Doğum Günü Tarihçesi

0

Kültürümüze doğum günü nereden geldi diye merak edenler için; 

1)Mısırlılar;

 

Tarihte kayda geçen ilk doğum günü kutlaması, milattan önce 3000 yıllarında yaşamış bir Mısır firavununa aittir. O zamanlarda doğum günü kutlaması yaşanılan çevrede yapılıyor, eş, dost, hizmetçiler hatta köleler bile kutlamaya katılıyor, günün şerefine tutuklulara af çıkıyor, esirler serbest bırakılıyordu.

 

 

2) Perslerin doğum günü sofraları;

Persler doğum günü kutlar şenlik yapar eğlenirlerdi. Zengin Persler, tam pişmiş bir öküz, at veya deve servis ederlerdi. Daha düşük gelirliler ise küçük baş hayvanlarla yetinirlerdi. Onların kültürün de doğum günü kutlamak ayrı bir öneme sahipti. Kendi kültürlerine göre düzenlenmiş şeklini görüyoruz.

 

 

                                                     3)Antik Yunan’da pasta geleneği;

Eski Yunanda Tanrıça Artemis’e mumlarla donatılmış pasta sunulurdu. Artemis Ay Tanrıçası olduğu için pastalar genellikle gök cismi şeklinde yapılırdı. Antik Yunanlılar, pastanın üzerindeki mumlardan yükselen dumanın Artemis’in dileklerini duymasına yardımcı olacağına inanırlardı. Sadece Tanrı diye gördükleri kişilerin doğum gününü kutlarlardı. Mum yakma adete onlardan süre gelen bir tutumdur. Batıl bir inançtır ve dinimizce bunun yeri yoktur. Mumun yakılma nedenini buradan anlıyoruz. Bizim dinimizde  Allah her zaman dualarımızı duyar sadece el açmamız  yeterlidir. Bu yanlış davranışı dilek tutarak devam ettirmemeliyiz.

 

4) Roma soylularının 50. yaş adeti;

Antik Roma’da doğum günü kutlama ayrıcalığına sadece soylular sahipti. Roma soylu sosyetesinden biri 50 yaşına bastığında, arkadaşları ve ailesi onun için sürpriz parti hazırlardı. Bu partilerde güzel bir pasta da yer alırdı, ancak pastanın üzerine mum koyma gibi bir adet yoktu. Düşük gelirli vatandaşların bu gelenekte yeri yoktu. Sadece zengin kesimin 50 yaşına bir kereliğe mahsus kutlanırdı.

 

 

5)Orta Çağ’da doğum günü kutlaması;

Katolikler de doğum günü kutlanması yasaktı. 15.yy’da Fırıncıların pastalarını satmak amacıyla bir yaşındaki çocuklar için pastalar yapıldı. Ancak üzerine mum döşenmesi kültürüne yer verilmedi.

 

 

6) Pastaya yaş kadar mum dikme adeti;

Protestanlığın önemli figürlerinden Nicolaus Zinzendorf’un 1746 yılındaki doğum günündeki misafirlerden birinin notuna göre; pastanın etrafına geçmiş her yaş için ve ortasına da yeni yaş için mum yerleştirilmişti. Geçmiş yıla mum yakmak kültürü de insanlara buradan yerleşmiştir. Neyin nereden geldiğine dikkat etmemiz gerekir.” Onlara benzemekten kaçının “ demiştir Peygamber Efendimiz. Bizde buna göre yol çizmeliyiz.

 

7) Almanların çocuklara özel doğum günü partisi : Kinderfest;

Doğum günün sadece çocuklara kutlanıyordu. Düşüncelerini bu kutlamaya yansıtmışlardı. Çocuğun etrafında çember oluşturup ruhlarının şeytan tarafından çalınmasına engel olmaya çalışıyorlardı. Etrafında el ele tutuşup çember oluşturma adeti buradan gelmiştir. Bununda bizim dinimiz açısından yeri yoktur. Bizce bu düşünceler batıldır.

 

8) İlk Zamanlarda kutlanmayan doğum günü Hıristiyanlarda sonradan kutlanmıştır.

