Cümle Mühendisi: Hasan Ali Toptaş

0
Cümle Mühendisi: Hasan Ali Toptaş
Cümle Mühendisi: Hasan Ali Toptaş

Hasan Ali Toptaş Kimdir?

Edebiyat Tanrısı’nın varlığına inanan ve halen onun yaptığı jestlerle yazdığını söyleyen Hasan Ali Toptaş, "Kitapların, yazarlar tarafından okura yazılmış birer mektup" olduğunu; posta memurluğundan emekli olduğu halde Denizli’den gelerek kasabada gazoz ve poğaçanın yanında küçük hikaye kitapları da satan Halil Ahmet Amca’nın emekli olmadığı ve o günlerde mektupları okurlara ulaştırmaya devam ettiğini söyler.

Okuma yazma bilmeyen ama iyi bir hikaye anlatıcısı olan annesini, Ege’de yaşayan Hatice kod adlı Şehrazad’a; babasını ise az konuşması, yüz hatları ve göz rengiyle İrlandalı yazar Samuel Beckett’e  benzetip,“Ben, Beckett ve Şehrazad’ın evliliğinden doğmuş bir çocuğum.” diyen Hasan Ali Toptaş, 15 Ekim 1958’de Denizli’nin Çal ilçesine bağlı Baklan nahiyesinde doğdu.


Hasan Ali Toptaş Okumaya Nasıl Başladı?

Hasan Ali Toptaş’ı kelimeler alemine iten ya da edebiyata sığınmasına yol açan özel bir hikayesi vardır:

Edebiyat Tanrısı’nın varlığına inanan ve halen onun yaptığı jestlerle yazdığını söyleyen Hasan Ali Toptaş, "Kitapların, yazarlar tarafından okura yazılmış birer mektup" olduğunu; posta memurluğundan emekli olduğu halde Denizli’den gelerek kasabada gazoz ve poğaçanın yanında küçük hikaye kitapları da satan Halil Ahmet Amca’nın emekli olmadığı ve o günlerde mektupları okurlara ulaştırmaya devam ettiğini söyler.

İlkokul ikinci sınıftayken (8 yaşında) başının arkasında çıkan yaranın tedavisinden sonra saç çıkmayan o bölgenin küçük bir cep aynası gibi ışıl ışıl parladığını düşünen Hasan Ali’nin bu düşüncesi, şom ağızlı bir çocuğun “Aynalı geliyor!” demesiyle tüm dünyaya yayılmıştır. ‘Aynalı’ sıfatının kendisine yakıştırılmasıyla çarşıya, okula gitmeye utanan, mutsuz olan Hasan Ali nereye saklanacağını bilemez, ta ki Edebiyat Tanrısı kasabaya Halil Ahmet Amca’yı gönderene kadar.

Edebiyat Tanrısı’nın varlığına inanan ve halen onun yaptığı jestlerle yazdığını söyleyen Hasan Ali Toptaş, “Kitapların, yazarlar tarafından okura yazılmış birer mektup” olduğunu; posta memurluğundan emekli olduğu halde Denizli’den gelerek kasabada gazoz ve poğaçanın yanında küçük hikaye kitapları da satan Halil Ahmet Amca’nın emekli olmadığı ve o günlerde mektupları okurlara ulaştırmaya devam ettiğini söyler.

Edebiyat Tanrısı’nın varlığına inanan ve halen onun yaptığı jestlerle yazdığını söyleyen Hasan Ali Toptaş, "Kitapların, yazarlar tarafından okura yazılmış birer mektup" olduğunu; posta memurluğundan emekli olduğu halde Denizli’den gelerek kasabada gazoz ve poğaçanın yanında küçük hikaye kitapları da satan Halil Ahmet Amca’nın emekli olmadığı ve o günlerde mektupları okurlara ulaştırmaya devam ettiğini söyler.

Okuma macerasına ilkokul üçüncü sınıfta başlayan Hasan Ali’nin, Halil Ahmet Amca’dan satın aldığı ilk kitap Konuşan Katır isimli hikaye kitabıdır. Kaderin bir cilvesi gibi bu hikayedeki kahramanın adı da Hasan’dır.

