Dostoyevski Hakkında Her Şey

 

Dostoyevski

Dostoyevski’nin Çocukluğu

Dünya edebiyatının en tanınmış isimlerinden biri olan Fyodor Mihayloviç Dostoyevski, 11 Kasım 1821 tarihinde Moskova’da dünyaya geldi.
Altı çocuklu bir ailenin ikinci çocuğuydu. Annesi Maria, bir tücarın kızıydı. Babası Binbaşı Mihail, askeri cerahlıktan emekli bir doktordu. Dostoyevski doğduğunda babası bir düşkünler hastanesinde çalışıyordu. Burası fakir ve kimsesiz insanların kabul edildiği bir hastaneydi.

Alkol bağımlısı olan Binbaşı Mihail, çok sert, acımasız ve daima sinirli bir adamdı. Öfkesi o kadar korkunçtu ki eğer sorulsa çocuklar dayak yemeyi bu öfkeye tercih ederlerdi.
Sıcak yaz günlerinde baba, öğle uykusuna yattığında çocuklardan birinin görevi onu sineklerden korumaktı. Dostoyevski ya da kardeşi bir ıhlamur dalıyla sinekleri kovardı. Bu sırada bir sinek yüzüne konarsa baba uyanır, kıyameti koparırdı. Bütün aile, uyanmaması için nefesini tutardı. Uysal ve duygulu bir kadın olan anneleri Maria, yemek masasına topladığı çocuklarına fısıltıyla hikayeler anlatırdı. O sırada gözleri hep kanepede uyuyan babada olurdu. Dostoyevski çocukluğunda hep bu horultular ve fısıltıları dinledi.

Dostoyevski ailesi, hastanenin lojmanında oturuyordu. Burası iki oda ve salondan ibaret küçük bir evdi. Çocuklara ayrılmış olan odanın penceresi yoktu. Bu yüzden çocukların zorlukla uyuduğu karanlık bir yerdi.
Dostoyevski ailesi bazen hep birlikte birlikte piknik yapmak için yakındaki bir çayıra giderlerdi fakat çocukların çayırda koşması yasaktı. Mihail, “İyi terbiye almış çocuklar koşmaz.” derdi.
Dostoyevski ve kardeşlerinin başka çocuklarla arkadaşlık kurması yasaktı. Top ve benzeri oyunlar da oynayamazlardı. Çünkü babalarına göre bunlar “Aptal çocukların işiydi.” Zaten hastanenin bulunduğu mahalle tam bir sefalet yuvasıydı. Dilencilerin, kimsesiz çocukların kaldığı evler o mahalledeydi.

Dostoyevski, evin dışındaki hayattan uzak ve arkadaşsız, büyüyordu. İleride bir roman kahramanına şu sözleri söyletecekti: “Biz hepimiz hayat alışkanlıklarımızı kaybetmişiz.”

Dostoyevski’nin İlk Eğitimi

Annesi Maria, ilk okuma yazma dersleri verdiğinde Dostoyevski dört yaşındaydı. Bir süre sonra da babaları çocuklarına evde Latince dersleri vermeye başladı. Bu dersler sırasında çocuklar bir saat boyunca ayakta durmak zorundaydı. Yorulup dirseğini duvara dayamaya kalkan veya küçük de olsa bir yanlış yapan olursa Mihail çileden çıkardı. O masaya yumruklar iner, kağıtlar fırlatılırdı. Dostoyevski çok sonra o günleri anlatırken der ki: “Binbaşı uyudu mu yaşamanın tadına doyum olmazdı.”
Binbaşı Mihail’in lojmanının bahçesi ile hastanenin bahçesi arasında demir parmaklıklar vardı. Dostoyevski, bazen bu parmaklıkların yanına kadar gider, bahçede dolaşan hastalarla sohbet ederdi. O, derinden acıdığı bu insanları çok seviyordu. Kendisini

onlara yakın hissederdi. Hasta ve düşkün insanlar ona yabancı gelmiyordu. Fakat onlarla sohbet ederken babasına yakalanması hiç iyi olmazdı. Dakikalarca azar işitirdi. Bu azarların içinde en sık “Böyle giderse bu sefalleten kurtulamazsın! “ uyarısı olurdu.