Milattan sonra 245 yılında din adamları Hz. İsa’nın doğum gününü kendilerince kesin olarak tespit ettiklerini sandıklarında bile Kilise, bunun Mısır ve putperestlerden gelen bir uygulama olduğunu ileri sürerek, bir firavun gibi doğum günü kutlamanın günah olduğunu açıklamıştı.

Kilise’nin doğum gününe bakış açısı dördüncü yüzyıldan sonra değişmeye başladı. Bu arada Hz. İsa’nın doğum günü tarihi üzerinde 25 Aralık olarak anlaşmaya varılınca, bu günün ‘Christmas’ (Noel) olarak kullanılmasına başlanıldı.

Doğum günü adetinin, kadınlar ve çocuklar da dahil tüm aile bireylerini kapsayacak şekilde uygulanabilmesi için ise bir 800 yıl daha geçmesi gerekti. Avrupa’da günümüzdeki anlamı ile doğum günü kutlamaları ancak on ikinci yüzyıldan sonra başlamıştır.

 

9) Dinimizce şaibeli bir konu olan doğum günü kutlanmalı mı yoksa kutlanmamalı mı?

Resulullah (s.a.v.) Medine’ye teşrif ettiklerinde Medinelilerin eğlenip oynadıkları iki günleri vardı.
Efendimiz: -‘Bu günler neyin nesidir?’ dedi.
Dediler ki: -‘Biz cahiliyye devrinde bu günlerde eğlenirdik (Ya Rasulullah)
‘Bunun üzerine Rasulullah (s.a.v.): ‘Şubhesiz Allah size bu günlerin yerine daha iyilerini, Kurban ve fıtır günlerini (Kurban ve Ramazan Bayramlarını) verdi'”
(Ebu Davud, (4/ 258) K. Salat Bab: 239 Hadis no: 1134)

Rasulullah (s.a.v.) Medine’ye geldiğinde Medineli Müslümanlar cahiliyye yani islam dışı hayatlarında iki günü bayram diye kutluyorlardı. Bunların biri Nevrûz, diğeri de Mihrican’dı. Nevrûz, Mart ayının 21’de , Mihrican’da Eylül’ün 21’de kutlanırdı.
Astronomi uzmanlarının çıkardığı bir şeydi bu. O günlerde hava oldukça mutedil ve gece-gündüz birbirine denk olduğu için o günü bayram diye kutlamışlardı. Bu diğer insanlar arasında da yayılmış ve bir bayram gibi itibar görerek kutlanmıştır.
Ama Rasulullah (s.a.v.) bu cahiliyye bayramlarını hoş görmeyerek reddetmiş yerine mu’minlere iki bayram bırakmıştır. Bunlar, yani Nevrûz ve Mihrican yasaklandıktan sonra mu’minler tarafından bir daha kutlanmamıştır. Eğer ashab Rasulullah’ın emrine yerine getirmez o günleri kutlamaya devam etmiş olsalardı muhakkak ki,dinden çıkmış olurlardı. Dolayısı ile Mu’minlerin Kurban ve Ramadan bayramı dışında bayramları yoktur. Kutlanması gerekenler bunlardır.

Müslüman kendine has bir karaktere sahib bir şahsiyettir!… Bu şahsiyetini dininden alır. Başkasını taklid etmekten uzak, şahsiyetini İslam’a göre şekillendiren bir kişidir. İslam’ın tanımadığı sistemlerin hepsini reddettiği gibi onların bayramlarını da, adetlerini de reddeder.
Cahiliyye bayramlarının, adetlerinin eğlencelerinin, anmaların yapıldığı mekanlarda bulunmaz onların kutlamalarına katılmaz. Eğer onların bayramlarına izlemek amacıyla katılsa bile sorumluluktan kurtulamaz.
Bu konuda Rasulullah (s.a.v.) mu’minlere bıraktığı ölçü şudur:
“….Abdullah ibni Mes’ud (r.anh) ….dedi ki: Muhakkak ki ben Rasulullah (s.a.v.) şöyle derken işittim:
“Kim bir kavmin(topluluğun) karartısını (sayısını) çoğaltırsa o da onlardandır. Ve kim bir kavmin amelinden razı olursa onların amellerinde ortaktır.”
(İbni Kesir, Cami’u-Mesanid ve’s-Sünen (27/308) hadis no: 589)

