilmiştir, Bu miktarın BM eliyle kalkınma projelerinde kullanılabilmesi beyin göçünün negatif etkilerinin azaltılmasına yardımcı olabileceği açıktır. Teorik olarak gelişmiş ülkelerin beyin göçünden yarar, gelişmekte olan ülkelerin ise zarar gördükleri tartışılabilse bile yarar ve zararın büyüklüğünün dolayısıyla verginin oranının ve paylaşımının tespitinin zorluğu açıktır. Göçmenler, geri dönerek, işçi dövizi göndererek veya ticaretin artmasına yardımcı olarak değişik şekillerde kaynak ülkeye olumlu katkılarda sağlayabilir. Bunun yanında gelişmekte olan ülkenin kaybı dışında bu öneri herhangi bir fiskal gerekçeye de dayanmamaktadır. Söz konusu vergi olunca, eşitlik ve etkinlik ve gelirin yeniden dağıtılması gibi ülke içindeki soranlara bile uygulamada çare bulunamazken, benzeri kaygıların ülkeler arasındaki böyle bir uygulama için daha yüksek olması kaçınılmazdır. Ayrıca gelişmekte olan ülkelere transfer edilen vergi gelirlerinin ne ölçüde kalkınma projelerine harcanacağı ek bir sorundur. Vatandaşlık temelinde vergileme yapıldığı takdirde (ABD gibi) yurtdışında çalışan vatandaşların vasıf düzeyine bakmaksızın vergilendirilmesi de mümkündür. Bu yüzden Bhagwaty gelişmekte olan ülkelere vergileme temelinin vatandaşlık olmasını tavsiye etmektedir.

Geri dönme (Return migration): Kaybedilen yüksek vasıflı bireyleri geri kazanma beşeri sermayenin artırılmasında en kesin yoldur. Eğer birey iş deneyimi ile ve artan becerilerle geri dönmekte ise sadece kaybedilen vasıf değil ek kazanım da söz konusudur. Burada kastedilen geri dönme kesin dönüştür.
Uluslararası Mobilite Üzerindeki

Sınırlama (Restriction); Gelişmekte olan ülkeler, vatandaşlarının yabancı ülkelerde emeklerini sunmalarını zorlaştırıcı önlemler almaktadır. Bunun yanında göç alan ülkelerin kendi çalışanlarım rekabetten korumak amacıyla koydukları sınırlamalar da göçü azaltıcı etkide bulunabilir. Göç veren ve alan ülkeler değişik uygulamalarla işgücü mobilitesini sınırlandırmaktadırlar. Avustralya’da 20’li yaşlardaki gençlere bir yıla kadar geçici çalışma izni ve. Bu uygulamada öğrencilerin öğrenimlerini tamamladıktan sonra yeni tür vize vermeden önce en az iki yıl ülkelerine dönmeleri şart koşulmaktadır. Malezya’nın tespit ettiği 138 adet vasıf ve yarı-vasıf gerektiren iş kolunda yabancı işçilerin çalıştırılmasını durdurma girişimi de işgücünün vasıf kompozisyonunu artırmak için başvurulabilecekti. ABD’nin uyguladığı J tipi vize programı vasıflı göçünü sınırlandırarak göç veren ülkeyi koruyan en önemli örnektir bir yöntemdir.

Çalıştırma (Recruitment): Şayet herhangi bir alanda vasıflı açığı var ise yabancı emek sahiplerini davet etme yerine kendi vasıflı işgücünü tutmak daha yerindedir. Özellikle bilişim sektöründeki hızlı gelişme bu yönde ülkeler arasındaki rekabeti artırmıştır.

Beşeri sermaye kaybını telafi etmek (Reparation): 1970’li yıllarda çok tartışılmasına rağmen İliç uygulanamayan önlemlerden birisi gelişmiş ülkelerin gelişmekte olan ülkelere telafi edici ödemeler yapması veya göçenlerin doğrudan vergi ödemeleridir. Böylece göç veren ülke beşeri sermaye kaybından kaynaklanan negatif dışsallıkları giderici önlemler alabilir.

Eğitim sektöründe iyileştirme yoluyla alıkoyma (Retentionthrougheducationalsectorpolicies): Beyin göçüne karşı geliştirilebilecek bir diğer önlem eğitim kuramlarını güçlendirmektir. Yapısal bozukluklar giderildiği takdirde eğitimini tamamlamış bireylerin içeride çalışma arzusu baskın çıkabilir. Hindistan’da bilişim teknoloji eğitiminin geliştirilmesi, İngiltere’nin üniversitede kalan doktora sahiplerine sağladığı burs geri ödeme affı, Almanya’nın araştırma ekibi kurulması karşılığında sağladığı burslar verilebilecek bazı örneklerdir

Ekonomik kalkınma yoluyla alıkoyma (Retentionthrougheconomicde velopment): Göçü engelleme veya geri dönüşü sağlamada en etkili yol şüphesiz başarıldığı takdirde ekonomik kalkınmayı gerçekleştirmektir. Türkiye’nin de aralarında bulunduğu birçok ülke bu yönde adımlar atmıştır. Çok fazla başarılı olmayan işçi şirketleri ve Köy Kalkınma Kooperatifleri son bölümde ele alınmıştır.

MEVSİMLİK GÖÇ

Tarım işçi göçü ve turizm amaçlı yapılan göçlerdir.

Örneğin: Çukurova’da yaz döneminde tarım işçi göçünden dolayı nüfus hızla artar. Bunun yanında Bodrum, Marmaris Kuşadası gibi merkezlerde yazın turizm sebebiyle nüfus hızla artar. Ayrıca hayvanları otlatmak için yaylalara yapılan göçler de mevsimlik göçlerdendir. Bu göçlerin temel sebebi tarım, hayvancılık, turizm ve eğitimdir. Hayvan otlatmak, çalışmak, okumak ve gezmek için insanlar geçici mevsimlik göçlerde bulunulur. Karadeniz ve Akdeniz bölgesi turizm, tarım gibi konularda geçici göçün olduğu yoğun yerlerdir.

İLLEGAL (KAÇAK) GÖÇ

İllegal yollardan bir başka ülkeye giriş veya legal yollardan girilse bile giriş statüsü dışına çıkarak ülkede kalma illegal (kaçak) göç adını almaktadır. Göç önüne konulan engeller illegal yollardan aşılmaya çalışılmaktadır. Yakalanma riskinin yüksekliği illegal göçü düşünen bireyin göç kararma etki eden önemli bir faktördür. Göç etmeyi planlayan birey, gideceği ülkede elde edeceği (beklenen) fayda ile katlanacağı (beklenen) maliyeti kıyaslar. İllegal göçte yakalanma olasılığı beklenen maliyeti artıran bir faktördür. Yine de uluslararası göçten elde edilmesi beklenen faydanın maliyetten büyük olması halinde göç gerçekleşir.

Göç alan gelişmiş ülkelerin illegal göçe bakışı nedir?

Öncelikle vurgulanması gereken konu kaçak göçün önemli ölçüde organize suç örgütleri eliyle gerçekleştirildiğidir. Buna ilave olarak illegal göçle daha iyi yaşam standardı hedefleyen insanlar elverişsiz şartlar altında yolculuk yaparken hastalık ve ölümle burun buruna gelmektedirler. Dolayısıyla kaçak göçün ülkelerin ekonomileri üzerindeki dolaylı-dolaysız etkilerini söz konusu etmeden, bile ülkeler daha az kontrol gücüne sahip oldukları kaçak göçü engellemek yönünde irade beyanında bulunmaktadırlar. Uluslararası kuruluşların ve medyanın da baskısıyla özellikle kaçak göçmenlerin geçiş yollarındaki ülkeler sıkı önlemler almaktadırlar. Geçiş ülkelerinden biri de Türkiye’dir. Türkiye’nin kaçak göçle ilişkisi ilgili bölümde irdelenecektir.
İllegal göçün hazmedilebilir düzeylerde kalması hedefine ancak kaynak ülke ile işbirliği sayesinde ulaşılabileceği genel kabul görmektedir. İllegal göçteki artışa dikkat çektikleri makalelerinde göç alan gelişmiş ülkelerle göç veren ve transit göçe muhatap olan ülkeler arasındaki işbirliğinin öneminin gittikçe kavrandığına değinmektedirler. Japonya ile Kore, Çin ve Hong Kong arasında, ABD ile Çin arasında ve AB ile çevre ülkeler arasında illegal göç konusunda teknik bilgi değişimi için ikili anlaşmalar yapılmıştır. Meksika’nın sınır eyaleti Baja Kaliforniya Nötre eyaletinin sınır bölgelerini yasak bölge ilan etmesi ve sıkı kontrole tabi tutması ABD’ye kaçak geçişin önemli ölçüde azalmasına neden olmuştur. Yazarlar illegal göçün önlenmesinde kaynak, transit geçiş ve varış yeri ülkelerinin ortak gayretinin önemini vurguladıktan sonra bu ortak gayretin nasıl başlatılacağı sorusunu gündeme getirmektedirler. Bir yol kaynak ülkelerin kontrol maliyetlerinin telafi edici ödemeler ile veya diğer bazı (örneğin ticaret önceliği gibi) tedbirlerle karşılanmasını sağlamaktır. Diğeri ise kaynak ülkelerden kabul edilen ‘misafir işçi’ programlarının kapsamını genişletmektir. Bu programların illegal yollardan girişi dahi göze alanlardan bir kısıtlının legal girişine imkân tanıması illegal giriş sayısını azaltacaktır, Yazarlar yine de bu programların örneğin parasal transferlere göre en iyi seçenek olmadığını savunmaktadırlar. Bir defa bu tür programlar toplam göçmen sayısını (legal ve illegal) artıracaktır. Bu ise göç alan ülkenin daha sert düzenlemeler yapması için politik konsensüse yol açacaktır. Oysa kaynak ülke işbirliğine girmeksizin kontroller yeterli başarıyı göstermeyecektir. Göç veren ülke perspektifinden ise misafir-işçi programları illegal göçe göre negatif seçim sorununa yol açar. Buna göre göç maliyeti göreli olarak yüksek olanlar (vasıflı işgücü) programlardan faydalanacaktır. Oysa illegal göçte ülkeden, göç etme maliyeti düşük olan (kaybedecek bir şeyi olmayan, vasıfsız) işgücü illegal göç girişiminde bulunacaktır. Bu nedenle misafir işçi programlan göç veren ülkenin vasıflı işgücü kaybına uğramasına yol açacağından ancak kaynak ülkelerin işbirliği yapmaları da sağlandığı takdirde başarı elde edilebilecektir. Bu yapılmadığında kaynak ülke, illegal göçün elimine edilmesini sağlayacak yüksek maliyetli kontrol çabalarına girmeyecektir.

