Eski Türk Edebiyatında Tercüme Geleneği

 

Eski Türk Edebiyatında Geleneği

 

Eski Türk edebiyatında telif eserlerin yanında, Arapça ve Farsçadan tercüme edilen eserler de önemli bir yer tutar. En çok tercüme edilen eserler ahlâk ve adap kitapları, nasihat-nâmeler, kırk hadis ve yüz hadis türündeki eserler ve Mesnevî-i Şerîf’tir. Bu makalede terüne faaliyetlerinin başlangıçtan itibaren nasıl bir seyir izlediği izah edilmekte ve tercüme eserler hakkında bilgi verilmektedir.

 

 

En kısa tarifiyle, bir dildeki ifadenin bir başka dile aktarılması anlamına gelen tercüme; tarih boyunca toplumların birbirini tanımasında, birbirleriyle çeşitli münasebetlerle irtibat kurmasında, ilmî ve fikrî gelişmelerde önemli rol oynamış bir faaliyettir.

Arapça bir kelime olan tercüme aslında “terceme” şeklindedir, fakat “m” sesinin yuvarlaklaştırıcı etkisi nedeniyle zamanla “tercüme” şeklinde kullanılmaya başlanmıştır. İnsanlık tarihinde kalıcı tesirler bırakan tercüme faaliyeti, ilk defa MÖ III. asırda esir olarak Yunanistan’dan Roma’ya getirilen ve orada Homeros’un Odysseia’sını Yunancadan Latinceye tercüme eden Livius Andronikus tarafından gerçekleştirilmiştir.

Tarihte en yoğun tercüme hareketlerinin IX. (9.) yüzyılda Irak’ta, Abbasîler döneminde başladığı görülür. Fetihler sebebiyle çok geniş bir sahaya yayılan Müslümanlar; Helenistik, İran ve kısmen de Hint kültürleriyle karşılaşmışlar, bu kültürlere karşı büyük bir ilgi duymuşlardır. Ayrıca bu farklı kültürler arasında ortaya çıkan birtakım sürtüşme ve tartışmalarda Müslümanlar kendi inanç ve düşüncelerini tutarlı bir şekilde savunmak ve onlara İslâm dininin güzelliklerini göstermek için bu kültürleri çok iyi tanımak zorundaydılar. Böylelikle, antik dünyanın bilinen ilmî ve felsefî eserlerini Arapçaya çevirme ihtiyacı ortaya çıkmıştır. Özellikle Halife Me’mûn devrinde 830’da Bağdat’ta kurulan “beytülhikme” adlı, tercüme ve yüksek seviyedeki ilmî araştırmaların yapıldığı merkezler sayesinde tercüme faaliyetleri hem genişlemiş hem de büyük bir hız kazanmıştır.

Emeviler devri; kökleri İslâm, Grek, Suriye ve İran kültür çevrelerine dayanan ve ilk Abbasî halifeleri zamanında Bağdat’ta gelişen ilimler için bir filizlenme dönemi olmuş; o devirde sadece tıp, kimya ve astronomi sahalarına inhisar eden tercüme faaliyetleri Abbasîler devrinde cebir, geometri, mantık ve metafizik alanlarını da içine almıştır. Abbasîler devrinde, Pehlevîceden (Eski Farsça) Arapçaya tercüme yapanlar arasında en önemli yeri Abdullah b. Mukaffâ (İbn-i Mukaffâ) alır.

İbn-i Mukaffâ; Hüsrev I. Enûşirvân zamanında tabip Berzeveyh (Berzûye) tarafından Hindistan’dan getirilip Pehlevîceye tercüme edilen “Panchatantara” (beş makale/söz/nasihat/ders) bizdeki adıyla Kelile ve Dimne’yi Arapçaya çevirerek bu esere yeni bir şekil vermiş ve böylelikle, Kelile ve Dimne Arap nesrinin en güzel örneklerinden biri haline gelmiştir. Yaklaşık 750-850 yılları arasında bir asır devam eden tercüme faaliyetleri sayesinde, İslâm dünyasında müspet ilimler sahasında büyük âlimler yetişmiş, Müslümanlar bu dönemde sadece antik dünyanın eserlerini tercüme etmekle kalmamış, hem dinî ilimlerde, hem de pozitif ilimlerde kıymetli eserler kaleme almışlardır. Bu eserler Suriye, İspanya ve Sicilya yoluyla Avrupa’ya geçerek, Ortaçağ Avrupa dünyasını derinden etkilemiştir.