Kim hangi kavmin karartısını çoğaltıyorsa, sayısını çoğaltıyorsa o da ondandır. Kim iman tarafının görüşlerini, amellerini, hükümlerini, bayramlarını beğeniyor kabul ediyorsa ondandır. Kimde kafirlerin görüşlerini, amellerini, hükümlerini, bayramlarını beğeniyorsa o da ondandır.
Bu hadis biz mu’minlere islami olmayan topluluklardan, kurum ve kuruluşlardan uzak olmayı gerekli kılmıştır. Eğer onların, yani kafirlerin organizelerine, eğlencelerine ve bayramlarına katılacak olunursa, bu hareket sevginin bir nişanesi olduğundan ve kişi sevdiği ile birlikte olacağından bu kişiyi onlardan yapar.
Mu’min şahsiyetli bir insandır!… Şahsiyetinin olgunluğunu dininden alır!.. Taklid edeceği merci öncelikle Allah’ın Rasulu (s.a.v.)’dır. Allah’ın Rasulu (s.a.v.)’nun hayatıyla mu’minin hayatı aynileşmeli onun yap dediklerini yapmalı, yapma dediğini yapmamalıdır. Her hareketinin ölçüsünü getirdiği dinden ve Onun (s.a.v.) yaşantısından almalıdır. Taklid de veya benzerlikte başkalarını takip etmek, O’nun (s.a.v.) getirmiş olduğunu beğenmemek ve cahiliyyeye dönmek demektir.

İbni Ömer (r.anhuma)’dan gelen bir rivayette Muhammed (s.a.v.) şöyle buyurmuştur :
“Kendisini bir kavme benzetmeye çalışan kimse, O kavimdendir.”
(Ebu Davud, 14/106, K.Libas Bab: 4 hadis no: 4031)

Hadisten de anlaşılacağı gibi kim kendini bir kavme benzetmeye çalışırsa o da onun gibi olur. Hadisten çıkan hükümler noktasında düşünüldüğünde mü’minin hayatında İslam dışı her türlü taklidin, adetin, örfün, alışkanlığın çıkması gereklidir.

Yıllardır Hırıstiyanlara karşı çıkıp insanlara bunların Noellerinin batıllığı, sapıklığını anlatıp kendi pis heva ve heveslerinin ürünü olduğunu işledik.
Ama gel gör ki Laik düzenin Şeriat (!) şeriat temsilcilerinin (Diyanet) organizasyonları sayesinde artık Rasulullah’a da Miladi takvime uygun olarak “happy birth day to you”nun yerli versiyonunu “Kutlu Doğum Haftası” diye uydurduk.
Eeee ummeti bile bir gün kutluyorsa, o ümmetin peygamberine bir hafta çok görülmesi mümkün değildir.
Oysa Rasulullah s.a.v. insanların bu tür kafir taklidçiliği işlerin tehlikesini ve düşkünlüğünü bildiği için daha sağlığında ummetini uyarmıştı bile.
(( َلاتُطْرُونيِكَمَاَأطْرَتِالنَّصاَرىَابْنَمَرْيَمَ،إِنَّمَاَأنَاعَبْدٌَفُقوُلوا :
عَبْدُاللهِوَرَسُوُلهُ ))
[رواهالشيخان] ​
“Beni, hıristiyanların Meryem oğlu İsa’yı aşırı bir şekilde övdükleri gibi övmeyin. Ben, ancak bir kulum ve (benim için) Allah’ın kulu ve elçisidir, deyin.”
(Buhari ve Muslim)

Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
“Dinlerini parça parça edip, gruplara ayrılanlar var ya, senin onlarla hiçbir ilişkin yoktur…” (En’am: 159)

Şeyh İsfahani şöyle diyor: “Bu ayet onlardan her bakımdan uzak kalmayı gerektirmektedir. Bütün meselelerde olmayıp sadece bir kısım meselelerde dahi olsa onların inançlarına tabi olanlar, tabi oldukları şeyde onlarla beraberdirler. Çünkü bu: “Ben bundanım, bu da bendendir” diyen kimsenin ifadesine benzemektedir ve bununla adeta şu söylenmek istenmiştir:
“Ben, onun türündenim, o da benim türümdendir.”
Çünkü iki şahıs, ancak tür noktasında birleşirler.
Nitekim: “Onlar birbirlerindendir…” (Tevbe: 67) ayetinde ifade edilen de budur.