 

Dostoyevski’nin Yeni Evi
Binbaşı, Mihail, Dostoyevski on yaşındayken Moskova’ya 150 kilometre uzaklıkta bir arazi satın aldı. Böylece küçük bir çiftlik evleri oldu. Orada yüz kadar da köylü vardı. O zamanlar Rusya’da araziler, üzerinde yaşayan köylülerle birlikte alınıp satılıyordu.

Dostoyevski’nin Çiftlik Dönemleri

Darovoye adındaki bu arazi, Maria ve çocuklarını alıp buraya gelirdi. Baba ancak temmuz ayında, o da birkaç günlüğüne kendilerine katılabilirdi.

Dostoyevski köylülerle konuşmaya bayılıyordu. Onlara hem yakın duruyor hem de acıyırdu. Dostoyevski’nin çocukluk döneminde yoksullara ve köylülerin yaşamına duyduğu ilgi onun ileride ülkesini yükseltme hedefinde çok önemli bir rol oynadı.

Dostoyevski Yatılı Okulda

Ailesi Dostoyevski ve Mişel’i, 1834,Moskova’da özel bir yatılı okula yazdırdı. İki kardeş hafta sonları eve geliyor, okuldaki maceralarını anlatıktan sonra kitaplarına gömülüyorlardı.
Dostoyevski kitap okumayı ve şiir okumayı çok seviyordu. İki kardeş okulda fazla arkadaş edinemiyorlardı. Bu konuda fazla çekingenlerdi. Babaları onları şehirde dolaşmasınlar diye hafta başında onları okula hastane arabasıyla yollardı. İki kardeşin pazar günleri de boş değildi. Onlar her pazar kardeşleri Andre ve Nikola’ya ders çalıştırmakla görevlilerdi. Dostoyevski on altı yaşına gelinceye kadar babası ona harçlık bile vermedi.

Dostoyevski Askeri Okulda

Dostoyevski’nin annesi verem hastalığından otuz yedi yaşında öldü. Binbaşı Mihail, bütün hırçınlıklarına sesizce katlanan karısının ölümüyle yıkıldı. Şimdi emekli olarak çiftliğe kapanmanın hesabını yapıyordu.
Dostoyevski ve kardeşi Mişhel’i Petersburg’daki askeri okula yazdırmaya karar verdi. Burası blr ihtiskam okuluydu ve askeri mühendis yetiştiriyordu.

Petersburg’a yolculuk tam bir hafta sürüyordu. Binbaşı iki oğlunu Kostomarov adlı bir subayın evine bırakarak çiftliğe döndü. Bu subay okulu kazanabilmeleri için onları çalıştırıyordu. Dostoyevski sınavı kazandı. Kardeşi Mişel ise sağlığı bu okul için uygun bulunmadığından uzak bir şehirdeki başka bir okula gönderildi. Birbirlerine candan bağlı iki kardeş böylece ayrıldılar. Dostoyevski, bu okula girdiği için hiç mutlu değildi. Yinede babasına yazdığı mektupta sevinmiş göründü:”Kazandım… Artık bir devlet görevindeyim sayılır…”Dostoyevski, o sırada on altı yaşındaydı.

Bu okulda eğitim de disiplin de çok sıkıyıdı. Mesela basit bir binicilik hatasının cezası bayılıncaya kadar kırbaçlanmak oluyordu. Dostoyevski, bu okuldaki hayatı sevemedi. Yıllar sonra o günleri ağır bir şekilde değinmiştir.

“... O güzel yüzlü çocuklar birkaç yılda birer canavar olurdu. Düşünüşlerin, konuşmalarının, uğraştıkları şeylerin zavalılığı beni hayrete düşürdü. Onların gözünde rütbe, zeka yerine geçerdi. Onları korkulu bir şaşkınlıkla seyrederdim.”

Dostoyevski, okulu sevemese de derslerine çalışmayı ihmal etmiyordu. Ders çalışmadığı zamanlarda ise mutlaka kitap okurdu. Kitap okurken bazen yemeği kaçırırdı. Gece yarısı uyananlar onu okulun salonunda mum ışığında yazı yazarken gördüklerinde şaşırmazlardı.

