Ey Can!

4
7
anne

O sabah uyandığında kış mevsimi olmasına rağmen hava bol güneşli idi. Hemen penceresinin camini açtı ve bir oh çekti. Tek katlı , bahçesinde bir tane kayısı ağacı olan sevimli bir evde yaşıyordu. Bir tane kardeşi vardi. Annesi kahvaltıyı hazırlamıştı bile. Saat biraz geç olmuştu. Hemen elini yüzünü yıkadı ve masaya geldi. Kız aslında neşe dolu gibi görünüyordu onu yeni tanıyan kişiler tarafından. İşin aslı öyle değildi ama. Bu kadar çok sevilmek ona yaramamıştı. Sevildikçe sevilmek istiyordu ama gördüğü değerin karşılığını vermiyordu. Adeta bir sevgi arsızı olmuştu. Sürekli sevilmek hep sevilmek. En kötüsü de sevildiği kadar sevmemesiydi.. Annesi de bu durumun farkındaydı, ona anlatıyor anlatıyor ama kızı onu anlayışla karşılamıyordu. Annesi bu duruma üzülüyordu fakat sözünü dinletemiyordu. Buna rağmen sevmeye çok sevmeye devam ediyordu. Çünkü kızıydı o. Canından bir parçaydı. Birlikte kahvaltıya oturdular. Küçük kardeşi ablasına sarıldı ve onu yanaklarından öptü. Kız çok mutlu oldu sevildiği için. Kardeşinin başını üstün körü okşadı sadece. “Anneciğim benim yumurtamın nasıl olduğunu biliyorsun zaten, çok pişmedi değil mi ? “ diye sordu. Annesi bir an dalıp gitmişti. Az önce olanları duymamıştı bile. “Efendim kızım. Yumurtayı unuttum kusura bakma.” dedi. Buna sinirlenen kız kahvaltı yapmadan masadan kalktı. Hep sevilsin, ilgi gösterilsin istiyordu. Peki annesi ne yapsındı şimdi ?
Üzülerek odasına çıktı. Kendi kendine düşünmeye başladı. Aslında çok fazla bir şey istemiyordu. Sadece sevilmek istiyordu. Bu ona göre yanlış değildi. Değildi tabi ama sen de karşılığını verirsen, vefasızlaşmazsan. Sonra telefonu çaldı. Arayan yakın arkadaşıydı. Arkadaşı telefonda canının sıkkın olduğunu söyledi ve görüşüp konuşmak istedi. Kız düşündü. Erkek arkadaşına da söz vermişti. Bu yüzden sevdiği arkadaşını telefonda biraz avutup telefonu kapattı. Arkadaşı bu duruma çok üzüldü. Üzerini giyinip aşağıya indi ve annesine sadece dışarıya çıkacağını söyledi ve annesinin cevabını beklemeden çıktı. Annesine kızmıştı çünkü. Onu sevmediğini düşünmüştü. Erkek arkadaşı ile buluştuğunda çocuk ona güzel bir hediye almıştı, heyecanla hediyesini açtı. Gördüğünden hiç memnun olmamıştı. Aslında çocuk belki mutlu olur diye almıştı ama kız sevmediği renk bir kazak olduğu için ona kızmıştı. Kazak sarı renkli boğazlı idi. Üşümesin diye almıştı ona ama o beğenmedi. Buna üzülen biraz da sinirlenen çocuk , böyle yaptıkça çevresindeki herkesi yavaş yavaş kaybedeceğini biraz sert bir dille söyledi ve oradan uzaklaştı. Bu ilk değildi. Kız hiçbir şeyi beğenmiyordu , hiçbir şeyi. Erkek arkadaşının aldığı hediyeleri beğenmemesinin yanında ona verilen sevginin karşılığını da vermiyordu. Kız ağlamaya başladı. Kendi kendine neden böyle oluyor diye düşündü. Evine gitti ve odasına çekildi. Annesi yanına gelip ne olduğunu sorduğunda onu tersledi. Biraz kendine geldiğinde en yakın arkadaşını aradı. Üzgün olduğunu söyledi , konuşmak istediğini. Kız bugün olanlardan dolayı biraz kırılmıştı ama yine de onu dinledi ve teselli etti. Biraz daha sakinleşmişti ama yine huysuz, yine şımarık, yine sevgi arsızı idi. Günler böyle geçti. Bu şekilde davranması başta erkek arkadaşı olmak üzere tüm sevdiklerini ona kaybettiriyordu. Bu duruma sinir olup hâlâ arkadaşlarını sevmiyorlar diyerek suçluyordu ya da bu şekilde vicdanını rahatlatıyordu.