Rasulullah (s.a.v.) de Ali’ye (r.anh) şöyle buyurmuştur:
“Sen bendensin, ben de sendenim.”
(Buhari Fedailu Ashabinnebi: 9, Muslim Cihad: 90, Tirmizi Menakıb: 20, İbni Mace Mukaddime: 11, Ahmed: 1/170, 177 3/22, Camiu’l-Usül: 6/33)

Kişi bu tür günleri kutlayarak, sorduğumuz zaman ummeti olmakla övündüğü peygamberi değil aksine savaştığı necis kafirleri örnek almış ve benzemiş olur:

Konuyla ilgili Rabbimiz şöyle buyurmuştur:
“De ki, siz gerçekten Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve suçlarınızı bağışlasın. Çünkü Allah çok esirgeyici ve bağışlayıcıdır.” (Al-i İmran 31)

“Kim peygambere itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur. Kim de yüz çevirirse, biz seni onlara bekçi olarak göndermedik.” (Nisa 80)

“….. Peygamber size ne verdiyse onu alın. Size neyi yasakladıysa ondan sakının ve Allah’tan korkun. Çünkü Allah’ın azabı şiddetlidir.” (Haşr 7)

Şimdi de Rasulullahın hadis-i şeriflerine bir göz atalım:

Abdullah b. Ömer’den (r.anh) rivayet edildiğine göre Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
“Kim kendini bir kavme benzetirse, o da onlardandır.”
(Ahmed: 2/50-92, 7/142; Ebu Davud, Libas: 4031 )

İbni Ebu Şeybe Said b. Cebele vasıtasıyla Rasulullah’tan (s.a.v.) tamamını şöyle rivayet ediyor:
“Kıyamete yakın, eşi ve ortağı olmayan Allah’a ibadet edilinceye kadar kılıçla gönderildim. Rızkım, mızrağımın gölgesinde kılındı. Bana, emrime karşı gelenlerin zelil ve aşağılanması verildi. Kim kendisini bir kavme benzetirse o da onlardandır.”
(Buhari, K. el-Cuhad, bab: 88/Ahmed b. HAnhel, Musned, c. 2, s. 50)

Enes’in (r.anh) yanına iki (boynuzu) kahkülü olan bir genç girdi. Enes kendisine:
“Bu iki saçtan boynuzu (kahkülü)ya kes ya da kısalt, çünkü bu yahudilerin adetidir.” dedi.
(Ebu Davud, Tereccul: 15.)
Dikkat edilirse buradaki yasaklamanın nedeni, bu davranışların yahudi adeti olarak nitelendirilmiş olmasıdır. Müslümanlara ait olmayan bu davranışlardan sakınmak gerekir.Her ne şekilde olursa olsun, cahiliye bayramları, şenlik, festival ve galalarıyla ilgili olarak herhangi bir fiilin yapılması şiddetle ve kesin bir dille yasaklanmıştır. Buna mutlaka uymak gerekir.

Rasulullah (s.a.v.), görünürdeki işlerinde onlara benzemelerinden korkup endişe duyması sebebiyle, ümmetinin kafirlere muhalefet etmesi konusunda çok titiz davranmıştır. Çünkü bir müslümanın görünürde kafirlere benzemesi, zamanla onlarla uyum sağlamasına, onları sevip dost edinmesine yol açabilir. Nitekim, müslüman olduğunu ileri süren birçok kimse, farkında olmadan böyle bir duruma bulaşmışlar, buna rağmen yaptıkları işi iyi görmüşlerdir.
Huşeym diyor ki:
“Ebu Bişr, Ebu Umeyr b. Enes’ten, o da Ensar’dan bir halasından rivayet etmiştir:

“Rasulullah (s.a.v.), müslümanları namaza nasıl davet edeceği konusuna çok önem gösterdi. (Ashabıyla istişarede bulundu). Kendisine, yahudilerin yaptığı gibi boru çalınmasını teklif ettiler.
Bu, onun hoşuna gitmedi ve:
“O, yahudilere aittir” buyurdu.
Bunun üzerine hristiyanlara ait çanı hatırlattılar.
“O da hristiyanlara aittir” diyerek hoş karşılamadığını belirtti.”
(Ebu Davud, Salat: 27)

Rasulullah’a (s.a.v.), yahudilere ait boru ve hristiyanlara ait çan teklif edilince, bunları yahudi ve hıristiyanlara ait semboller olmaları sebebiyle hoş karşılamamıştır. Hükmün hemen ardından işin niteliğinden söz edilmesi, bu şeyin onun illeti olduğunu gösterir. Boru ve çanın yahudi ve hristiyanlara ait olması bunların yasaklanmasını gerektirmiştir. Artık böyle birşey namaz dışında da mutlak anlamda yasaktır. Çünkü hristiyanlar bazen ibadet vakitlerinin dışında da çan çalarlar. Tevhide dayalı hanif dininin asıl şiarı ise ezandır. Ezan ile yapılan davette aynı zamanda Allahu Teala’yı zikir vardır. Bu sayede göklerin kapılan açılır, şeytanlar kaçışmaya başlarlar ve Allah’ın (c.c.) rahmeti iner. Ne yazık ki, bu ummetten bir çok melik, devlet adamı ve başkaları, yahudi ve hristiyanlara ait bu istenmeyen şiarlara mübtela olmuşlardır.
Fars ve Acem muşrikleriyle, yahudi ve hristiyanlara benzeyiş, onların doğu ülkelerinde işbaşında olan devlet adamlarına karşı ağırlıklarını koymalarından sonra olmuştur. Bütün bunlar bir müslümanın asla kabul etmeyip, muhalefet etmesi gereken şeylerdir. Ne acıdır ki, bu ümmetin çoğu Allah (c.c.) ve Rasulu’nün (s.a.v.) hoşlanmadığı bu şeylere bulaşmışlardır. Kendileriyle cihad edilmesi gereken muşrikler ümmetin başına musallat olunca, İslam beldesinde görülmemesi gereken şeyler gerek müslüman halk arasında, gerekse bir zamanlar İslam diyarı olan ülkelerde işlenir hale gelmiştir. Bu da Rasulullah’ın (s.a.v.) şu ifadelerini doğrulamaktadır:
”Siz, sizden öncekilerin yollarını aynen izleyeceksiniz.”
(Buharı İ’tisam: 14, Enbiya: 50; Muslim İlim: 6; İbn Mace Fiten: 17)

Müslüman olduklarını ileri süren birçok kişi, yahudi ve hristiyanların yolunu izleyerek, cahiliye ehlinin İslam’a uymayan fiillerini yapar hale gelmişlerdir. Oysa onların kendilerini taklit ettikleri bu kimseler, Allah düşmanıdırlar. Allahu Teala, İslam şeriatiyle uzaktan yakından alakaları olmayan bu kimselere benzemeye çalıştıkları için, bunları müslümanların üzerine musallat etmiştir. Bunlar müslümanların başına çorap örmüşler, onları felaketlere ve büyük belalara uğratmışlar, yaşlılarını aşağılamış, acizlere merhamet etmemiş ve zayıfın yanında yer almamışlardır. Dinlerini ifsad etmiş ve ülkelerini harabe durumuna getirmişlerdir. İşte bütün bunlar yüce Allah’ın (c.c.) hikmeti ve bu kimselerin zulüm ve isyanlarının cezası olarak meydana gelmiştir.

Şeyhulislam İbni Teymiyye, bu hadisin isnadının sahih olduğunu belirtmiştir. Bu hadis onlara benzemeyi haram kılmaktadır. Kendisini görünüş olarak kafir ve müşriklere benzetenler, haram işlemiş olmakla birlikte, zahiri anlamda kafir de olmuşlardır.