Dostoyevski, okulda edebiyatı seven arkadaşlarıyla küçük bir grup oluşturmuştur. Birbirlerine şiirler okurlar, yazdıkları şiir ve yazılar üzerinde tartışırlardı.

Dostoyevski, okulda en büyük sıkıntıyı parasızlık yüzünden çekti. Babası ona ihtiyaç duyduğu kadar para göndermiyordu. Galiba bunda cimriliğinin büyük bir payı vardı.

Babasına yazdığı bir mektupta;

“… Sanmayın ki lüzumundan fazla istiyorum. Tek başıma kalsaydım sizden bîr kuruş bile istemezdim, sefalete alışırdım. Ama burada bir görev yapıyorum; çevrenin kurslarına uymaya mecburum. Bugün katıldığımız kamp her öğrenciye kırk rubleye mâl oluyor. Buna çay-şeker parası dahil değil. Oysa bu da çok gerekli. İnsan yağmurdan sırılsıklam olmuş bir halde bez çadırın altında otururken ya da soğuktan donmuş olarak talimden döndüğünde sıcak bir çay bulamazsa hasta olur. Geçen seneki manevralarda başıma gelmişti. Sizden istediğim en kaçınılmaz bir şey; adisinden bir çift çizme almaya yetecek kadar para… “

Dostoyevski 1843 yılında Askeri Yüksek Mühendislik Okulu’nu bitirdiğinde yirmi iki yaşındaydı. Hemen İstihkâm Dairesinde şube müdürü olarak göreve başladı. Fakat o daireyi hiç sevmiyor, sadece yazmak istiyordu. Bir yıl sonra her türlü sıkıntıyı göze alarak görevinden ayrıldı.

Dostoyevski bütün hevesi ve gücüyle yazarken bir sabah yepyeni bir sıkıntıyla tanıştı. Yolda karşılaştığı bir cenaze alayını seyrederken sara nöbetine tutuldu.

İnsancıklar

Dostoyevski, okulda yazmaya başladığı insancıklar romanını bitirerek arkadaşı Dimitri Grigorovich’e okuduğunda yıl 1846 idi.

Grigorovich, hem şaşkınlık, hem sevinç içindeydi. Böyle bir eser nasıl yazılabilirdi? Ağlayarak Dostoyevski’nin boynuna sarıldı. Bununla da kalmadı. Kitabın müsveddesini alıp şair ve yayıncı Nikoloy Nekrasov’un yanına gitti.
Nekrasov da eseri okurken fazlasıyla duygulandı. İkili, romanın ne kadar muhteşem olduğunu söyleyebilmek için beraberce

Dostoyevski ‘nin evine geldiklerinde saat sabahın üçüydü. Ertesi güne kadar bekleyememişlerdir.

İnsancıklar, aynı yıl yayımlandı. Edebiyat çevreleri bu romandan ve onun genç yazarından bahsediyordu. Dostoyevski, artık meşhur bir yazardı. Ve sadece 25 yaşındaydı.

Kürek Mahkumu Fyodor Mihayloviç Dostoyevski

Grigorovich ve Nekrasov, İnsancıklar’ı ne kadar beğendiklerini söyleyebilmek için gece saat üçte gelmişlerdir. Üç yıl sonra 22 Nisan günü aynı saatlerde Dostoyevski’nin kapısını polisler çaldı. Yazar tutuklanarak Saint Paul kalesinde bir hücreye kapatıldı. Petraşevski isimli bir memurun evinde yapılan gizli toplantılara katılmakla suçlanıyordu. Polise göre bu toplantıların amacı Çar’a suikast düzenlemekti ve Dostoyevski, düzeni değiştirmeye çalışan bir örgütün üyesiydi.

Aynı suçlamayla başka insanlarda tutuklanmıştı fakat gerçek böyle değildi. O evde toplananlar yazılar, şiirler okur; adaletsizlikten, baskıdan şikayet eden konuşmalar yaparlardı. Hiçbirinin iddia edildiği gibi Çar’a suikast düzenleme gibi bir niyeti yoktu.