Kendisini büyüleyen bu kitap sayesinde, kelimelerle müthiş dünyalar kurulabileceğini fark eden Hasan Ali artık nereye saklanacağını bulmuştur. Kitaba sığınmaktan, kelimelerin arasında olmaktan büyük mutluluk duymaktadır ve Sonsuzluğa Nokta isimli kitabında Halil Ahmet Amca’yı selamlamıştır:

“(…) emekli postacının gelip okul önlerine özene bezene sıraladığı ve aman rüzgar uçurmasın diye uçlarını küçücük taşlarla bastırdığı, her biri birbirinden heyecanlı masal kitaplarının kapaklarına bakıyorlardı. (…) Mehmet Ali’nin kızılcıkları dirgenle eğile doğrula aktaran bulanık görüntüsünü geride bırakarak, emekli postacıdan satın aldıkları Konuşan Katır masalının ürpertili dünyasına gömülüyorlardı.” (Sonsuzluğa Nokta, 1993)

Hasan Ali’yi bu dünyadaki sıkıntılardan kurtardığı için, çocukluk kahramanı romandır, roman sanatıdır ve romanlarındaki kahraman kendisidir. Zaten kendisi de, “Kasabadan ayrıldıktan sonra insan yaşadığı yeri yanında, zihninde götürüyor. Çocukluğunun elinden tutmayan hiçbir yere gidemez. Birçok romanımda kasabanın ruhu vardır, kıyısından köşesinden çağrışım yoluyla bile olsa romanlarımda yaşıyordur.” diyerek bunu dile getirmiştir.

Yaşının getirdiği kitapların hemen hemen hepsini okumuş olan Hasan Ali, ortaokula geldiğinde artık Tolstoy ve Hemingway okumaya başlamıştır.

 


Hasan Ali Toptaş Nasıl Yazmaya Başladı?

Hasan Ali, on üç (13) yaşına geldiğinde Orhan Kemal’in etkisiyle, “Ben de yazabilirim.” demiş ve çocukça bir hevesle Tahayyül Çemberi adlı bir roman yazmaya başlamış. Kimse onları anlamasa da kendi yazıyor, arkadaşı Hamdi Kâhya ise resimlerini çiziyormuş. Fakat o romanı iyi ki de tamamlayamadığını söyleyen Hasan Ali Toptaş, “Belki de ben şimdi yazdığım romanlarla o romanı tamamlamaya çalışıyorum.” der ve ekler: “Ben hala o kasaba bakkalından defter alıp, yere uzanıp dolma kalemle roman yazmaya çalışan o çocuğun ruh halini taşıyorum.”

Çal Lisesi’ne giden Hasan Ali hikayeler yazmaya devam eder. 1975’te Orman Haftası nedeniyle düzenlenen bir yarışmada Tövbe adlı öyküsüyle birincilik kazanır. 1976’da ise Çal Orman İşletmesi’nin düzenlediği bir yarışmaya da Çoban Nesip adlı öyküsüyle katılır. Yarışmalarda ödül almaya başlayınca üst sınıftaki öğrenciler, hikayeci yönünü görerek bir süre erotik hikayeler yazdırırlar. Hasan Ali Toptaş bu hikayelerin, “Tasvir yeteneğine, kaleminin açılmasına ve cümle teknikleri açısından kendisine yararının olduğunu…” söyler.

O yıllarda Denizli’ye yazar Bekir Yıldız’ın geleceğini duyar ve kendisinde olmasına rağmen –eski kitap imzalatmanın ayıp olacağını düşünür- yeni bir Kaçakçı Şahan kitabı satın alır ve beraberinde daktilo edilmiş bir hikayesiyle Bekir Yıldız’ın kaldığı otele gider. Oturup, çay içip sohbet ederler. Kitabını imzalayan Bekir Yıldız, Hasan Ali’nin hikayesini okuduktan sonra, “Artık benim kitaplarımı okuma!” der. Hasan Ali bu duruma çok üzülür ve aslında Bekir Yıldız’ın ne demek istediğini çok sonraları anlar.

Bekir Yıldız’ın tüm kitaplarını okuduğundan aynı onun gibi yazmaktadır ve Hasan Ali Toptaş, “Bekir Yıldız’ın etkisinden kurtulabilmek için 4-5 sene mücadele ettiğini…” söyler.


Hasan Ali Toptaş’ın Çalışma/İş Hayatı

İlkokuldan başlayıp liseyi bitirene kadar ders saatleri dışında, babasının yanında minibüs muavinliği yapan Hasan Ali, nasıl bir muavin olduğunu şu sözlerle özetler: “Yolculardan para isteyemeyen, uyuyan yolcuları uyandıramayan…” Bu yüzden de o yıllarda babasıyla pek geçinemez.

Edebiyat Tanrısı’nın varlığına inanan ve halen onun yaptığı jestlerle yazdığını söyleyen Hasan Ali Toptaş, "Kitapların, yazarlar tarafından okura yazılmış birer mektup" olduğunu; posta memurluğundan emekli olduğu halde Denizli’den gelerek kasabada gazoz ve poğaçanın yanında küçük hikaye kitapları da satan Halil Ahmet Amca’nın emekli olmadığı ve o günlerde mektupları okurlara ulaştırmaya devam ettiğini söyler.