İslamiyet öncesi Türklerde tercüme faaliyetleri ise, VIII. (13.) – IX. (9.) asırlarda bazı Türk topluluklarının Budizm ve Maniheizm gibi dinleri benimsemeleri ve bu dinlerin kutsal metinlerini kendi dillerine aktarmaları ile başlamıştır. Yine aynı asırlarda İslamiyet’in Orta Asya’ya yayılmaya başlamasıyla bazı Türk toplulukları Müslüman olmuş, özellikle X. (10.) yüzyılın ortalarından itibaren İslâm dinini toplu halde kabul eden Türkler; bu yeni dinin talimatlarını ve esaslarını öğrenme ihtiyacı duyduklarından, Arapçaya yönelmiştir; İslam dininin ana kaynağı olan Kurân-ı Kerîm’i anlamak için, onu kendi dillerine çevirmek istemişlerdir. Fakat Arap dilinin en büyük ve klasik kaynağı olan bu mukaddes kitabı Türkçeye çevirmek kolay olmamış, bunun için bazı merhalelerden geçilmiştir.

Kurân-ı Kerîm, önce Samanoğullarından Emîr Mansur bin Nuh zamanında, Taberî tefsirinden Farsçaya çevrilmiştir. Zeki Velidi Togan’a göre bu tercüme, içinde Türk üyelerin de bulunduğu, Horasanlı ve Maveraünnehirli bilgilenlerden kurulan bir heyet tarafından yapılmıştır. Kurân’ın ilk tercümesi ise Zeki Velidi Togan’a göre, Farsçaya yapılan tercüme ile aynı zamanda, belki de aynı heyetin Türk üyeleri tarafından meydana getirilmiştir. Bu tercüme “satır arası” kelime kelime bir çeviri olup, Taberî tefsirinden yapılan kelime kelime Farsça çeviriye dayanır. Kurân-ı Kerîm’in Anadolu Türkçesine çevirileri ise, Büyük Selçuklu Devletinin dağılışından sonra kurulan bedylikler devrinde başlar. Bu ilk tercümeler, “satır arası” kelime kelime tercümeden ziyâde, tefsirli tercüme şeklinde yazılmış olup, Fâtiha, Yâsin, Tebâreke ve İhlâs gibi bazı surelerin tefsiri mahiyetindedir.

Kuruluş ve ilk gelişme dönemindeki Anadolu , yerli eserler yanında İran ve Arap edebiyatından yapılan çevirilere de yer vermiştir. Bu bakımdan, Anadolu Selçuklu Devletinin parçalanması ile ortaya çıkan Anadolu Beylikleri dönemi, çeviri eserler yönünden önemli bir devirdir. On üçüncü yüzyılda,, Arap ve Acem kültürüne pek aşine olmayan, milli dil ve geleneklerine bağlı Türkmen emirleri, bir yandan yerli eserlerin yazılmasını teşvik ederken, bir yandan da Arapça ve Farsça eserlerin dilimize kazandırılmasında önayak olmuşlardır. Türklerde on üçüncü yüzyıldan sonra hız kazanan tercüme faaliyeti, ilerleyen zaman içinde Türkçe ilim ve dili olarak varlığını ortaya koydukça yaygınlaşmıştır.

Bu Yazıyı Okuyanlar Bunları da Okudu . . .

Share
Web sitemizden yazı kopyalayıp, başka platformlarda yayınlamak telif suçu kapsamında cezalandırılacaktır. Web Sitemize Hoş Geldiniz.Twitter Takip Edilesi Hesaplar >> @tarihnedio , @SerhatOner24

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Scroll Up