Hapishane günleriyle birlikte Dostoyevski’nin hayatında sıkıntılı çocukluğundan ve zorluklarla dolu gençlik yıllarından çok daha çileli bir dönem başlıyordu. Yazar yeni romanlarının hayallerinin içindeyken bir anda kendini hücrede bulmuştu. Zaten bozuk olan sağlığı hücrede iyice kötüleşti. Basur, mide ve göğüs ağrıları arttı. Yazar yinede yazılarını düşünmekten vazgeçmedi. Hücresinde yazdığı mektupta kardeşine, “iki roman, üç de hikaye tasarladım.”diyordu.

 

Dostoyevski’nin Ölümden Döndüğü O Anlar

Dostoyevski ve diğer tutuklular sekiz ay sonra hücrelerinden alınarak, 22 Aralık 1849 günü Somenovski Alayı’nın eğitim alanına getirildiler. Yirmi tutuklu gözlerinde inanamadı. Alanda 3-4 bin kişi toplanmıştı.

Tutukluların aklında neler oluyor acaba? O direkler niçin dikilmişti?
Gibi sorular dolaşıyordu. Dostoyevski yanındaki arkadaşına hücrede tasarladığı bir hikayeyi anlatmak isterken “Hazır ol! “Komutu ile susmak zorunda kaldı. Haklarında verilen hüküm duyurulacaktı. Bu hüküm hepsi için ayrı ayrı okundu: Ölüme mahkum edilmişlerdi!
Hükümlerin okunmasıyla mahkumların gözleri karardı. Kimse böyle bir karar beklemiyordu. Hemen orada, o anlam veremedikleri direklere bağlanıp kurşuna dizileceklerdi. Hepsine beyaz idam gömlekleri giydirildi. Trompet vuruldu ve ilk üç mahkum direğe bağlandı. Askerler onların kafalarına birer kukuleta geçirdi. Dostoyevski, “beş dakikam var”dedi kendi kendine. İki dakika dostlarına veda edecek, iki dakika düşünecek, bir dakikada son defa dünyaya bakacaktı.

Dostoyevski’nin o son anlardaki düşünceleri, aslında herkes için çok önemli bir ders niteliğindedir.

Şimdi bağışlansam ölmesem, bundan sonra her dakikadan bir yüzyıl çıkarırdım. Bir dakikamı bile ziyan etmezdim. Her saniyemi hesaplar birini bile boşa harcamazdım.”

Derken askerler silahlarını omuzladı. İdamlar başlıyordu. Fakat sesizlik uzadı, tüfekler ateşlenmedi. Az sonra alanda “Geri çekil! ”
Borusunun tiz sesi duyuldu. Çünkü Çar’ın ölüm cezalarını kürek hapsine ve sürgüne çeviren kararı gelmişti. Sonradan anlaşıldı ki bütün bu yaşananlar, Çar’ın en başından beri planladığı bir oyundan ibareti.

Dostoyevski’nin cezası, dört yıl kürek mahkumiyeti ve altı yılda bir sınır birliğinde er olarak askerlik yapmaktı. Yazar, kürek hapsini çekmek üzere Sibirya’ya gönderilecek. Hücresinden yazdığı mektupta kardeşine dedi ki:
“Hayat bizi çevreleyen dünyada değil, içimizdedir. Hayat alçalmamaktır. Belki bir gün kavuşuruz. On beş yıl hapse razıyım, ama elimde bir kalemle… Hatalarla cahilliklerle kaybettiğim zamanları düşündükçe içim kan ağlıyor. “

Kürek mahkumu Dostoyevski, ayaklarına pranga vurularak 24 Aralık 1849 tarihinde Sibirya’ya doğru yola çıkarıldı. Yolculuk üstü açık kızaklarla dondurucu bir havada başlamıştı. Mahkumların Sibirya’nın Omsk şehrindeki cezaevi’ne varmaları tam bir ay sürdü.