GÖÇÜN İNSANLAR ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ

GÖÇ VE SOSYOPSİKOLOJİK PROBLEMLER

Göç etmek, sadece yaşanılan yerin değişmesi değildir. Bir kültürden diğerine geçiş, bir süreçtir. Kişi yeni bir kültürde yaşamaya başlar. Bunun yanında eski kültüre ait olmaktan vazgeçemez. Bikültürel olmanın anlamı, iki kültürü de benimsemek ve iki kültür arasında yaşamaktır. Bikültürel bilinç, kendi ana kültürünü bilincinden çıkmadan ikinci bir kültür içinde de yaşayabilmektir. Farklı bir kültürle karşılaşma sonucunda, kişide önemli kavram değişikliklerinin oluştuğu görülmektedir. Özellikle değer yargılarının, ayıp, suç ve günahkârlık fikirlerinin değiştiği ve bunun yanı sıra, yerine geçerli, yararlı, sağlıklı, rahatlatan kavramların konmadığı izlenmektedir.
Dünyada değişim ve ilerleme, son yıllarda daha önce hiç olmadığı kadar yoğun olmuştur. İnsanlar çağımızda çok farklı amaçlarla göç etmekle birlikte, temel olarak göç formlar beş öğe üzerinde toplanabilir.
Yeni bir yaşam için göç.
a) İçgöç
b) Zorunlu göç
c) Turistik göç
d) Tersine göç
Tüm bu göç formlarının kendine ait özel nedenleri olsa da kentlerin özgür havası, daha geniş bir kümenin üyesi olma duygusu, kentli olmanın gururunu paylaşma gibi sosyo-psikolojik etmenlerde göçlerde oldukça etkilidir.
Göçmenlik oldukça sıkıntılı bir sosyal durumdur. Göçmen için toplumda bir türlü bir yere oturtamadığı konumu onu kolaylıkla bir kimlik krizine sürükler. Statü sayesinde insan bir sosyal birimin içinde yer alır ve toplumda yerini tanır. Göçmenler yeni toplumlarında iyi bir statü(bu sosyal konumu) elde edebilmek için oldukça geç ve yeterli donanımsız başlamışlardır.
Göç gibi kritik bir değişikliği yaşamamış olan insanların bile sosyal, kültürel faktörlerin olumsuz olduğu bir ortamda ciddi sağlık sorunları yaşadığı gerçeği göz önüne alınırsa, göçmenlerin özel durumunu daha iyi değerlendirmek gerektiği düşünülebilir. Göç kökleri koparır. Geleneksel sınırları ortadan kaldırır, toplumsal ilişkileri değiştirir. Göçmen birey daha önce hiç tanımadığı bireylerle yeni ilişkilere girmek zorundadır. Eski ilişkilerin önemi ve içeriği de değişime uğrar. Bu değişim, nüfus yapısı, aile yapısı, evlilik, konut, ekonomik yapı, iş bölümü konularındadır.
Göç eden insanlar zaman içinde ya şehirle bütünleşme sürecine gireler, ya şehre uyum sağlarlar, ya da şehir kültürünü köyleştirebilirler. Bütünleşme; işleyen bir bütün oluşturacak şekilde birbirinin tamamlama durumudur. 1960’larda Oscar Levis’in öne sürdüğü yoksulluk kültürü analizinde şehirle bütünleşmenin mümkün olamadığı insanların toplum hayatına katılmayıp uçta kaldıkları bildirilmiştir. Şehre uyum ise nispeten daha kolay bir sosyal olgudur. Maddi kültür öğelerinde şehre uyum ülkemizde oldukça sık görülmektedir. ErichFromm uyumu: var olan kapılara, yalnızca yeni bir alışkanlık edinerek ve karakter yapısının bütününü bozmaksızın uymak olarak tanımlar. Türkiye’de şehre göç edenlerin uyum sağladıklarını söylemek pek mümkün değildir. Onlar çoğu zaman yeni bir tampon kültür oluşturmaktadırlar. İşte bu noktada şehrin göç edenlerden etkilenmesi süreci başlar. Zaten eski şehirliler, dağınık oturmaktadır. Göç eden yeni şehirliler ise aynı mahalleleri seçerek, oluşturdukları yeni kültür ile şehir kültürüne gereksinim duymazlar.
Motivasyon ve göç koşulları ne olursa olsun bilinmelidir ki; her göç insanları bir takım ruhsal streslerle karşılaştırır. Göç insan yaşamını tümden değiştirebilecek önemli bir yaşam olayıdır. Bu nedenle kişinin uzun bir kuşaklar tarihi ile kökleşip, uyum yaptığı çevresinde sağladığı dengesinin ister ağır, ister hafif, geçici veya sürekli olsun, yeni çevrede bozulma olasılığı pek çoktur.

GÖÇ, KÜLTÜR, ŞİDDET

Dünyanın her yerinde insan hareket halindedir. Gelişmekte olan ülkelerde, büyük nüfus hareketleri kırsal kesimi boşaltmakta ve zaten dolmuş olan şehirleri daha da şişirmektedir. Nüfusun azalmasından kaygı duyan ekonomik açıdan gelişmiş ülkeler sanayileşmiş komşuları kadar; fakir, tehdit altındaki ya da politik açıdan baskıcı ülkelerden de büyük miktarlarda göçmenleri kabul ederler. Yapılan araştırmalar göçmenlerin duygusal sıkıntılar yaşama riskinin artmış olduğunu gösterir. Araştırma bulgularında gittikleri ülkenin dilini konuşamayan, eğitim düzeyi düşük, işsiz erkeklerin ilk yıllarda sıkıntı yaşama riskleri yüksektir.
Göçmenlerde utanç, kendini aşağılama, aşağılık duygusu, kasvet ve sosyal çekilme bir arada bulunur. İşin statüyü belirlediği sanayileşmiş toplumlarda işsiz kişiler utanç, yalıtılma ve depresif duygu durumundan oluşan ‘’yetersizliğini idrak’’ tepkisi yaşarlar. Kişinin itibar kaybını kültür belirler.
Kültür en geniş anlamıyla, bir toplumun tüm yaşam biçimidir. İnsan davranışının öğrenilen yönünü meydana getirir. Kültür insanın meydana getirdiği bir şey ve insani hayatın şartıdır. Davranış kelimesi sadece yapma ile değil, düşünme ile de ilgilidir. Bütün davranış biçimlerini öğrenmek zorunluluğu vardır. Kültür insan davranışının öğrenilen kısmıdır.
Günümüzde göç bireysel, toplumsal, ulusal ve uluslar arası çatışmalara, tartışmalara yol açan; ekonomik, kültürel, toplumsal, yasal boyutları olan saldırgan davranışların, şiddet eylemlerinin sebepleri içinde yer alan önemli problem durumuna gelmiştir. Günümüzde göçün meydana getirdiği problemleri inceleyen araştırmalar iki şekildedir.
a) Göçe bağlı olan, doğal, ekonomik, kültürel, siyasal ve toplumsal kaynaklı zararlı kaynakların bireye etkisi,
b) Göçün meydana getirdiği problemlerin, doğal, ekonomik, kültürel, siyasal sonuçları.

GÖÇ, KENTLİLEŞME, ANOMİ

Kentlileşme; kente göç edenlerin sosyalizasyon sürecini anlatır. Göç edenler, kent toplumunun değer-norm sistemini, davranış kalıplarını, kentli insanın davranış, düşünme biçimlerini ve zamanla yaşam biçimlerini benimserler. Kentleşme itici, iletici ve çekici güçlerin etkisi altında meydana gelen ve değişen bir nüfus hareketidir. Kentlerin istihdam imkânları he zaman çekici bir faktör olmuştur. Kentleşme ve kentlileşme sonucunda insanların davranışlarında ve birçok alanda insanda değişimler oluşturur. Bunun nedeni ise uyumdur.
Anomi; daha önceden değer verilen amaçların, hedeflerin kaybı sonucu ortaya çıkan apati, yabancılaşma, kişisel sıkıntı halidir. Durkheim bu kavramın isim babasıdır. Sulhi Dönmezer’e göre yanlış kentleşme, sapma davranışların bir çoğaltanıdır. Suçluluğun asıl sebebi sosyal çözülme, erime şartlarının gerçekleşmesi ve bu sebeple de toplumdaki denetim mekanizmalarının çöküp yozlaşmasıdır. Bu gerilim ve baskılar belirli şartlar altında bir kuralsızlık anomi hali oluşturur. Şehirleşme ve suçluluk arasındaki ilişki sosyal çözülme, erime olayına bağlanmaktadır. Yanlış kentleşme, gecekondulaşma ve şiddet, suçlar şehirlerde anomi ye neden olmaktadır.