Çünkü yüce Allah şöyle buyurmuştur:
“…Sizden kim onları dost edinirse, oda onlardandır…” (Maide: 51)

Abdullah b. Amr demiştir ki:
“Kim muşriklere ait bir toprakta bulunur (bina yapar), onların nevruzlarına (yılbaşılarına) katılır, onların bayramlarını (festival ve galalarını) kutlar ve ölünceye kadar onlarla birlikte bulunursa, Kıyamet Gününde onlarla birlikte haşrolunur.”
(Beyhaki, Sunenu’l-Kubra: 9/234.)

Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
“Ey iman edenler! Yahudi ve hristiyanları dost edinmeyin…” (Maide: 51)

“Allah’ın kendilerine gazab ettiği bir topluluğu dost edinenleri görmedin mi? Onlar ne sizdendirler ne de onlardan. Bile bile yalan yere yemin ediyorlar. Allah, onlar için şiddetli bir azab hazırlamıştır. Yapmış oldukları şey ne kötüdür. Yeminlerini kalkan edinmişler ve böylece insanları Allah’ın yolundan saptırmışlardır. Onlar için zelil edici bir azab vardır. Ne malları ne de evlatları, Allah’ın azabından hiçbir şeyi onlardan savamayacaklardır. Onlar cehennem ehlidirler; orada daimidirler. Allah onların hepsini dirilttiği gün size yemin ettikleri gibi O’na da yemin edecekler ve kendilerine bir yarar sağlayacağını zannedeceklerdir. Haberiniz olsun ki, onlar yalancıdırlar. Şeytan onları hükmü altına almış ve Allah’ın zikrini unutturmuştur. İşte bunlar, şeytanın taraftarlarıdır. Haberiniz olsun ki, hüsrana uğrayacak olanlar şeytanın taraftarlarıdır. Allah’a ve Rasulü’ne karşı gelenler, işte bunlar insanların en alçakları arasındadırlar. Allah “Ben ve peygamberim mutlaka galib geleceğiz” diye yazmıştır. Şubhesiz Allah kuvvetlidir, güçlüdür. Allah’a ve Ahiret Gününe inanan bir milletin, babaları oğulları, kardeşleri yahutta akrabaları olsalar bile, Allah’a ve Rasulü’ne karşı gelen kimselere sevgi beslediklerini göremezsin. İşte bunlar, Allah’ın kalblerine imanı yazdığı ve, kendinden bir ruh ile kuvvetlendirdiği kimselerdir. Allah onları içinde ebediyyen kalacakları, (ağaçtan) altından ırmaklar akan Cennetlere sokacaktır. Allah onlardan, onlar da Allah’tan razı olmuşlardır. İşte bunlar Allah’ın taraftarı olanlardır. Haberiniz olsun ki, asıl kurtuluşa erenler şubhesiz Allah’ın taraftarlarıdır.” (Mucadele: 14-22)

Aişe’den (r.anh) rivayet edildiğine göre, Rasulullah (s.a.v.), namaz kılarken elleri böğürlerine koymayı mekruh sayarak:
“Yahudilere benzemeyin.” buyurmuştur.”
(Buhari el-Amel fi’s-Salat: 17; Muslim Mevarid: 47; Ebu Davud Salat: 172; Tirmizi, Salat: 164; Nesai iftitah: 12; Darimi Salat: 138; Ahmed: 2/232-290-295-331-339)

Ömer b. Hattab (r.anh) şöyle dedi:
“Acemlerin rumuzlu sözlerini öğrenmeyin. Bayramlarında muşriklerle birlikte kiliselerine girmeyin. Çünkü Allah’ın gazabı onların üzerine iner.”
(Beyhaki ‘Sunenu’l-Kubra: 9/23;, Abdurrazzak, Musannef: 1609)

Abdullah b. Amr dedi ki:
“Kim Acemlerin ülkesinde kalırda, onların yeni yıllarını ve mihricanlarını (bayram, festival ve galalarını) kutlayarak (bu şekilde) onlara benzer ve bu hal üzereyken ölürse, Kıyamet Gününde onlarla birlikte haşrolunur.”