Dostoyevski’nin Cezaevi Günleri

Cezaevindeki ilk gününde diğer mahkumlar gibi Dostoyevski’ninde koluna bir damga vuruldu. Saçının ve bıyığının yarısı traş edildi. Tıraş kör bir usturayla yapıldığından mahkumların derisi soyuluyordu.
Burada şartlar çok ağırdı. Cezaevi komutanı zamlim ve kibirliydi. Mahkûmlar çok dar bir alanda yaşıyor, doğru dürüst beslenemiyorlardı. Aslında yedikleri şeyler yemekten bile sayılmazdı. Kısa paltoları ayaklarını açıkta bırakır bütün gece titrerlerdi.

Dostoyevski, İrtiş Irmağı’nın kenarında kışlaya tuğla taşıyordu. İp omuzlarını keserken o kendini “Kaslarımın gücü artıyor. ” diye teselli ederdi. Eksi kırk derecede çalışırken insan kendini kuvvetli tutmanın bir yolunu bulmalıydı. Dostoyevski’nin kürek cezası dört uzun yılın sonunda bitti.
Demirciler prangaları söktüğünde onları eline alıp uzun uzun baktı. Sonra da 7.Sibirya Sınır Taburun’da er olarak askerliğe başladı. Bu da cezasının kalan kısmıydı.

Dostoyevski’nin Yazarlığa Dönüşü

Dostoyevski, ıstırap içinde geçen on yılın ardından 1859’da Petersburg’a döndü. İsmi çoktan unutulmuştu. Hemen çalışmalara başladı. Kardeşi Mişhel’le birlikte Vremya (Zaman) adında bir dergi çıkardı. Ölüler Evinden Anılar (1861) ismindeki ikinci romanını bu dergide yayımladı. Bu roman onun uzun bir ayrılıktan sonra edebiyat dünyasıyla takrar buluşmasını sağladı.

Dostoyevski ‘nin bundan sonraki hayatı da fırtınalı geçti. Hastalıkları artmıştı, sara nöbetlerine daha sık tutuluyordu. Dergisi bir yanlış anlama sonucu kapatıldı. Borçları yüzünden gittiği Avrupa’da da çok kötü şartlarda yaşadı.

Bu dönemde Dostoyevski, borçlarını ödemek için çok sayıda roman yazdı. Bu romanların her biri onun yazı dehasının ve tutkusunun bir eseridir. Çünkü her büyük edebiyatçı gibi o da insan ruhunun derinliklerinde dolaşabiliyordu.

Fyodor Mihayloviç Dostoyevski’nin Eserleri

-İnsancıklar

-Ölüler Evinden Anılar

-Yeraltından Notlar

-Suç ve Ceza 

Kumarbaz

-Budala

-Ecinniler

-Karamazov Kardeşler

Gibi romanları bugün dünya edebiyatının şaheserleri arasındadır.

Dostoyevski 1881’de Petersburg’ta hayata veda etti. Rusya’nın dört bir yanından insanlar akın akın bu tanınmış yazarın cenaze törenine katıldı. Binlerce yürek tek yürek olmuştu.

Romancı Stefan Zweig onun için şu cümleleri kurar :
“Dünya, Rusya’yı onun sayesinde keşfetti. Ondan önce Rusya, Avrupa için ilkel bir yerdi.”

Dostoyevski gibi kabiliyetlerini tutkuyla parlatan, çok çalışarak yeteneklerini işler hâle getiren insanlar, milletlerini her yönden zenginleştirip yücelterek ülkelerinin sınırlarını genişletmiş oldu.

 

Dostoyevski ‘nin Sözleri

➡ Gururlu bir insan, ancak kendini bilen ve kendini büyük bir titizlikle sorgulayıp küçümseyen insandır.

➡ Hayatta hep mutlu olursam, hayalini kuracak neyim kalır? 

➡ Yanlış kişiden samimiyet beklediğin an, kırılırsın.

➡ Ne garip değil mi ? Sevdiğimiz insanın her yalanında bir doğru, sevmediğimiz insanın her doğrusunda bir yalan ararız.

➡ Hiç bir zaman doğru insan çıkmaz karşına. Ya zaman yanlıştır ya da insan.

➡ Kalp bir kez kırıldı mı, hiç kimseye aldırmaz ve hiçbir şeyi umursamaz.

➡Aslında insanı en çok acıtan şey hayal kırıkları değil. Yaşanması mümkünken, yaşayamadığı mutluluklardır.