GÖÇ, YOZLAŞMA, KİMLİK

Günümüzde toplumlar kaçınılmaz olarak değişiyor. Ancak bu değişim, topluma yeni bir direnç ve manevi güç kazandırmıyor, köklü problemlerin meydana getirilmesine sebep oluyor. Değişim toplumların geleneksel değerlerinde yıpranmaya, gençlerin geleneksel törenlere olan ilgisinin azalmasına yol açıyor. Toplumsal itibarın yitirilmesi, dayanışma bilincinin zayıflaması, gençlere dışarıdan aşılanan norm bozucu birtakım yeni unsurların kabulünü gerçekleştirir. İnanç ve değerler düzeni değişince, fertlerin birbirine olan saygısı ortadan kalkar. Göçler büyük endüstri merkezlerine akmaya başladı. İnsan psikolojisinde toplu sıkıntı huzursuzluk göç gruplarında ortaya çıktı güvensizlik ve kişisel yarışma sonucu gelişen bu sıkıntı giderek yerini kitle agresyonuna, toplu saldırganlığa bıraktı. göç eden insanları göç ettikleri yerlerde uyum sağlamada güçlük çekmişlerdir. Değer yargılarının ayıp, suç ve günahkârlık fikirlerinin terk edildiği ve bunu yanı sıra yerine geçerli ve faydalı kavramların konamadığı dikkati çekiyor. Özellikle kente göç eden insanlarda hırsızlık, yalan söyleme, tembellik, fahişelik içki ve diğer uyuşturuculara karşı şiddetli bir yatkınlık meydana gelmiştir. Öldürme ve yaralama suçları artmakta şehrin kenar mahallelerinde yaşayan kişilerin suça yatkınlığı daha fazla olmaktadır. Köyden kente gelen insanlar hızla bir anarşi ortamına sürüklenmektedir.
Göç yozlaşma ve kimlik problemine yol açıyor. Göçün getirdiği yozlaşma KİMLİK duygusunda da kendini gösteriyor. Kimlik duygusundaki karmaşa insanda güven bunalımı yaratıyor, kişilerin birbirine olan sevgisini azaltıyor. Kitlelere yansıyan bu kaotik durum alt kültür gruplarının kenetlenmesine yol açarak toplum huzurunu tehdit ediyor. Ulusal birlik tehlike altına giriyor.
Göçün doğurduğu yozlaşma ve kimlik problemini çözmek için Anadolu’ya eğitim, iş alanları, sağlık, yatırım götürülmelidir. Planlı, programlı kentleşmeye ağırlık verilmelidir. Gerekirse kentlere yerleşim konusunda kısıtlama getirilmeli, şehirde yaşamanın bir bedeli olmalıdır.

GÖÇ, SANCILI DEĞİŞİM, GELİŞİM VE SONUÇLARI

Göçün olumsuz etkileri yanında, olumlu tesirleri de vardır. Müspet etkilerinden birisi de değişme ve gelişmedir. Tabiidir ki, gelişim ve değişim sancılı olur. İnsanın zaman ve emek harcanması gerekir. İki ve üç nesil harcanır. Bu harcamanın sonucunda gelecek kuşaklar mutluluk ve huzur kazanır. Refah, bedel ödemekle elde edilir.
Çoğu kimse yeniliği ve değişimi gerçek anlamda istemez. İnsanlar yenilikten ve değişimden korkarlar. Dostoyevski’’ yeni bir adım atmak, yeni bir sözlük telaffuz etmek, halkın en çok korktuğu nesnedir’’ demiştir. Değişimin en önemsiz nesnelerde denenmesi bile kolay kolay, kötü objeler beklentisine yol açmadan gerçekleşmiyor. Köklü bir değişim gündeme geldiğinde, insanlar derin ve uzun süreli rahatsızlık duyarlar. Bütünü ile yeni olan bir olguya ve duruma tamamen hazır olmayı beklemek doğru değildir. Kendimize çeki düzen vermek zorunda kalabiliriz. Bu durum insanın kendine olan saygısında zedelenme ve bunalım meydana getirir; bir sınava giriyoruz ve kendimizi kanıtlamak zorunda kalıyoruz. Bir iç titremesine tutulmadan köklü bir değişimi karşılayabilmek için aşırı derecede kendine güven duygusuna ihtiyaç vardır.
Köklü bir değişim geçirmekte olan bir topluluk bireysel faaliyet ve terakki için geniş imkânlardan yoksunsa, inanç gurur ve birlik için güçlü bir eğilim doğar. Söz konusu toplum, her türlü çağrıya kulak kesilmeye hazır ve ‘’dünyanın kaç bucak olduğunu gösterme’’ amaçlı toplu gelişimlere can atar duruma gelir. Diğer bir deyişle köklü değişim, belli şartlar altında, bir devrim atmosferi yaratarak fanatik tutumların, toplu eylemlerin, meydan okuyucu ve aşağılayıcı gösterilerin zuhuruna sebep olur. Devrimlerin kökten değişiklikler gerçekleştirmek için yaptıkları söylenir. Oysa devrime zemini hazırlayan nesne köklü değişimdir. Devrimci ruh halinin köklü değişimin meydana getirdiği düş kırıklıkları, açlıklar, zorluklar ve kızgınlıklar şekillendirir. Hiçbir değişikliğin olmadığı yerde devrime yer yoktur.

GÖÇ, SUÇ, ÇOCUK

Suç, insanın ruhundaki kötülükten ve toplumsal sebeplerden kaynaklanır. Suçluluk, kişiyi toplum halinde yaşayan öteki bireylerin karşısına çıkarır. Ceza hukukuna göre suç, yasanın cezalandırdığı harekettir.
Çocuk suçluluğunu, yetişkin dönemi suçluluğundan ayıran en önemli özellik kişilik gelişiminde ‘’problemli devre’’ diye adlandırılan ergenlik dönemine rastlar. Ergen, ailenin yasaklamalarına ısrarla karşı koyar. Yeterince olgunlaşmamış olmasından dolayı dengesizlik görülür. Bu kritik dönemde gencin işlediği suçu çevreden soyutlayarak bakmak yanlıştır. 
Çevreden toplumsal kabul bekleyen genç, beğenmediği bazı kuralları yeniden düzenlemek ister. Bazı davranışlarının kimseyi memnun etmediğini görür. Ergen yaşı gereği kuralların sebeplerini kavrayamaz. Çocukta ‘’Ben’’ oluşturan tavır alışlar, ailedeki kişiler arası ilişkilerde kurulur. Ailede kurulan yapılar dinamiktir ve daha sonraki ilişkilere yön verirler. Ülkemizde, yapılan araştırmalarda, çocuk suçluluğunda psikososyal problemlerin ağır bastığı ortaya konmuştur.
Çocuk, yargılanmasının birinci amacı ceza vermekten daha çok çocuğu suça iten etkenlerini bulup, olumsuz şartlardan uzaklaştırmak, toplumla uyumlu bir beraberlik yaşamasını sağlamaktır.
Birçok araştırmacı insanları suça sevk eden sebeplerin başında aileyi söylemektedir. Ailenin çocuktan beklentileri, o çocuğun hayatını ve çevresi ile duygusal iletişimini önemli ölçüde etkileyecektir. Bu yüzden, insanın yaşamı boyunca seçme özgürlüğüne olmadığı tek şey ailesidir.
Eğitilmiş olmak, anne-babaya hiç değilse kendi davranışlarını eleştirme ve denetleme imkânını vermektedir. Suçla ilgili yapılan araştırmalarda suçlu çocukların ailelerinin sorunlarından birinin de eğitimsizlik olduğu ortaya koymaktadır. Ailenin sosyo-ekonomik şartları aile hayatının ruh sağlığını etkilediği gibi çocuğun kişiliğini de etkiler. Arzularına doyum bulamayan veya somut olarak açlığa ve kötü hayat şartlarına mahkûm olan çocuklarda yoğun bir endişe görülür. Bu, kişiliğinde derin izler bırakır ve çocukta sürekli bir güvenlik hali yaratır.
Aile ve arkadaş çevresi çocuğa öteki bireylerle çalışma alışkanlığını kazandırırken, okulda da bir toplumsal kurum olarak bu alışkanlığı sürdürürüz. İnsancıl, bireyi geliştiren hayata hazırlayan eğitimin ve önemine karşılık, eksik yetersiz yanlış eğitim birçok problemin kaynağı olabilmektedir. Okula başlama yaşının gecikmesi çocuk için önemli engeldir. Suçlu çocuklar okula yaşıtlarına göre geç başlamışlardır. Çocuğun sosyalleşmesine etki eden bir diğer etmen, oyun grupları ve arkadaşlık ilişkileridir.
Arkadaş seçiminde deneyimsiz olan çocuk için grup içindeki hatalı davranış örneklerini model alma ve bunları kabullenme kolay olacaktır. Aynı zamanda çocuk diğer yaşıtları ile etkileşerek suç olan davranışı benimseyip uygulayacaktır. Çocukların 3-5 kişilik gruplar halinde suç işlenmeyi tercih ettikleri gözlenen husustur.