Dikkat edilirse Ömer (r.anh), Acemlerin bazı sözlerini öğrenmeyi ve bayramlarında kiliselerine girmeyi yasaklamıştır. Bu durumda kafir ve müşriklerin dinlerinden kaynaklanan bir takım şeyleri yapanlara ne hüküm verilmelidir?

Onların fiillerini yaparak onlara uyum sağlamak daha büyük bir tehlike değil midir?

Onların bayramlarına ve bir takım festivallerine katılmak ve onlar gibi hareket etmek, bayramlarına sadece seyretmek için gidenlerin durumundan daha büyük bir tehlike değil midir?

Madem ki işledikleri ameller sebebiyle bayramlarında onlara Allah’ın (c.c.) gazabı iniyor, amellerinin tamamında ya da bir kısmında onlara katılmak, onlarla birlikte olmak, kendini bizzat cezanın içine atmak değil midir?

Abdullah b. Amr şöyle diyor:
“Kim, muşrik ve kafirlerin ülkelerinde kalır, yılbaşılarına, bayramlarına, festival ve galalarına katılır ve onlara benzeyerek ölürse, onlarla birlikte haşrolunur.”

Bütün bu hususlar; o kimsenin kafir olduğunu, kişiyi Cehenneme götüren büyük günahlardan birini işlediğini gösterir. Lafzın zahirinden anlaşılan manaya göre, onlarla birlikte hareket, kimi durumlarda günahtır. Çünkü mubah olan bir şey için cezalandırma söz konusu değildir.

Ebi Sa’îd el-Hudri (r.anh)’den Nebi (s.a.v.)’in şöyle dediğini rivayet etti:
Kendinizden öncekileri, karış karış ve adım adım takip edeceksiniz. Onlar bir kertenkele deliğine girseler bile, (takip edeceksiniz).
Dedik ki; “Ya RasulALLAH! (Onlar) yahudiler ve nasraniler midir?”
Dedi ki,Ya kim (olacak)?
(Buhari)

Nebi (s.a.v.) yahudi ve nasranilere tâbi olmayı, onları takip etmeyi, onların günlük hayatlarında onlar gibi davranmayı ve inançlarında, geleneklerinde ve hükümlerinde onları taklit etmeyi yasakladı. Bu ise, Müslümanların onları takip etmekten kaçınmaları için apaçık bir delildir.
Şeri’at bu kaçınmayı, kâfirleri taklit eden herhangi bir kimseyi onlardanmış gibi değerlendirecek derecede vurguladı.
Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:
Her kim bir kavmi taklit ederse, onlardandır.
(Ebu Dâvud ve Ahmed rivayet ettiler.)

Dolayısıyla Müslümanların, kâfirlere ait olan, meselâ nasranilerin doğum günleri , evlilik yıldönümleri , sevgililer günü, anneler-babalar günü, yeni yıl-yılbaşı (Noel) vs. günlerini kutlaması caiz değildir.

Bazı Müslümanların Batılıları taklit etmesinin arkasındaki asıl sebep muhakkak ki, taklid eden kimselerde, taklit ettikleri kimselere karşı bir aşağılık kompleksinin var olmasıdır. Bu aşağılık kompleksinin kaynağı ise; İslam Akidesi’nin, fikirlerinin ve hükümlerinin azametinden ve İslam’ın insanî tatmin, adalet ve saadet anlayışının mükemmelliğinden şuursuz olmalarının ve çürük akideleri ve hayat yolundan kaynaklanan değerlerden ve önemsedikleri kutlamalardan Batı kültürsüzlüğünün fesadını henüz idrak edememiş olmalarının bir sonucu olarak taklitçilerin entelektüel ve psikolojik yenilgisidir.