“Yazarlık gibi bir düşüncem yoktu. Sadece kelimelerin arasında kendimi iyi hissettiğim için yazıyordum.” diyen Hasan Ali Toptaş, öğretmen olmak istemiş ama olamamış. Liseden sonra Uşak Meslek Yüksek Okulu Sosyal Bilimler Bölümü’ne girer. Ancak dönemin kaotik yapısı nedeniyle devamsızlıktan sınıfta kalarak okulu bırakır. Bir süre vekil öğretmenlik yapar. Sonrasında dayısıyla birlikte bir buçuk sene kahve işletir. Askere gitmeden önce tabelacı dükkanında çalışır. Askerliğini Suriye sınırında yapıp döndükten sonra da evlenir.

Bir yıl işsiz gezen Hasan Ali oto yıkamacıda işe başlar ama sadece bir gün çalışabilir. Çünkü daha önce girmiş olduğu Maliye sınavını kazanmış ve Denizli Çivril Defterdarlığı Vergi Dairesi’ne tayin emri gelmiştir. Veznedar olarak beş (5) yıl çalıştıktan sonra Maliye Bakanlığı’nın orta dereceli yönetici yetiştirmek için açtığı iki yıllık okula devam etmek üzere Ankara’ya gider. Eğitiminin sonunda Sincan Vergi Dairesi’ne İcra Memuru olarak atanır. Bu görevi 1997 yılına kadar devam ettirir. Aynı yıl Hazine Avukatlığı’na memur olarak atanır ve yirmi beş (25) yıllık memuriyet hayatından 2004’te emekli olur.

 


Hasan Ali Toptaş’ın Yazmayı Bırakması

1988 yılından 1992 yılına kadar İzzet Kılıçlı, Cemil Kavukçu, Tamer K. Bilgin, Gülağ Öz ile birlikte Ankara’da kendi aralarında para toplayarak –üç ayda bir- Yazıt isimli bir dergi çıkaran Hasan Ali Toptaş’ı, en büyük sevdası olan yazmaktan bir dönem küstüren olaylar silsilesi ilk kitabı olan Bir Gülüşün Kimliği’ni (1987) kendi parasıyla bastırmasıyla başlar.

1975’te Denizli Gazetesi’nde Bayram Şekeri, 1983’te Dönem Dergisi’nde Dili Mühürlü Gelin, Sabrın Dalı adlı öyküleri yayımlanmış olmasına rağmen yayınevlerine götürdüğü dosyalar beğenilmeyip iade edilir. Sonrasında ikinci kitabı olan Yoklar Fısıltısı’nı da (1990) kendi parasıyla bastırır ve 1992 yılında yazmış olduğu Sonsuzluğa Nokta romanını, Kültür Bakanlığı’nın düzenlediği yarışmada mansiyon ödülü almış olmasına rağmen, yayımlatamaz. Kültür Bakanlığı’nın 1993 yılında bu kitabı bastırdığından habersiz olan Hasan Ali Toptaş, bir yıl boyunca romanını yayımlatmaya çalışır. Sonunda üçüncü kitabını da kendi parasıyla bastıracağını anlayınca, “Ya ben iyi yazamıyorum ya da yazdıklarımı insanlar anlamıyor.” diyerek yazarlık serüveninin başlangıcında uğradığı bu hayal kırıklıkları nedeniyle yazmayı bırakır ve artık edebiyatla olan ilişkisini okur olarak sürdürmeye karar verir.

“Kitabımın basılıp basılmaması önemli değil. Benim için, ilk cümle ile son cümle arasındaki o hayati alan önemli. Ben metnin içinde yaşamayı seviyorum.” diyen Hasan Ali Toptaş her ne kadar dünyaya küsüp eve kapansa da eline hakim olamaz ve evin içinde oyalanmak için bulabildiği küçük kağıtlara notlar yazmaya başlar. Bu durum bir yıl kadar sürer. O sıralarda Stockholm’da yaşayan bir arkadaşına daktilo edilmiş bu Yalnızlıklar dosyasını gönderir.  Bir süre sonra arkadaşı elinde, İsveç’te bulunan bir vakfın sağladığı fon yardımıyla basılan kitaplarla çıkagelir (1993). O an çok sevinen fakat eve geldiğinde kitabın dizgisinin çok kötü olduğunu gören Hasan Ali Toptaş çok üzülür ve kitabın tekrar basılmasına izin vermez. 2002 yılında ise kendi istediği şekilde yeni bir baskı yaptırır.