GÖÇ, GELENEKSEL KÜLTÜR, ŞİDDET VE GENÇLİK

Göç nüfus hareketidir. Bir kültürden başka bir kültüre yerleşmektir. Göç çok yönlü bir olgudur. Göç insanlar üzerinde biyolojik ve psikolojik tesirler bırakır. Göç, geleneksel kültürle yeni ortam arasında bir köprü görevi yapar. Göç, kültürün yapıtaşlarını yerinden oynatır ve yeni değerler ortaya koyar.
Cumhuriyetin kurulmasından sonra öğrenim görmüş Türkler arasında milli devlet, bayrak, milli marş vb. semboller kabul gördü. Ne var ki sembollerin gündelik hayatta büyük bir kullanım alanı yoktu. Kendini Karadenizli olarak ifade edenler, bankalardan daha kolayca, kentlerdeki hemşerileri arasında yardım ve kredi bulabiliyordu. Bir kimsenin etkinliğini devam ettirmesi, hala gönüllü kuruluşlardan çok birincil şebekelere dayandığı için; kişinin kendi birincil grubunun sembolleri, yararını modern zamanlarda da korumaktadır. Türkiye cumhuriyetinin kurucuları da ilkokullarda aynı çerçeve içinde sunulmaktadırlar. Muhafazakâr olmayan öğrenciler ise kendine ait destan kahramanlarına değer verir büyük başarıları kahramanlarla düşünmek, Türk toplumunun sürekli gözükmeyen bir temasıdır. Türkiye’de şehirler köylüleşiyor, köylüler ise şehirde oturuyorlar. Bu ise, çok hızlı cereyan ediyor. Kırsal kesimde çok hızlı hareketlilik var. Türkiye’deki toplumsal hareketliliğin başka bir önemli yönü, nispeten başarısız bir farklılaşma gösteren insan gücü yapısının, 1950’lerden beri çok daha yüksek düzeyde farklılaşmış hale gelmesidir. Bunu, toplumsal alanın hali hazır boyutlarındaki bir büyüme olarak tanımlayabiliriz; bunu anlamak için de Osmanlı imparatorluğunun toplumsal yapısına bakmamız gerekiyor.
Modern dünyada, endüstrileşme hareketi ve nüfus yoğunluğunun artışı geleneksel toplum çerçevelerinin erimiş olması, karşımıza yeni bir adamı, kütle adamını çıkarmıştır. Bu yeni tip eskiden daha az hareketli cemiyetlerde, aile, kabile, cemaat gibi birliklerin şahıs için temin etmiş oldukları güvenlik ve bağlanma imkânlarından mahrumdur. Kütle adamı, önce kendisine güven hissi veren sosyal çerçevenin yerini tutacak bir oluşum aradığı zaman kendisini bir fert olarak değil, fakat kütlenin bir unsuru olarak kabul eden, sendika veya siyasal parti gibi teşekküllerle karşılaşmaktadır. Şahsiyetinin yitiren kişi içten içe huzursuzluk duymaktadır, güvenlik hissinin bir başka yerde aramaya sevk etmektedir. Kütle adamı böylece sahte cana yakınlığı ile kendisine hitap eden demagoglara ve his ve insiyak üzerinde kurulmuş kan ve toprak gibi sıcaklığını hissettiği sembollere dayanan otoriter ideallere kolayca esir olmaktadır.

GÖÇ, EVLİLİK VE GERİLİMLER

Evlilik iki kişi arasında kurulan ve toplum tarafından onaylanan cinsel ve ekonomik beraberliktir. Göç sonucu evlilikler ortaya çıkmaktadır. Bireysel ya da toplumsal göç sonucu evlilik meydan gelmiştir. Daha önce birbirini tanımayan kültürü, dini, dili, etnik yapısı, kişiliği farklı kişiler evlenmektedirler. Bu evlilikler beraberinde bir takım problemleri de beraberinde getirir. Evlilik göçü hem dış göç(bir yabancı ile evlilik), hem de iç göç(aynı ülkede farklı yörede ve farklı kültüre mensup kişi ile evlilik) niteliği alabilir. İnsanın uzun süren bağımlılık aşaması ebeveynin sosyalleşme sürecindeki işlevleri, cinsel rekabet, cinsiyete dayalı iş bölümü gibi biyolojik ve sosyolojik olgular dikkate alındığında, evliliğin bir uyum mekanizması olduğu kabul edilir.
Bunları maddeler halinde yazacak olursak göç ile evlilik arasındaki problemler:
1. İki farklı kültürün çocuk yetiştirme tarzında çatışma olabilir.
2. Faklı kültüre ait olan insanlar göç edip evlendiğinde gittiği ortama uymada güçlük yaşayabilir. Mesela kırdan-kente, kentten-kıra.
3. Göç ile olan evliliklerde ekonomik problem olmaktadır. Yani ev bireyleri daha iyi şartlarda olmadıkları için sorun olur. Malum kent hayatı daha çok masrafı beraberinde getiriyor.
4. Günümüzde her şey ekonomi ile ölçülür hale gelince, erkek para kazanmakla birlikte eşine sevgi göstermediği gibi para da vermez bu problemlere neden olmaktadır.
5. Göç sonucu olan evlilikte çocuk sayısında anlaşmazlık olur. Köylü daha çok çocuk olsun ister kentli ise daha az.
6. Göç sonucu olan evlilikte birbirini yeterince tanımama söz konusudur. Küçük sorunlardan dolayı bile kavga çıkmaktadır.
7. Göç sonucu kişiler yeni bir ortamda buluşurlar. Kişilik farklılığı ruhsal uyumsuzluğa yol açar.
8. Çağımızdaki değişimlerden aile de nasibini almıştır. Kentleşme ve sanayileşme aileyi küçültmüş, geniş aile yerini çekirdek aileye bırakmıştır.
Ülkemizde hızlı göç yaşanmaktadır. Bununla beraber evlilikler ortaya çıkıyor. Boşanma sayısında günden güne artma olduğu da bir gerçek. Göçün sonucu olan evlilikler gerilimler ile birlikte gelir. Boşanmalar, kavgalar, kuşak çatışmaları beraberinde bulunur. İki ayrı çevreden, farklı kültürden gelen kişiler bir araya gelip evlenince bu durum yeni problemlere gebe olur. Gerilimli aile ortamı intihara zemin hazırlar. Kısaca göç ve evlilik başlı başına bir olgudur.

