Edebi Savaşçı: Albert Camus

0
12
Edebi Savaşçı: Albert Camus
Edebi Savaşçı: Albert Camus

ALBERT CAMUS (1913 – 1960)

20. yüzyılın önde gelen yazarlarından biri olan Albert Camus, 1913 yılında Cezayir’de dünyaya geldi. Babası Fransız, annesi İspanyol olan Camus, fakir bir aileden gelmekle kalmayıp 1 yaşındayken babasını I. Dünya Savaşı’nda kaybetti. Doğar doğmaz hayatın zorluklarıyla yüzleşmeye başlamıştı fakat bundan pek haberi yoktu. Elinde 1 yaşındaki oğluyla bir başına kalan annesi, evlerde hizmetçilik yaparak Küçük Albert’i okutmaya çalıştı. Albert ise ilerleyen yıllarda bunu kabullenemedi ve evden ayrılarak kendi hayatını idame ettirmeye başladı.

1923 yılında lise öğrenimine başladı, lise mezuniyetinden sonra ise Cezayir Üniversitesi’nin Felsefe Bölümü‘ne giriş yaptı. Üniversite yıllarında futbol takımının kalesini koruduğu zamanlar kendi sağlığını koruyamayarak verem hastalığına yakalandı ve okul hayatı yarıda kaldı. 1930’dan bu yana çeşitli işlerde çalışarak geçimini sağladı ve 1936 yılında Felsefe Bölümü’nden mezun oldu.

Albert Camus 1934’te Simone Hei ile evlendi fakat bu evlilik Simone’nin morfin bağımlılığının getirmiş olduğu sadakatsizlikle kısa sürede son buldu. Aynı yıl içerisinde Fransız Komünist Partisi‘ne katıldı. Bu katılışın kaynağı Marksist-Leninist ideolojisinden ziyade, İspanya’da iç savaşla sonuçlanacak politik durumun vermiş olduğu kaygıydı. Bu serüven 3 yıl sürdü ve 3 yıl sonunda Troçkist suçlamasıyla partiden atıldı. Boş durmayan Camus 1935’te Théâtre du Travail (İşçinin Tiyatrosu)’nu kurdu. Bu tiyatro 1939 yılında kapatıldı. Aynı yıl verem hastalığına tekrar yakalandı ve Fransa Ordusu’na kabul edilmedi.

1940′ta piyanist ve matematikçi Francine Faure ile evlendi. Bu evliliğinden 5 yıl sonra ikiz kız çocuk sahibi oldu.

Baba oluşunun ardından Paris-Soir dergisi için çalışmaya başladı. II. Dünya Savaşı’nın ilk zamanlarında savaşa ve şiddete karşı bir tutum sergiledi ancak bu tutumu Paris’in Alman ordusu tarafından işgali ve 1941’de komünist gazeteci Gabriel Peri’nin gözleri önünde idam edilmesiyle değişti. Bu olayların ardından üzerindeki pasifistliği atarak başkaldırdı. Paris-Soir ekibiyle Bordeaux’ya gitti. Camus’nun felsefeye en büyük katkısı, insanların ne berraklık ne de anlam sunan dünyada bunları aramalarının sonucu olarak oluşan “Absürt” fikridir. Bu fikrini “Varoluşçuluk” ilkesi ile birlikte ele alarak ilk kitapları olan “Sisifos Söylencesi” adlı kitabında açıklayıp “Yabancı” ve “Veba” gibi romanlarında işlemiştir.

Albert Camus II. Dünya Savaşı‘nda Nazilere karşı oluşmuş Fransız direnişine katıldı ve buna binaen ‘Combat‘ adında bir gazete yayımlamaya başladı. 1947 yılında Combat ticari bir gazete olunca buradan ayrıldı. Jean-Paul Sartre ile tanışması burada gerçekleşmiştir. Camus, 1950’lerde kendini insan haklarına adadı. 1952’de Birleşmiş Milletler, Francisco Franco diktatörlüğündeki İspanya’yı üye olarak kabul edince UNESCO’daki çalışmalarını durdurdu ve kurumdan ayrıldı. Ayaklanmalarda insan dışı bir sertlik kullanan Sovyet metotlarını eleştirdi. Pasifistliğini koruyan Camus, idam cezasına karşı savaşını sürdürdü.

Cezayir Bağımsızlık Savaşı 1954’te başladığında, Camus kendini ahlakî bir ikilem içinde buldu. Bunun nedeni, Cezayir doğumlu Fransızları tasvir ederken kullandığı sıfat olan “siyah ayak“tı. Fakat en sonunda bu ikilemden çıktığında Fransa hükümetini savundu. Kuzey Afrika’da başlayan isyanın, aslında Mısır önderliğindeki yeni-Arap emperyalizminin ve batıya saldıran Sovyetler Birliği’nin işleri olduğunu düşünüyordu. Cezayir’in özerk, hatta bir federasyon olmasını savunuyor; ancak bütünüyle bağımsızlığını desteklemiyordu. Öte yandan, Araplarla siyah ayakların beraber yaşayabileceğini düşünüyordu. Bu kriz sırasında ölüm cezasına çarptırılan Cezayirlilerin kurtulması için gizlice çalıştı.

Camus, 1955 ve 1956 yıllarında Fransız “L’Express” dergisinde yazdı. Bunların ardından 1957 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazandı. Nobel ödülünü aldıktan sonra büsbütün genişleyen ünü, onu 20. yüzyıl dünya edebiyatının başköşesine yerleştirdi. Genel yaklaşım bu ödülün bir önceki yıl yayımlanan “Düşüş” için değil, idam cezasına karşı yazdığı “Réflexions Sur la Guillotine” makalesi için verildiğidir.

Albert Camus, 4 Ocak 1960‘ta Paris’e 120 km uzaklıktaki Sens ilçesinde geçirdiği trafik kazası sonucu hayatını kaybetti. Daha sonra mantosunun cebinde bir tren bileti bulunmuştur. Büyük bir olasılıkla, Camus gideceği yere trenle gitmeyi planlamıştı; fakat arkadaşıyla birlikte arabayla dönmeyi tercih etti. İronik bir biçimde, Camus daha önce en absürt ölüm şeklinin ne olduğu sorulduğunda, araba kazasında ölmeyi bunlardan biri olarak nitelendirmişti. Ölmeden önce yıllarca üniversitesini okuduğu felsefeye de damgasını vurmuştur. Camus’nun ölümünden sonra telif hakları Camus’nun ikiz çocukları olan Catherine ve Jean Camus’ye devredildi. Ölümünden sonra 1970’te “Mutlu Ölüm“, 1995’te de öldüğünde hala bitmemiş olan “İlk Adam” yayımlandı. İnsan öldükten sonra da dünya üzerinde bir yerlerde nasıl etki sahibi oluyor, bunu gayet iyi göstermiştir. Alper Canıgüz’ün Cehennem Çiçeği adlı eserinde giriş cümlesi olarak şu yazıyordu; “Bilirsiniz insanlar doğar, ölür ve sonra büyür.”

Enes Aydos
Follow me
En Son 3 Yazısı Aşağıdadır . . . (Tüm Yazılarını Görüntüle)

You may also like

Share

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here