“Ömrümün geri kalanını roman sanatına vakfetmek istiyorum.” diyecek olan Hasan Ali Toptaş böylelikle Edebiyat Dünyası’na dönmüş olur.


Hasan Ali Toptaş’ı Anlamak

Her ne kadar, “Şiirsel cümle yazma kaygım yok. Şiiri, söz sanatlarının çekirdeği olarak görüyorum.” dese de romantik ve şiirsel cümleler yazdığını kabul etmektedir. Ayrıca bir zamanlar Çiğdem Duru adıyla bir dergiye şiirler yazıp göndermiş ve şiirleri de yayımlanmıştır. Bununla beraber ona Roman Yazan Şair diyenlerin yanı sıra, Doğu’nun Kafkası diyenler de vardır. Bu benzetmeden rahatsız olmakla birlikte Kafka’ya halamın oğlu, Emil Michel Cioran’a ise emmim demekte ve Marquez, Borges, Milan Kundera, Oğuz Atay, Bilge Karasu, Yusuf Atılgan’ı da akrabalarından saymaktadır.

Modernist aynı zamanda Postmodern anlatım biçiminin yazım tekniklerinden de yararlanan çağdaş edebiyatçı, varoluşçu yazar Hasan Ali Toptaş’ın sahicilikle ciddi sorunları vardır. Dış dünyayı olduğu gibi anlatan kalıplaşmış gerçekçi edebiyatın karşısında durur ve düşlerin, masalların, iç dünyanın, bilincin, bilinçaltının kol gezdiği bir dünyayı savunur. Romanlarında rüyalardaki gibi sonsuz bir dünya kurar. Yıldız Ecevit, tek kelimeyle bunu Romantizm olarak açıklar.

Hasan Ali Toptaş’ın romanları başladığı yerde biten (bitiyormuş gibi görünen) ya da başladığı yere dönen yapılarıyla da dikkat çeker. Belki de Mallarme’nin şu sözü bu durumu özetler: “Bir kitap ne başlar, ne biter, olsa olsa öyle görünür.”


Hasan Ali Toptaş’ın Yazı Yazma Süreci

“Yazmak bence bir yalnızlıktan bir yalnızlığa yolculuk. Okuru hesaba katsan da böyle bu, katmasan da. Başka bir deyişle, bir öyküye, bir şiire, bir romana başlarken yalnızsın; bitirdiğinde daha da yalnızsın.” diyen ve çok satmakla, ilgi, övgü, yergi ve ödüllerle çok ilgili olmayan, Türk Edebiyatı’nın geleceğine, Dünya Edebiyatı’na kalacak birkaç isimden biri olan Hasan Ali Toptaş’ı tüm yönleriyle anlayabilmek için; dil ve üslubunu, en büyük çatışma alanı olan yazıyı, yazma sürecini, yazma konusundaki önerilerini ve tavsiyelerini öğrenebilmek için gelin onun sözlerine kulak verelim:

“Ben ne yazacağımı bilmiyorum. Bana sadece romanın duygusu geliyor; net çizgilerle ifade edilemeyen… O duygu üzerine hiç plan program yapmadan, hesaplamadan bir cesaretle, bir cehaletle ‘Ya Allah!’ diyerek ilk cümleyi kuruyorum. Sonra ikinci cümleyi ilk cümleyle işbirliği yaparak kuruyorum. Daha sonra üçüncü cümleyi ilk iki cümleyle iş birliği kurarak devam edip gidiyorum.

Edebiyat Tanrısı’nın varlığına inanan ve halen onun yaptığı jestlerle yazdığını söyleyen Hasan Ali Toptaş, "Kitapların, yazarlar tarafından okura yazılmış birer mektup" olduğunu; posta memurluğundan emekli olduğu halde Denizli’den gelerek kasabada gazoz ve poğaçanın yanında küçük hikaye kitapları da satan Halil Ahmet Amca’nın emekli olmadığı ve o günlerde mektupları okurlara ulaştırmaya devam ettiğini söyler.

Kurguyu ve dünyayı, karakterleri zamanla metnin içinde oluşan iç akılla işbirliği yaparak planlıyorum. Her cümle bitimiyle yol ayrımı oluyor ve ben içlerinden birini seçiyorum. Sözgelimi, Tolstoy günlüklerinde,

“Anna Karenina romanımı yazarken, Anna’nın kocası, Anna’nın sevgilisi ile karşılaştığında onu düelloya davet edeceğini bilmiyordum, çok şaşırdım!” der. Ben bu heyecanı çok önemsiyorum. Bir sonraki bölümde ne yazacağımı ben de merak etmek istiyorum. Bu heyecanı taşımak istiyorum.