TÜRKİYE’DE GÖÇ

Aslında Türkiye uzun bir göçmen tarihine sahip bir ülkedir. Batı Dünyasında özellikle 1960’lardan sonra başlayan işçi göçü nedeniyle haklı olarak göç veren ülke imajı yerleşiktir. Ancak hem Osmanlı imparatorluğunun son döneminde hem de Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunu takip eden yıllarda çok sayıda göçmen kabul etmiştir. 1923-1996 döneminde Türkiye’ye gelen göçmenlerin sayısı 1 milyon 600 binin üzerindedir. Bu göçmenler esas itibariyle Türk kökenlilerdir ve İmparatorluğun gerileme ve dağılması ile birlikte Anadolu’ya gelen bireylerdir. 1923-1960 döneminde Bulgaristan, Yunanistan, Yugoslavya ve Romanya’dan gelen göçmenlerin sayısı 1 milyon 200 bin civarındadır. Bu muhacir kabulünde topluma uyum sağlama düzeyi yüksek olanlar tercih edilmiş, örneğin Türkçe konuşan Hıristiyan Gagavuzlarının göçü özendirilmemiştir.
1980’lerden sonra Türkiye’ye olan göç yapısında bir değişme olmuştur. Bir defa daha önce Türk kökenli olan ve Devletin toprak verdiği, iskân sağladığı göçmenlerin aksine 1980 sonrasında gelenler davetsiz gelmektedirler. Devlete göre Türkiye nüfusu artık fazladır ve dağıtılacak toprakta kalmamıştır. Ancak yeni göç dalgası esas itibariyle soğuk savaş döneminin kapanmasından ve yakın coğrafyada çıkan politik kargaşalar ve sıcak savaşlardan (İran Devrimi, Afganistan’ın Sovyetler tarafından işgali, Körfez Savaşı ve Balkanlarda çıkan kargaşa ve savaşlar) beslediğinden Türkiye’nin bu göç dalgasını kontrol etmesi zordu.
Türkiye’ye yönelen son dönem düzensiz göç hareketlerini, hem göç politikası hem de göçmen sayısı ve göç yoğunluğunun değişen özelliklerini dikkate alarak dört döneme ayırmaktadır: Doğum dönemi (1979-1987), büyüme dönemi (1988-1993), olgunlaşma dönemi (1994-2000/2001) ve yeni dönem (2001 sonrası). Birinci dönemde İran’daki rejim değişikliğinin ardından Türkiye’ye gelen İranlı göçmenlerin çoğu bir süre sonra Avrupa’ya veya Kuzey Amerika’ya gitmişlerdir. İkinci dönemde Irak ve Bulgaristan’dan gelen mülteciler ile Doğu Bloğu ülkelerinden ekonomik amaçlarla gelen sığınmacı ve göçmenlerin oluşturduğu bir göç dalgası söz konusudur. Doğu Bloğu ülkelerinin vatandaşları Türkiye ile ülkeleri arasında gidiş-geliş yaparak ekonomik faaliyetlerini devam ettirmişlerdir.
Olgunlaşma dönemi, 1994 yılında iltica ve sığınırsa konularını düzenleyen 359 sayılı yönetmelikle başlatılmıştır. Bu dönemde kaçak göç ve vize sürelerini aşma olaylarında artış gözlenmiş, Türkiye Avrupa’ya ulaşmak isteyen göçmenler için geçiş ülkesi görevini üstlenmeye başlamıştır. Bu durum Türkiye’de daha aktif göç politikası izlenmesine neden olmuştur. Yazara göre, 2001 sonrası dönem kaçak göç ve sonuçlarına ilginin Türkiye’de ve Dünyada arttığı dönemdir. Kaçak göç ise artan kontrollere karşı kurumsallaşma kazanmaya başlamıştır.
Türkiye’ye olan göç üzerine yapılan tartışmaları özetlerken Türkiye’nin ‘göç alan’ ülke olmaktan çok ‘bekleme odası’ işlevi üzerinde durulduğuna işaret ettikten sonra İstanbul’da alan gözlemleri ile genel kabulleri karşılaştırmaktadır. Politik sığınmacı, transit göçmenler ve geçici gizli işçi alt kategorileri kaçak göçmenlerin tanımlanmasında kullanılmaktadır. Yazar, alan gözlemleri ile bu gruplamanın işlevselliğini tartışmaya açmaktadır. Ona göre, örneğin, çok az göçmen gerçekten politik sığınmacı kategorisinde ele alınabilir.
Türkiye’ye yönelen illegal girişler ve sığınmacılarda eklendiğinde toplam göçmen sayısı yüzde 60 civarında artarak 270 binlere ulaşmaktadır. Bunların yarından çoğu kaçak giriş yapanlar geriye kalanlar ise legal yollardan girmelerine rağmen süreyi aşanlardır. İllegal göçmen oranındaki üçte birlik oran yılında da korunmuştur.
Bu rakamlar önceki yılların rakamlarına göre bir gerilemeye işaret etmektedir. Kaçak göçmenlerin yaklaşık % 60’ı transit göçmenlerden oluşmakta, dönem içinde transit göçmenlerin oranında azalma, Doğu Bloğundan gelen göçmenlerin oranında ise artış gözlemlenmektedir. Bu kaçak girişlerin yaklaşık yansı Irak, Moldova ve Afganistan kökenlilerdir. Listelenen 15 ülkeden girişler toplam kaçak girişlerin % 85’ini oluşturmaktadır .Düzensiz göç ile Türkiye ulaşan bireylerin, resmikabul mekanizmalarındaki yetersizlikler nedeniyle legal statü kazanamadıklarım ifade etmektedir. Düzensiz göçmenlerin buna rağmen tutunma çabası vermeleri, yazara göre, onları, de facto entegrasyona yöneltmektedir. İşte sosyal networklar bu anlamda bir işlev yüklenirler. Sosyal, dini ve etnik bağlar networkların oluşumunda etkilidirler. Ailevi bağlar yanında göçmenlerin network oluşturmasında ve networktan faydalanmasında etnik birliktelikler önemlidir. Bu anlamda Türk asıllı olmak öne çıkmaktadır. Zaten ‘Türk asıllı ve kültürünü’ taşıyor olmak 1934 tarihli Yerleşim Yasasına göre göç ve iltica hakkını tanımaktadır. Yazar göre, etnik bağ her zaman yapıcı sosyal sermaye öğesi değildir. Irak ve İran’dan gelen Kürt kökenli kaçak göçmenlere karşı resmi otoritelerin tavrı bu grupların network mekanizmalarının başarılarını olumsuz yönde etkilemektedir. İstanbul’da yerleşik Kürtlerin olumlu olmayan şartlara sahip olmaları da network mekanizmasının başarısını azaltmaktadır. Dil network mekanizmasında önemli olan diğer bir bağdır. Yerel dil bilgisi, yerlilerle kültürel yakınlık inşa etmede yardımcı olmaktadır. Çalışmanın bulgularına göre Iraklı Türkmenler, İranlı Azeriler ve Afgan Türkleri yanında, Türkçe dışındaki dil bilgisi örneğin Arapça bilgisi de göçmenlerin işini kolaylaştırabilmektedir. Din bağı ise, Müslüman olmayan grupların özellikle de Hıristiyan göçmenlerin network başarısını artırmaktadır. Irak ve İran’dan gelen Hıristiyan göçmenlerin bu avantajı kullanabildikleri tespit edilmiştir.
Yabancı Kaçak İşçilere Yönelik Yerinde Gözlem ve Mülakatlar: Seçilen araştırına alanlarında nitel ve nicel veriler toplanarak yarı-antropolojik bir araştırma yapılmıştır. Yerinde gözlem ve mülakatlar kaçak işçilerin daha yoğun olarak bulunduğu ev işleri, tekstil, inşaat, lokanta ve diğer gıda ile ilgili sektörler, fuhuş ve eğlence sektörleri üzerinden yapılmıştır. Bu araştırma için başta İstanbul olmak üzere Marmara bölgesi çalışma alanı olarak seçilmiştir. Araştırmanın temelini görüşmelerle yapılandırılan bu birincil veriler oluşturmaktadır.
Diğer Gözlem, Mülakat ve Veri Toplama Aşaması: Hükümet yetkilileri, işçi sendikaları gibi ulusal sivil toplum örgütleri, uluslararası sivil toplum örgütleri, uluslararası ve hükümetler arası kuruluşlar ve seçilmiş elçiliklerle yapılan görüşmeler, kaçak işçilerle ilgili verileri teyit etmek amacıyla yapılmıştır.

TÜRKİYE’DEN GÖÇ, GÖÇÜN ÖZELLİKLERİ VE EKONOMİK ETKİLERİ

Dış Göç: Boyutları ve Özellikleri

1960’ların başında başlayan ve 1970’lerde hız kesen işçi göçü Türkiye’de dış göç denilince akla gelen ilk göç türüdür. Türkiye, 1961’den itibaren yurtdışına özellikle Batı Avrupa’ya işçi gönderen ülkelerin başında geldi. 1970’lerde hız kesen bu göç daha çok aile birleşmeleri şeklinde devanı etti. Ancak, işgücü göçünün biz kesmesinin doğal sonucu olarak aile birleşmeleri formatında gelişen göçte hız kesmek durumundadır. Nitekim 1990ların ortasında bu tür göç yaklaşık 100 bin civarında iken, 2000 başlarında 60 bine düşmüştür.
1995-2004’e Türkiye’den Avrupa ülkelerine göç rakamları yer almaktadır. Buna göre tabloda yer alan ülkelere bu dönem içinde yaklaşık 800 bin kişi göçmüştür. Bu rakamın içinde Almanya’nın ağırlıkta olduğu görülmektedir. Göç edenlerin yaklaşık % 70’i bu ülkeye gitmiştir. Almanya’yı Fransa, Avusturya, İsviçre ve Belçika izlemektedir. Yıllara göre bakıldığında ise göç rakamlarında göreli istikrar sezilmektedir. Rakamlar yıllık 70 ila 90 bin civarındadır. Tabloda ülke adlarının yanında Türkiye’den göçün söz konusu ülkenin aldığı toplam başvurunun içindeki sıra verilmektedir.

Görüşülen Göçmenler Hakkında Bilgiler

Görüşülen kaçak işçilerin yaşlan 21 ile 54 yaşlan arasında değişmekte olup ortalama yaş 32’dir. Çoğunluğu küçük kasaba ve köy doğumlu olsa da büyük bir çoğunluğun eğitim düzeyleri lise ve üzeridir. Türkiye’ye yönelen kaçak işçi göçü ağırlıklı olarak kadınları içermektedir. Yapılan 40 görüşmeden 26’sı kadın göçmen işçilerle gerçekleştirilmiştir. Bunun bir sebebi seçilen sektörlerde, inşaat dışında, kadınların ucuz işgücü sağlamaları ve özellikle de göçmen kadınların işgücü hiyerarşisi içinde en ait seviyelerde yer alarak cinsiyet ayrımcılığına maruz kalıp ideal işçi konumunda olmalarıdır. Ancak bu durum aynı zamanda göçle ilintili kayıt dışı ekonomide kadınların daha fazla yer aldığının da bir göstergesidir. Elbette ev işleri, eğlence ve fuhuş sektörlerinde genellikle kadınların çalıştırıldığı göz ardı edilemez. Ev içi ve ev dışı işlerde çalışıp, bu iki alanla ilgili aile içi sorumluluk ikilemini yaşayan kaçak kadın işçilerin yüz yüze geldikleri bir başka çelişki ise, ev almak, evlilik ve. Çocukların masraflarını karşılamak gibi aile sorumluluklarını yerine getirmek ya da daha iyi bir hayat standardına kavuşmak için uluslararası sınırları geçmek durumunda kalmalarıdır.
Eğlence sektöründe çalışan boşanmış bazı göçmenlerin ikamet ve çalışma izni alabilmek için Türk vatandaşlarıyla sahte evlilikler yaptıkları yönündeki bulguları kanıtlar niteliktedir. Ancak artık, dördüncü bölümde daha detaylı tartışılacağı üzere, 403 sayılı Türk Vatandaşlık Kanunu’nun 5’inci maddesinde yapılan değişiklikle, vatandaşlığa başvurmadan önce çiftlerin en az üç yıl evli kalmaları gerekmektedir.
Göçmenlerin geldikleri ülkelere göre sektör dağılımında hangi alanları seçtikleri konusunda bir genelleme yapılabilir. Moldova vatandaşları genelde hizmetçilik, dadılık ya da hasta bakıcılık gibi ev işleriyle uğraşmaktadırlar.
Tekstil sektöründe çalışan göçmenlerin çoğu Moldova ve Romanya’dan gelen kadınlar olurken inşaat sektöründekiler İran, Irak, Azerbaycan, Romanya ve Moldova’dan gelen erkeklerdir. Lokantalar ve gıda sektöründe çalışanlar ise Ukrayna, Filipinler, Pakistan, Bulgaristan ve Romanya’dan göç etmişlerdir. Ancak daha önce de belirtildiği gibi, bu çalışmada görüşülen grup, Türkiye’deki kaçak göçmen işçileri tartışmasız yansıtan tam olarak temsili bir grup değildir ancak yine de ilgili fotoğrafın tamamını ve gerçek özelliklerini yansıtabilecek çeşitliliktedir. Araştırmada göze çarpan, bir başka, ayrıntı ise göçmenlerin önceden yaşadıkları şehirlerle ilgilidir. Daha önceki göç akımında, daha çok şehirli ve eğitimli göçmenler gelirken, son. Yıllarda genellikle kasabalardan gelen kırsal kesim insanlarının göç ettikleri görülmüştür. Örneklem içinde muhasebeciler, hemşireler ve öğretmenler olsa da, görüşülen göçmenlerin pek çoğu ülkelerinde de bedenen çalışan ya da hiç geliri olmayan kişilerdir. Bazıları ise, eğitimli olmalarına, rağmen ülkelerindeki yüksek işsizlik ya da evin ve çocukların bakımıyla ilgilenmek gibi sebeplerden dolayı çalışmamışlardır. Ancak Türkiye’de, ülkelerinde aldıkları eğitim ya da yaptıkları işlerden çok daha farklı ve kalifiye olmayan işlerde çalışmak durumunda kalmışlardır.
Görüşülen göçmenlerin birçoğu Türkçe konuşmakta ve iletişimi Türkçe yapmaktadırlar. Iraklı Türkmenler ya da Moldovalı Gagavuz Türklerinin anadilleri Türkçe olduğundan iletişim problemi yaşamazlarken, diğer ülkelerden gelenler de Türkiye’de Türkçeyi öğrenmiş durumdadırlar. Görüşmeler şunu ortaya koymuştur ki, Türkçe konuşmak iş yaşamlarım kolaylaştırsa da, ülkedeki geçici konumlarından dolayı pek çoğu yerel halkla kaynaşmayı ve çevrelerindeki sosyal yaşama dâhil olmayı tercih etmemektedirler.