  • Güneş artık yüzünü toprağa dönmüş, toprak ısınmış ve içinde biriktirdiği tomurcuklar mis kokulu çiçeklere dönmüştü. Bununla birlikte o daha da yalnızlaşmıştı. Bu duruma çok üzülüyordu ama hâlâ bir şey yapmıyordu. Çevresinde hiç kimse kalmamıştı. Yolda dolaşırken her yeri deniz gibi, gökyüzü gibi masmavi boyanmış, biraz yanına yaklaştığında içeriden kitap kokusunun ve huzurunun içine dolduğu bir kitapçı gördü ve oraya girdi. Rafları dolaşırken sanki beyni üçüncü rafta durması için emir vermişti. Neden olduğunu bilmediği bir şekilde o rafa gitti. Beyninin komutuyla Mevlana’nın şiirlerinin olduğu bir kitabı eline aldı. Rastgele bir sayfa açtı. O sayfada şu söz vardı.

Güneş artık yüzünü toprağa dönmüş, toprak ısınmış ve içinde biriktirdiği tomurcuklar mis kokulu çiçeklere dönmüştü. Bununla birlikte o daha da yalnızlaşmıştı. Bu duruma çok üzülüyordu ama hâlâ bir şey yapmıyordu. Çevresinde hiç kimse kalmamıştı. Yolda dolaşırken her yeri deniz gibi, gökyüzü gibi masmavi boyanmış, biraz yanına yaklaştığında içeriden kitap kokusunun ve huzurunun içine dolduğu bir kitapçı gördü ve oraya girdi. Rafları dolaşırken sanki beyni üçüncü rafta durması için emir vermişti. Neden olduğunu bilmediği bir şekilde o rafa gitti. Beyninin komutuyla Mevlana’nın şiirlerinin olduğu bir kitabı eline aldı. Rastgele bir sayfa açtı. O sayfada şu söz vardı.

Ey Can!
Kazandıkça bölüşemiyorsan elini sorgula.
Konuştukça kırıcı oluyorsan dilini sorgula.
Yürüdükçe menzilden çıkıyorsan yolunu sorgula.
Sevildikçe vefasızlaşıyorsan gönlünü sorgula.
Hangi hâlde olursan ol sonunu sorgula.

                                    Mevlânâ

 

“Yürüdükçe vefasızlaşıyorsan gönlünü sorgula.” mısrasında kendini görmüş gibi hissettirdi beyni ona. Söz onu etkisi altına almıştı. Bunu daha önce nerede görmüştü ya da nerede duymuştu bir düşündü. Aklı çok bulanıktı. Hatırlayamadı. Birkaç dakika bekledi. Zihninde bir şeyler belirmeye başladı. Edebiyat öğretmeni derste anlatmıştı. Önce Şems-i Tebrizi ile Mevlânâ’dan sonra da sözden bahsetmişti. Ne oluyordu ona öyle. Sanki beynini birisi ele geçirmişti. Kitabı aldı ve yavaş adımlarla kasaya yöneldi. Kitabın parasını ödeyip çıktı. Yolda yürürken ne peçete satan minik kızı, ne simitçiyi , ne de kavga eden çifti görmüştü. Kitabı sımsıkı tutmuş, bir parktaki banka oturmuştu. Küçük çocuklar neşeli sesleri ile oyunlar oynuyorlar, anneler de hem çocuklarına bakıyor hem de sohbet ediyorlardı. Kız donmuştu sanki. O gün derste öğretmeninin anlattıkları zihninin köşesinde kalmıştı demek ki. Mevlânâ, Şems ile tanışmadan önce bir olgunluk sürecinden geçmişti ama Şems ile tanıştıktan sonra büyük ölçüde değişen hayatı onu mutlu etmişti. Tüm kalbiyle Şems’e bağlanmıştı. Artık ders vermiyordu. Divân-ı Kebir’i ve Mesnevî’yi Şems ile tanıştıktan sonra yazmıştı. Sonra sözü düşündü , çok mu kırmıştı sevdiklerini? Bu yüzden mi yalnızdı ? Düşündü Mevlânâ’nın dediği gibi. En sevdigi dostunu, erkek arkadaşı, en çok da annesini. Çok mu kırmıştı annesini? Kızmıştı ona. O, bir meleğe kızmıştı. Kim bilir ne kadar üzülmüştü? Yine de sevmeye devam etmişti. Hep daha çok sevmişti.

Çok kızdı kendine. Hemen eve koştu. Annesi dikiş makinesinin önünde bir şeyler dikiyordu. “Annemmm.” Diye sarıldı annesine. Kokusunu içine çekti. Ellerinden öptü. “Sen bana hep anlattın ama ben seni dinlemedim. Özür dilerim.” Dedi. Annesi ağlamaya başladı. Kızını değiştiren şeyi merak etti. Kız elindeki kitabı ve şiiri gösterdi annesine. Annesi başını okşadı, saçlarından öptü.
Kızın hayatını düzenlemesi gerekiyordu artık. Kırdığı insanların gönlünü alması gerekiyordu. Bundan sonra hayatı daha güzel olacaktı. Mevlana’nın hayatının Şems ile tanıştıktan sonra değişmesi gibi onun da hayatı “Ey Can!” ile değişmişti.

You may also like

Share

4 YORUMLAR

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here