ALLAH [Subhanehu ve Te’alâ] şöyle buyurdu:
”Artık Benden size hidayet geldiğinde, her kim benim hidayetime tâbi olursa, o asla sapıtmaz ve bedbaht olmaz. Her kim de beni zikretmekten (anmaktan) yüz çevirirse, şüphesiz onun sıkıntılı bir hayatı olacaktır.” [Tâ-Hâ 123-124]

ALLAH’ı razı etmek yerine nefislerini tatmin etmek için bayram kutlarlar bu da islama temelden zıttır.Doğum günü, evlenme yıldönümü kafir adetlerindendir. Kâfirler bu gibi şeylere çok önem verirler. Müslüman olarak onların bu değerlerine muhalefet etmek mecburiyetindeyiz. Bu şeyler onlara benzeme niyetiyle yapılırsa küfürdür. Benzeme niyetiyle yapılmazsa bidat işlenmiş olur. Öyle ki küfüre yakın olduğu için ya haram olur veya harama yakın olur. Fakat bir müslüman kâfirlerin yapmadığı kendine göre bir adet uydurursa bu âdetin devamlı yapılmasında bir şey yok. Misal olarak her salı günü hanımıyla gezinmek, tatlı yemek v.s. ..
Bu amel devamlı yapılsa bile bir şey olmaz. Ama kâfirlerin adetlerinden olan şeyleri yapmak ise böyle değildir. Onlardan mümkün olduğu kadar uzak kalmak gerekir. Benzeme niyetiyle olmasa bile bu amellerden kaçınılmalıdır.
Allah c.c. buyuruyor ki :
“Sonra seni din konusunda bir şeriat sahibi kıldık. Sen ona uy; bilmeyenlerin hevalarına (arzularına) uyma” (Câsiye ,18).

“Dinlerine uymadıkça Yahudiler ve Hıristiyanlar da senden asla hoşnut olmayacaklardır…” (Bakara, 120)

“Ehli Kitaptan çoğu hakikat kendilerine apaçık belli olduktan sonra sırf içlerindeki kıskançlıktan ötürü sizi imanınızdan vazgeçirip küfre döndürmek isterler…” (Bakara, 109)

“Ey iman edenler! Yahudileri ve Hıristiyanları dost edinmeyin. Zira onlar birbirlerinin dostudurlar. İçinizden kim onları dost tutanlar onlardandır…” (Maide, 51)

İmam Rabbanî de benzer şeyleri kendi zamanındaki Hindistanlı müslüman kadınların yaptıklarını, başka inançlarda olanlar (kafir) gibi belli günlerde, o günlere has hediyelerle hediyeleştiklerini anlatır ve “bütün bunların şirk ve İslam dinini inkâr demek olduğunu” söyledikten sonra şu mealdeki ayeti zikr eder.
(İmam Rabbanî, Mektûbat NI/55 (Mek. 4l))
“Onların çoğu şirk koşmaksızın Allah’a iman etmezler”. (Yusuf 106)

Rasulu (sav) şöyle buyurmuştur:
“İşlerin en kötüsü sonradan ihdas edilenler / ortaya çıkarılanlardır.” [ Müslim, Cuma, 43.]
“Sonradan ihdas edilen her şey bid’attir” [ Nesâi, Îdeyn, 22; İbn Mâce, Mukaddime, 7]
“Her bidat dalalettir, her dalalet de ateştedir.” [ Müslim, Cuma, 43; Ebu Davud, Sünnet, 6]
Huzeyfe b. el-Yamân’ın rivâyet ettiği bir hadis-i şerifte: “ALLAH bid’at sahibinin orucunu, namazını, sadakasını, haccını, umresini, cihadını, sarfını (maddi yardımını), şehadetini kabul etmez. O, kılın yağdan çıktığı gibi İslâm’dan çıkar. ”
(İbn Mace, Mukaddime, 7/49).
Bu ikaz karşısında müslümanların dikkatli davranacakları ve bid’atın ne olduğunu araştıracakları muhakkaktır. Abdullah b. Abbâs (r.a.)’dan rivâyet edilen bir hadiste şöyle buyrulur:
“ALLAH, bid’at sahibinin amelini, bid’atından vazgeçinceye kadar kabul etmez.”
(İbn Mâce, Mukaddime, /50).

Derlediğimiz bilgilerden hareketle bunları göz önüne alınca kutlayıp kutlamamak sizlere kalsın.

Share

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here