Türkiye’de Kaçak Çalışma ve Kaçak Göç Nedenleri

Görüşülen göçmenlerin çoğu uluslararası sınırları geçmelerinin sebebi olarak ülkelerinde yaşanan ekonomik sıkıntıları gösterse de, Türkiye’de geçici bir süre kalmayı düşünmektedirler. Ana amaçlarının para kazanıp, ülkelerindeki konumlarım ev ya da toprak alarak yükseltmek ya da çocuklarını daha iyi okullara göndermek olduğunu belirtmişlerdir. Türkiye, Bağımsız Devletler Topluluğu ve Doğu Avrupa ülkeleri arasındaki esnek vize uygulamaları sayesinde, göçmenler Türkiye’ye kolaylıkla giriş yapabilmektedirler. Moldova ve Azerbaycan’dan, gelenler sınır kapılarından, 1 ay geçerli vizeler alarak giriş yapmaktadırlar. Rusya. Federasyonu, Beyaz Rusya ve Ukrayna’dan gelenler de aynı yöntemle iki aylık vize alırken, İran ve Bulgaristan vatandaşları vize uygulamasından üç ay muaf tutulmaktadırlar. Romanya vatandaşlarının da iki aylık vize muafiyeti vardı ancak Nisan 2004 itibariyle bu uygulama değişmiştir. Irak, Filipinler ve Pakistan vatandaşlarına ise, diğer ülkelerdeki Türk Konsolosluklarından, görüşmeler ve ziyaret sebeplerine bağlı olarak en çok bir aylık vize verilmektedir. Önceki senelerde, vizeleri dolmak üzere olan yabancıların, KKTC’ye gidip hatta aynı gün Türkiye’ye dönüş yaptıkları gözlemlenmiştir. Ancak Haziran 2002’den bu yana, yabancılar KKTC’ye gitseler dahi, Türkiye’ye dönüşlerinde sadece bir haftalık transit vizesi alabilmektedirler.
Vize sürelerinin aşılması halinde, Türkiye’den çıkış yapılırken para cezası ödenmesi gerekmektedir. Göçmenler bu uygulamadan pek hoşnut olmadıklarım söylemektedirler. Kaçak işçi göçmenlerle yapılan toplu görüşmelerde bazıları ağır para cezasından da şikâyet etmiştir:
Önceden vize sürelerini aşmış olan yabancılar çıkışta 200 ila 500 Amerikan Doları arasında bir ceza ödemekteydiler. Ancak 2004 itibariyle bu cezalar yeniden düzenlenmiş ve vize süresi aşımının ilk ayında 100 milyon TL (66 Amerikan Doları) ve takip eden her ay için de 60 milyon TL (40 Amerikan Doları) para cezası uygulamasına geçilmiştir. Ancak yeni düzenlemeyle, para cezasının yanı sıra, süre aşımında bulunan yabancının Türkiye’ye yeniden girişi de 3 ay ila 5 yıla kadar yasaklanmıştır.
Sonuç olarak, .kaçak göçmen işçilerin bir süre çalıştıktan sonra ülkelerine geri dönme eğiliminde oldukları söylenebilir. Ancak vize sürelerini 6 yıl kadar aşmış bazı istisna göçmen işçiler de vardır. Bu durum, yetkililerin sürekli kontrollerine rağmen, Türkiye’deki kayıt dışı ekonominin kaçak göçmenleri kolaylıkla içine alıp sakladığını göstermektedir.
Küresel bilgi ve ulaşım ağları, insanların diğer ülkelerdeki iş olanaklarım öğrenmelerini ve kolayca seyahat etmelerini sağlamaktadır. Türkiye’nin seçilmesinde ise, coğrafi yakınlık, kolay ve ucuz ulaşım rol oynamaktadır. Geçmişte, özellikle Moldova’dan gelenler gemi yolculuğu tercih ettiklerini söylemişlerdir. Ancak şimdilerde genellikle 150-175 Amerikan Dolan tutan uçak yolculuğu ya da tek yön 40 Amerikan Dolan tutan ve haftada iki kere Kişinev-İstanbul arası sefer yapan 30 saat süren otobüs yolculukları tercih edilmektedir. Ancak otobüsle gelmeyi isteyenler, Bulgaristan transit vizesi için ek olarak 115 Amerikan Doları ödemek zorundadırlar.
Göçmen kadın ve erkekler ülkelerinden ayrılış sebepleri olarak şunları göstermiştir:
1) Para kazanmak ve ülkelerindeki borçlarını ödemek Aileye finansal destek sağlamak
2) Ülkelerindeki işsizlik ve kötü ekonomik koşullar.
3) Daha iyi bir hayat arayışı
Doğu Avrupa ve eski Sovyet Cumhuriyetlerinden gelenlerin, kadın ya da erkek olsun, ev işlerinde ya da inşaat sektöründe çalışsın, değişmeyen ortak bir sebepleri vardır, daha iyi bir hayat ve para kazanmak. Ekonomik sebeplerle göç edip, yeterli miktarda para biriktirdikten, sonra, tekrar Türkiye’ye gelmek üzere, ülkelerine geri dönmektedirler, İran ve Irak’tan gelenler ise ülkelerinden politik sebepler ya da zulüm ve işkence korkusuyla kaçmak zorunda kalanlardır. BMMYK mülteci statüleriyle ile ilgili kararı verinceye kadar kaçak çalışmak durumunda kalmaktadırlar. Bunların dışında Türkiye’de yaklaşık 17,000 yabancı öğrenci bulunmakta ve bunların bir kısmı harçlıklarının ya da burslarının yetmediği durumlarda kayıt dışı ekonomide çalışmaya başlamaktadırlar. Görüşülen göçmenlerin bir kısmının ülkelerinde hiç gelirleri yokken, çalışanların ayda 20 Amerikan Doları ila 80 Amerikan Doları arasında para kazandıkları görülmüştür ki bu da göç için ekonomik koşulların öne çıktığının bir başka, göstergesidir.

Göçmen işçilerin Türkiye’ye gelmelerinin sebepleri kısaca söyle özetlenebilir:
1) Türkiye’yle ülkeleri arasındaki mesafe azdır, dolayısıyla başka bir ülkeye gitmektense Türkiye’ye gelmek daha kolay ve ucuzdur.
2) Uygulamada olan vize koşulları sebebiyle, Doğu Avrupa ülkeleri, eski Sovyet Cumhuriyetleri ve İran vatandaşları için Türkiye’ye giriş yapmak daha kolaydır. Vizeler sınır kapılarından dahi alınabilmektedir. AB ülkelerinden birine gitmek içinse, Konsoloslukların önünde reddedilme olasılığı yüksek olmasına rağmen, uzun sıralar beklemek ve vize için daha yüksek miktarda para ödemek zorundalar.
3) İş ararken Türkçe konuşabilmek de göçmenler için bir avantaj,
4) Sosyal ağlar yani Türkiye’de çalışan arkadaş ve aile bireyleri de, bu kişilere iş ve seyahat olanakları dâhil olmak üzere her türlü bilgiyi verdiklerinden geliş için bir başka sebeptirler.
5) İş yerlerinde kalarak ya da arkadaşlarıyla beraber ev kiralayarak yaşam masraflarının düşürüp daha fazla para biriktirme şansım yakalıyorlar. (Konaklama standardın genellikle çok kötü, iş yerlerinde sağlıksız şartlarda yaşıyorlar).
Göçmen işçilerin karşılaştığı en büyük sorunlardan biri ikamet ya da çalışma izinleri olmaması sebebiyle “yasa dışı” konumda olmaktır. Bu “yasa dışılık” onların yakalanma ve sınır dışı edilme korkularım daha da artırmaktadır.