➡ Tok olan açın halinden anlamaz derler; ama bazen, aç olan da açın halinden anlamıyor!

Gibi bir çok anlamlı ve ders çıkarılması gereken anlamlar içerir.


Dostoyevski’nin Yazdığı Romanların Kısaca Özeti


İnsancıklar

Dostoyevski İnsancıklarda öksüz bir kıza âşık olan fakir ve yaşlı bir kâtibi anlatır. Romanda, kâtibin (Makar Aleksiyeviç) toplumda saygın bir insan olabilmek için verdiği mücadeleler, şefkat perdesi arkasında sevdiği kız için katlandığı zorluklar karşılıklı mektuplaşma yoluyla akıcı bir üslûpla anlatılır.


Ölüler Evinden Anılar

“Mahpusa gelince, mahpus toplum dışı olduğunu, amirlerine karşı mevki ve durumunu bilir. Ama ne vurulan damgalar, ne takılan prangalar ona bir insan olduğunu unutturamaz. Yani sırf bir insan olduğu için, ona da insanca davranılması gerekir. Tanrım! ‘insanca’ davranış, senin kulun olmaktan çoktan bıkmış birini bile tekrar insanlaştırabilir. Böyle “bahtsızlara” karşı elden geldiğince insanca davranmak gerek. Kurtuluşları da, mutlulukları da sadece bundadır. Bunu yapan iyi ve asil kalpli amirlere rastlamıştım. Böyle bir davranışın düşük sayılan bu gibi insanlar üzerindeki etkisini de gördüm. Bir kaç şefkatli söz, mahpusların ruhça dirilmesine yeterdi. Çocuklar gibi sevinirler, sonra da çocuklar gibi sevmeye başlarlardı. Tuhaf bir noktayı daha belirteyim: mahpuslar, amirlerinin fazla laubali ve ‘fazla’ yumuşak olmalarından hoşlanmazlar. Amirlerini mutlaka saymayı isterler, oysa bu durumda onları saymak ellerinden gelmez. Her mahpus, yüce, göğsü nişanlarla dolu, yakışıklı amirin himayesinde bulunmayı ister; komutanının titiz, vakarlı, hak gözetir, onurlu bir adam olmasından pek hoşlanır. mahpuslar böyle adamlar için canlarını verirler: çünkü böyleleri onurlarını korur, onları incitmezler yani onlar için her şey daha iyi, daha güzel olur. ”

Mahkum olduğu dönemleri ve mahkumluğun hissettirdiği duyguları en açık ve en içe dokunan şekilde bizlere yansıttığı bir eserdir.


Yeraltından Notlar

Kendini gerçek dünyadan soyutlamış birinin iç çatışmalarının, kızgınlıklarının, kırgınlıklarının, başkaldırışlarının ve daha yaşadığı birçok duygunun anlatıldığı bu kitapta kahramanımız kırklı yaşlarından, gençliğine bir bakış atar ve onun kendi dünyasına ” yeraltına” sığınmasının nedenlerini bir sohbet havasında açıklar.


Suç ve Ceza 

Ekonomik kriz içinde bulunan Rusya da hukuk öğrencisi olan Raskolnikov maddi sıkıntılar yüzünden hukuk eğitimini bırakmak zorunda kalır. Fakirlik ve sefalet içinde bulunduğu hayatından bir çıkış yolu aramaktadır. Sürekli olarak zengin ve fakir arasında ki ayrımı eleştirmektedir. Tefeci bir kadından para alan kahramanımız tefeci kadını öldürür ve oradan uzaklaşır. Kendi içinde bulunduğu durum günden güne daha kötüye gitmeye başlar kahramanımız, içinde bulunduğu durum kendini yeyip bitirmeye başlar ve hastalanır bir yandan da şüphecilik ve tedirginlik dayanılmaz bir hal alır en sonunda dayanamayıp polise teslim olur cezasını çekmek üzere Sibirya’ya gider.