 Beş farklı sektörde çalışan kaçak göçmenlerin ana problemleri şöyle sıralanabilir:
Ev işleri:
1) Rüşvet
2) Ev özlemi ve yalnızlık
3) Aracı kuruma ödenmesi gereken borçlar
4) Vize süresinin aşılması halinde ödenecek olan yüksek para cezalan
5) Hareket özgürlüklerinin kısıtlanması
6) Pasaportlarına el konulması
7) Polis ve yakalanma korkusu

Eğlence ve fuhuş sektörü:
1) Cinsel yolla bulaşan hastalıklara yakalanma riski
2) Uzun çalışma, saatleri
3) Sarkıntılık veya cinsel taciz
4) Mafya
5) Rüşvet
6) Polis ve yakalanma korkusu
7) Yasa dışı olmak

Tekstil sektörü:
1) Çok fazla bürokrasi
2) Cinsel taciz
3) Polis ve yakalanma korkusu
4) Rüşvet
5) Vize uygulamaları ve süre aşım cezaları
6) Konaklama
7) Çalışma izinlerinin olmayışı

İnşaat sektörü:
1) Oturma ve çalışma izni olmadan çalışma
2) Polis ve yakalanma korkusu
3) Yalnızlık
4) Uzun çalışma saatleri

Lokanta ve gıda sektörü:
1) Vize süreleri
2) Çalışına izninin bulunmayışı
3) Polis ve yakalanma korkusu
4) Uzun çalışma saatleri
5) Kirli işler
6) İşverenlerin güvensizliği

SONUÇ OLARAK:

21. yüzyılda uluslararası göç, ister düzenli göç ister düzensiz göç şeklinde olsun, ister ‘yasal’ ister ‘yasadışı’ ölçülerde gelişsin, ulusal sınırlar içinde ya da sınır aşın olarak ulusal ve uluslararası yönetim mekanizmalarına meydan okuyan bir konu haline gelmiştir. Diğer bir söyleyişle uluslararası göçün düzenlenmesi sorunu hem ulus-devletler için hem de uluslararası oluşumlar için önemli bir gündem maddesidir.
Tahminen Türkiye’ye her sene iki yüz-üç yüz bin arasında yabancı kaçak göçmen girmektedir ve bunların yarısı diğer bir ülkeye geçmeden Türkiye’de yasadışı çalışmaktadır. Polisin Türkiye’ye gelen ve yasal göç boyutlarım zorlayan bu göçmenlerin ancak yarısını yakalayabildiği tahmin edilmektedir. Her ne kadar göç akımlarının büyük bir kısmı Irak, Afganistan, Pakistan ve İran’dan gelse de, son sekiz yılda Romanya, Ukrayna, Rus Federasyonu, Bangladeş ve Gürcistan’dan da önemli ölçüde göçmen gelmiştir. Bunların arasında ilk grupta yer alan (Irak, Afganistan, Pakistan ve Iran gibi) göçmenler Türkiye’yi daha çok transit bir ülke olarak kullanıp Batıya yönelirken, ikinci grupta yer alanlar (Romanya, Ukrayna, Rus Federasyonu, Bangladeş ve Gürcistan gibi) Türkiye’de daha çok kaçak işçi olarak çalışmaktadırlar. Göçmenlerin bir kısmının Avrupa ve diğer gelişmiş ülkelere gitmek için Türkiye’de geçici olarak kalmaları, bir kısmının ise bu ülkeye yerleşip belli bir süre çalışmak için gelmeleri, Türkiye’nin düzensiz göç hareketleri konusunda birden çok role sahip olduğunu göstermektedir. Bunlara ek olarak, Türkiye’nin iltica edilen bir ülke olması, durumunda karmaşık bir hale sokmaktadır. Ayrıca, Türkiye’ye gelen göçmenlerin bir diğer özelliği ise uyruklarının çeşitliliğidir: Yetkililer, son sekiz yılda 163 faiklı uyruktan göçmenin ülkeye girdiğini belirtmiştir. Tüm bu önemli faktörler, Türkiye’deki sistemin idari, hukuki, ekonomik, sosyal ve kültürel alanlarda karşılaştığı zorlukları göstermeye yardımcı olmaktadır. Bu çalışma, daha önceki araştırmaları da göz önünde bulundurarak Türkiye’de yabancı kaçak işçi göçünü 1979-1987, 1988-1993, 1994-2000/2001, 2001 ve sonrası olmak üzere dört: zaman dilimine ayırmıştır. Bu dönemler düzensiz göçün doğuş, büyüme, olgunlaşma ve yaşlanma dönemleri olarak adlandırılmıştır. Son yıllarda, yaşlanma döneminde, düzensiz göçle mücadelede gösterilen çabalar, düzensiz göçte düşüşü sağlamışsa da, kısmen bu akımların kurumsallaşması yüzünden, yabancı kaçak işçilerin Türkiye’deki işgücü pazarına yerleştirilmesi düzenli bir hale gelmiştir. Daha önce belirtildiği gibi, Türkiye’ye gerçekleşen düzensiz göç akımları üç ana gruba ayrılır. Birincisi, eski Sovyetler Birliği ya da Doğu Avrupa ülkelerinden (Rus Federasyonu Moldova, Romanya, Ukrayna gibi) iş aramak için gelen göçmenlerdir. Moldovalı kadınlar ev işlerinde; Moldova, Ukrayna, Romanya ve Rusya’dan gelen kadınlar fuhuş ve eğlence sektöründe; Moldova ve Romanyalı kadınlar tekstil sektöründe; İran, Irak, Moldova ve Romanya’dan gelen erkekler inşaat, değişik ülkelerden gelen kadın ve erkek göçmenler ise lokanta ve gıda sektöründe iş bulmaktadırlar. Bu göçmenlerin çoğu Türkiye’ye yasal olarak girmişler ancak vizelerinin bitiminde yenilememişlerdir. Ya da çalışma hakları olmamasına rağmen turist vizesi ile yasadışı olarak çalışmışlardır. Türkiye’deki ikinci grup Ortadoğu’dan (çoğunlukla İran ve Irak) değişik Asya (Afganistan, Pakistan, Bangladeş, Hindistan) ve Afrika (Fas, Nijerya, Cezayir, Mısır ve Somali) ülkelerinden gelen transit göçmenlerden oluşur. Bu göçmenlerin asıl amaçlan Türkiye’yi transit ülke olarak kullanıp, Batı Avrupa ülkelerine kolayca, ulaşabilmektir. Üçüncü grup, evlerine geri dönmek istemeyen, bu yüzden, ya yasadışı çalışmak isteyen ya da başka ülkelere yasadışı giriş yolları arayan reddedilmiş sığınmacılardan oluşur. İkinci ve üçüncü gruptaki göçmenler inşaat ve gıda sektörlerinde, küçük dükkânlarda, belli bir süre için çalışan işçi olarak; İstanbul, Ankara gibi büyük şehirlerde ise seyyar satıcı olarak iş bulabilmektedirler.
Göçmenlerin anavatanlarından ayrılış nedenleri arasında para kazanmak, borçlarını ödemek, ailelerini ekonomik olarak, desteklemek, ülkelerindeki kötü ekonomik durum, işsizlik ve daha iyi hayat şartlan arayışı bulunmaktadır. Ekonomik ve siyasi itici nedenlere bakıldığında neden Türkiye’nin bu kadar çok göçmene ev sahipliği yaptığı anlaşılabilir. İlk olarak Türkiye’nin göçmenlerin ülkelerine yakın olması dolayısıyla başka bir ülkeye gitmektense Türkiye’ye gitmenin daha kolay ve ucuz olması bu nedenler arasındadır. Şu anki vize uygulamalarından dolayı Türkiye’ye girişin kolay olması Türkiye’de çalışan akrabaların ve arkadaşların oluşturduğu sosyal ağ, göçmenlerin Türkçe bilmelerinin iş ararken önem taşıması ve Türk ekonomisindeki ucuz emeğe talep dinamiklerinin önemi de diğer nedenler arasındadır. Ayrıca yaşama ve çalışma şartları düşünüldüğünde bu göçmenler ya çalıştıkları yerlerde ya da arkadaşlarıyla kirada oturarak masraflarını düşük seviyede tutup, para biriktirdikleri ve ülkeleriyle karşılaştırıldığında Türkiye’de daha fazla para kazanıp, kayıt-dışı ekonomide daha rahat iş buldukları için Türkiye’yi hedef ülke olarak tercih etmektedirler.
Yapılan araştırmanın sonuçlarına göre yabancı kaçak işçiler, genellikle farklı uyruk ve etnik kökenden gelen, temel eğitim ve becerileri olan, genç erkek ve kadınlardan, oluşmaktadır. Araştırma, ayrıca, şehirlerden gelen ve eğitimli birinci kuşak göçmenlerin aksine, bu göçmenlerin kırsal kesimden geldiklerini tespit etmiştir, Eğitimli ve özel becerileri olan yabancı işçilerin birçoğu kendiişleri dışında daha düşük beceri gerektiren işlerde çalışmaktadır. İlkokul mezunu, ev kadınları ve çiftçiler ise ev işlerine, çocuk, ya da yaşlı bakımı gibi işlere alınmaktadırlar, Daha önceki göç hareketleriyle karşılaştırıldığında, bu göçmenlerin sosyal, ekonomik ve demografik açılardan daha çok çeşitlik gösterdiği gözlemlenmiştir. Son dönem göç hareketlerinde, ailelerine para göndermek için sınırları geçip çalışan kadın sayısı, oldukça artmıştır. Ayrıca, transit göçmenler ve sığınmacılar daha çok evli ve çocuklu olup, Türkiye’de kısa bir süre kalmaktadır; ancak bazı sığınmacılar BMMYK’den statülerine dair kesin bir cevap alana ya da üçüncü bir ülkeye mülteci olarak yerleştirilinceye kadar yaklaşık iki ile üç yıl arasında. Türkiye’de kalmaya devam edebilmektedirler. Eğer Türkiye’ye çalışmak amacıyla gelmişlerse genelde planlanandan daha uzun süre kalmakta ve vize sürelerini aşarak yasadışı, olarak çalışmaya devam etmektedirler. Böyle durumlarda sınırda ya da havaalanında yetkililere ekstra para cezası ödemeyi de göze alınışlardır. Ya da ülkelerine geri dönüp Türkiye’ye tekrar giriş yapmaktadırlar.
İş bulmaya yönelik geçici göç akımları, Türk vatandaşları arasında bile yasadışı çalışmanın yaygın olduğu geniş kayıt-dışı ekonomi içinde ele alınmalıdır. Türkiye’deki kayıt-dışı ekonomi yasadışı ve geçici olarak çalışanların yanı sıra göçmenlerin büyük bir kısmını da kapsar. Kayıt-dışı ekonomi yasal, üretim ve para akışı dışında kalan tüm ekonomik aktivitelerdir; sabit olmayan ve sosyal güvenliği bulunmayan ikincil işgücünü yaratmıştır. Türkiye’deki ekonomik zorluklar sonucu küçük ve orta ölçekli işletmeler, pazarda kalabilmek ve rekabet güçlerini kaybetmemek için maliyetlerini düşürme yoluna gitmişlerdir. Bu hayatta kalma stratejisi ucuz, esnek çok fazla talebi olmayan fazla mesai yapmaya razı temel işçi haklarını aramayan ve aynı zamanda Türk işçilerden daha disiplinli çalışkan ve becerili olarak algılanan yabancı işçilerden oluşan bir işgücü ortaya çıkarmıştır. Sonuç olarak, Türkiye’de kısa bir süreliğine bulunan bu işçiler belgelerinin süresi geçmiş ve işverenlerinin merhametlerine kalmış olarak çalışmaktadır.
Türkiye’deki yabancı kaçak işgücü, daha çok, iyi organize olmuş insan kaçakçılığı ve insan ticareti ağının bir sonucu olarak ortaya çıkan bir göç sürecinin sonucu olarak görülmektedir. Ancak, her ne kadar vize ve pasaportların sahtesini düzenlemek ve sınırdaki güvenlik görevlilerine ve memurlara rüşvet vermek için büyük paralar el değiştirse de, Türkiye’de büyük ölçekli, mafya tipi bir insan ticareti ya da kaçakçılığı söz konusu değildir. Bunun yerine göçmenlerin ticareti ve kaçakçılığı sürecinde, birbirinden bağımsız hareket eden farklı geçmişleri ve her bir aşamada farklı pratik işlevleri olan birçok mafya dışı yerel insan bulunmaktadır. İnsan kaçakçılığı ve ticareti birçok ülke için çok önemli bir sorun olmasına rağmen Türkiye’deki yabancı, kaçak işçiler, insan, kaçakçılarıyla değil esnek vize uygulamaları sayesinde ülkeye giriş yapmışlardır. Fakat görüşülen göçmenlerden çoğu Türkiye’ye ilk gelişlerinde, Türkiye’de ya da ülkelerinde bulunan bir acente veya aracı kurum kullandıklarını belirtmişlerdir, Gelinen ve gidilen ülkelerde özel iş bulma kurumlan adı altında çalışan şirketler de bulunmaktadır. Bu şirketlerin insan ticaretiyle ilişkisi olduğuna dair herhangi bir kanıt olmasa da, görüşülen göçmenler arasında, bu kurumlar tarafından aldatıldığını ve fuhşa zorlandığını ifade edenler olmuştur.
Bu çalışmada belirtildiği üzere, göçmenlerin büyük çoğunluğu, özellikle güvenecek kimsesi olmayan göçmenler, ilk geliş masraflarını karşılamak ve iş bulmak için, borçlu kalma, aldatılma, pasaportlarına, el konulması ya da hareket özgürlüklerinin kısıtlanması gibi tehlikeleri göze alarak, bu acente ya da aracı kurumlan kullanmaktadır. Türkiye’deki yabancı kaçak işçilerin hangi sektör olursa olsun karşılaştıkları problemler arasında, aracı kurumlara borçlu kalmak, iş izinlerinin olmaması. Türkiye’den çıkarken vize süresi dolduğu için ödedikleri yüksek para cezası, hareket özgürlüklerinin kısıtlanması, pasaportlarına el konulması, sürekli polis ve yakalanma korkusu, rüşvet, cinsel yolla bulaşan hastalık kapma, mafya, cinsel taciz, uzun çalışma saatleri, kötü barınma koşullan, kirli işler yapma ve sosyal desteğin eksikliği olarak sıralanabilir.
Günümüzde birçok ülkenin ve AB, UGÖ, UÇÖ gibi uluslararası ya da hükümetler arası kuruluşların deneyimleri, yabancı kaçak işçiler ve bu işçilerin istihdamıyla nasıl baş edilmesi gerektiği konusunda birçok bilgi, yönetmelik ve tüzüğün oluşmasını sağlamıştır. Bu deneyimler, işgücü ve çalışma standartlarına dair düzenlemelerin en düşük seviyede uygulanmasının bile, düzensiz göç ve işgücünün kötüye kullanımında caydırıcı okluğunu göstermiştir. Türk yetkililer de, göç ve istihdamla ilgili idari yapının, yasa, politika ve uygulamaların düzenlenmesi, modernleştirilmesi ve geliştirilmesi gerektiğinin farkındadır. Bu çalışmada belirtildiği gibi, bu konu ülkenin Avrupa Birliği’ne olan adaylık sürecine paralel olarak gelişmekte ve Türkiye yasamasını Avrupa Birliği müktesebatı ile uyum sağlayacak bir şekilde düzenlemektedir. Uyum süreci kapsamında düzensiz göç, insan ticareti, insan kaçakçılığı ve kaçak işgücü kollularında çalışmalar yürütülmektedir. Türkiye’nin göç politikalarını ve uygulamalarını, Avrupa Birliği’nin standartlarına ve normlarına uygun bir hale getireceği beklenmektedir. Bu yüzden, Türk yetkililer ilgili yasa, politika ve uygulamaları bu standartlar yönünde değiştirmekte ya da değiştirme planları yapmakta ve böylece uzun süredir devam eden adaylık sürecini de sağlamlaştırmaktadır. Bu çabalara dair üç örnek vermek mümkündür. Birincisi, Ceza Kanunu’na yeni maddeler ekleyen ve Çıkar Amaçlı Suç Örgütleriyle Mücadele Kanunu’nda değişiklik yapan, 3 Ağustos 2002’de Meclis taralından kabul edilen yeni kanundur. Bu kanun göçmen kaçakçılığının ve insan ticaretinin tanımını yapmış ve bu suçları işleyenlere ağır cezalar vermiştir. İkincisi ise Yabancıların Çalışma İzinleri Hakkındaki Kanundur. Bu kanunla, göçmen işçilerin Türkiye’deki işgücü pazarına katılımları yeni kurallarla düzenlenmiştir. Örneğin, daha Önce ev işlerinde çalışamayan göçmenler, yeni kurallara göre artık bu alanda çalışabileceklerdir. Üçüncü örnek, 4 Haziran 2003 tarihinde Vatandaşlık Kanunu’nun 5. maddesinde yapılan değişikliktir. Yeni maddeye göre, Türk vatandaşlığına başvuranların sahte evlilik yapmalarını önlemek için, üç yıllık yasak getirilmiştir. Bu değişiklik öncesinde yabancı bir kadın bir Türk vatandaşıyla evlenip vatandaşlık hakkı kazanabilmekteydi. Düzensiz göç, insan ticareti, insan kaçakçılığı ve bunların sonucunda oluşan işgücü, bu konularla ilgili tutarlı yasaların uygulanmasıyla bir düzene sokulabilir. Bu politikalar arasında yabancıların Türkiye’de yasal olarak kalmalarını garanti altına alan liberal politikalar, kurbanlarının istismara ve şiddete maruz kaldığı insan ticareti ve kaçakçılıyla ve yasadışı göçle mücadelede etkin yollar bulmak sayılabilir.

YAPILMASI GEREKENLER

Türkiye, yabancı kaçak işçiler ve bunların istihdamıyla ilgili sorunlarla mücadele etmek için, etkin bir strateji oluşturabilir. İlk olarak, göçmenlerin geldiği ülkelerle hedef ve transit ülkeler arasında düzensiz göç akımlarını, insan ticaretini, insan kaçakçılığım ve organize suçlan önlemek amacıyla işbirliği yapılmasına önem verilmelidir, İşbirliği programlarının taslak, düzenleme ve uygulama aşamalarında bu üç ana aktörün – göçmenlerin geldikleri ülkelerin, hedef ve transit ülkelerin- varlıkları göz önünde bulundurulmalıdır. Bu işbirliği çabalan, sırasında, uluslararası örgütlerin, işçi ve işveren örgütlerinin ve diğer sivil toplum kuruluşlarının varlığı unutulmamalıdır. Düzensiz göçün ve kaçak işgücünün oluşumunda etkin olan sosyoekonomik, politik ve demografik değişkenlerin ve çeşitli aktörlerin varlığı da değerlendirilerek aşağıdaki öneriler yapılmıştır:
Özet olarak, uluslararası göçle karşı karşıya kalan ülkeler bu göç dalgalarının arzu edilmeyen, zararlı sonuçlan ile mücadele etmek zorundadırlar. Küreselleşen dünyada, uluslararası göç, istesek de istemesek de, günlük yaşamın bir parçası haline gelmiştir ve her ülke bu göç olgusu ile birlikte ama az sorunlu olarak yaşama politikalarını üretme zorunluluğu ile karşı karşıyadır. Türkiye de hem devlet yapısı içinde idari, yasal ve mali sistemi ile hem de toplumsal yapısı içinde kültürel boyutlarda ülkeye yönelen göç dalgaları ile az sorunlu ve sağlıklı bir düzen kurmanın yollarım aramalıdır. Bu siyasetin ilgili göç konularının ciddiye alınmasını ve bu konularla ilgili kapsamlı politikalar üretilip onların da uygulanmasını gerekli kılmaktadır. Bu tür politikalar için dört önemli prensibin öncülük etmesi gereklidir:86 düzenlilik (göçün düzenli yaşanması), korunma (göç edenlerin ve göç sürecinden etkilenenlerin korunması), uyum sağlamak (göç sürecine katılan aktörlerin, ulus-devletler, göç edenler, sivil toplum ve uluslararası örgütler), ve işbirliği (göç sürecine katılan aktörlerin, ulus-devletler, göç edenler, sivil toplum ve uluslararası örgütler.

Share

1 YORUM

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here