Kumarbaz

Dostoyevski’nin kendinden bir parça kattığı düşünülen Aleksi İvanoviç karakteri; sizleri ruletin, kartların dünyasında bir kumarbazın yaşamına alıp götürüyor. Ruletin kırmızıya veya sıfıra gelmesi mi yoksa gelmemesi mi canınızı daha fazla yakacak sorusunun cevabını ararken kendinizi tutkuların ve ihtirasın yokuşunda bulmamanız elde değil.


Budala

Dostoyevski 1868 yılında yazmış olduğu Budala isimli bahsi geçen romanında, temelde, Antik Yunan’dan beri hemen hemen bütün filozofların araştırdığı ve çözüm olarak önerdiği “sevgi” meselesine farklı bir boyuttan yaklaşmaktadır. Dünyayı anlama ve anlamlandırma sürecinde önemli bir niteliğe sahip olan sevme/sevilme/değer görme, Dostoyevski’nin de eserinde çekirdek yapıyı oluşturmaktadır. Bunun yanı sıra, insana atfedilen değerlerin, yaşadıkları toplumlarda ne derece kabul gördüğüne dair de fikirlerini yansıtmaktadır. Toplumun, insanın değerleri karşısındaki apolitik halinin esasen insanların da bu duruşa sahip olmalarını öncülediğini ve dolayısıyla da böyle bir toplum düzeninde/düzensizliğinde belli değer yargılarına (doğruluk, dürüstlük, açıklık gibi) sahip olmanın tam anlamıyla bir “budala”lık olduğunu söylemektedir. Temelde sahip olduğu düşünülen bu iki özellik kitabı basit bir duygu yüklü roman olmaktan çıkarıp, onu daha yükseğe bir eleştirel toplum anlatısına doğru sürüklemektedir.


Ecinniler
Dostoyevski’nin 1872 yılında yayımlanan siyasi bir romanıdır. Bu romanda verhovenski kişiliğinde devrimcilik eleştirilir. Oysa verhovenski de kendisinin devrimci olduğunu düşünmektedir. Bu kişilikte devrimci, devrimi zorlayamamış ancak kendi devrimci kişiliğini zorlayarak paramparça etmiştir. İnsana o kadar yabancılaşmıştır ki adeta insan değil bir şeytandır. Ruhunun merkezinde bir tek kendisi kalmıştır. Kendisi dışındaki bütün değerleri ayak altına almış bir komplo makinesi olmuştur.

İntihar etmeye karar veren Stavrogin’in rahip Tihon’a sözleri:

” Laodinsky kilisesi meleğine yaz: güvenilir, inanılır tanık amin böyle diyor. Yaptıklarını biliyorum. Ne soğuksun ne de sıcakkanlı! Ah keşke ya soğuk olsaydın ya da sıcakkanlı! Ama biraz ılıkkanlısın. Ne yakıcısın ne de dondurucu. Çıkarıp atacağım seni bağrımdan. Çünkü zenginim diyorsun param var hiçbir şeye ihtiyacım yok diyorsun. Oysa mutsuz olduğunun, zavallı yoksul, kör, iğrenç olduğunun farkında değilsin

İnanmak ve inanmamak arasında “bağışlanmak ruhunun trajedisi” olan Stavrogin.


Kramzov Kardeşler

Küçük bir Rus köyünde toprak sahibi olan Fedor Pavloviç Karamazov’un dehşeti, esrarengiz ölümü Kısa sürede yalnız yaşadığı beldenin değil, bütün Rusya’nın ilgiyle takip ettiği bir dava haline gelir. Ölümünden, toplumda hiç sevilmeyen, ömrünü ilkesizlikler üzerine kurmuş maktülün büyük oğlu Dimitri Karamazov mesul tutulmaktadır. Ne var ki; insanın bilgiyle donatılmış aklı ve maddi deliller, hayatın karışık ve akıl almaz oyunları karışışında çoğu zaman aciz kalmakta ve kader ağlarını örmektedir.


 

Bu Yazıyı Okuyanlar Bunları da Okudu . . .

Share
Web sitemizden yazı kopyalayıp, başka platformlarda yayınlamak telif suçu kapsamında cezalandırılacaktır. Web Sitemize Hoş Geldiniz.Twitter Takip Edilesi Hesaplar >> @tarihnedio , @SerhatOner24

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Scroll Up