Zaten edebiyat aklın menzilinde yapılan bir şey değildir. Aklın menzilinde masa yapılır ancak, makine yapılır, ayakkabı yapılır. Edebiyat, bilgiyle başlanıp sezgiyle yürünen bir yoldur. Bu nedenle, romanlar yazarlarından daha akıllıdır. Milan Kundera, “Romanlarından daha akıllı olduğunu düşünen yazarlar hemen meslek değiştirmelidir.” der.

Edebiyat Tanrısı’nın varlığına inanan ve halen onun yaptığı jestlerle yazdığını söyleyen Hasan Ali Toptaş, "Kitapların, yazarlar tarafından okura yazılmış birer mektup" olduğunu; posta memurluğundan emekli olduğu halde Denizli’den gelerek kasabada gazoz ve poğaçanın yanında küçük hikaye kitapları da satan Halil Ahmet Amca’nın emekli olmadığı ve o günlerde mektupları okurlara ulaştırmaya devam ettiğini söyler.

Yazar olarak ben hikayemin bazı şeylerini bilmiyorum ve bildiğim her şeyi de söylemiyorum. Roman sanatının da bugün geldiği noktada, roman her şeyi işaret parmağıyla göstermez, okura bırakır. Okuyucu kafasında kurar. Özgürdür. Kaldı ki görünmeyeni anlatmak hüner değildir. Bir çeşit kabalıktır, ayıptır. Görünmeyeni sadece görünür kılmak gerekir. Okur en az bizim kadar zekidir. Walter Benjamin: “Açıklama katmadan anlatabilmek, anlatı sanatının yarısı eder.” der.

Ben öncelikli olarak cümlenin ham halini yazıyorum. Daha sonra cümle üzerinde kara işçilik yapmak gerekir. Cümle eksikse kelime eklenmeli, fazlaysa çıkarılmalı… Cümleyi bazen sesli okumak gerekir bazen içinizden… böylelikle hataları görebilirsiniz.

Bunun en kolay yöntemi cümleye düz sorular sormaktır: ‘Sen bana ne diyorsun, ne anlatıyorsun?..’ Yine kendinizin verdiği cevaplarla içinize sinen cümleyi bulabilirsiniz.

Bir başka yöntem olarak yazdıklarınızı mutlaka bir başka göze gösterin. Bazen yazarken göze perde iner ve yazdıklarımıza hâkim olamayız. Eleştirel bir göz her zaman iyidir.

Bu arada, ‘Şu kitabında ne anlatıyorsun?’ sorusuyla karşılaşmak can sıkıcıdır benim için. Anna Karenina’yı yazdığında Tolstoy’a da bu soru sorulmuş ve Tolstoy’un nihai cevabı: Ne anlattığımı anlatabilmek için onu size ilk cümlesinden son cümlesine kadar okumam gerekir.” olmuş.

Edebiyat Tanrısı’nın varlığına inanan ve halen onun yaptığı jestlerle yazdığını söyleyen Hasan Ali Toptaş, "Kitapların, yazarlar tarafından okura yazılmış birer mektup" olduğunu; posta memurluğundan emekli olduğu halde Denizli’den gelerek kasabada gazoz ve poğaçanın yanında küçük hikaye kitapları da satan Halil Ahmet Amca’nın emekli olmadığı ve o günlerde mektupları okurlara ulaştırmaya devam ettiğini söyler.

İlk cümle kadar son cümle de önemlidir ve ben bir cümle yazmanın bir beste yapmak olduğuna inanıyorum. Her cümledeki müzik, metnin tamamındaki genel müzikle alakalı olmalı. Ayrıca ben cümlelerimi kurarken bile isteye bir matematikle yazmak için çaba sarf ediyorum, kafa yoruyorum.

Her yazdığım cümlenin üzerine titreyen bir yazarım. Dili çok önemsiyorum. Dil araçtır derler ama benim için bunun ötesinde bir şey. Sözcüklerin duruşlarını, birbirlerinde yankılanışlarını, renklerin birbirine karışımını tek tek tartıyorum ve saçımı, başımı yola yola yazıyorum.

Bu yüzden de yavaş yazıyorum. Sanırım yazı sürecini uzatma sebebim, yazının içinde rahat ediyor oluşumdan kaynaklanıyor. Hız, yaşarken de kötü, yazarken de… yavaş yazmak lazım. Hız her şeyin değerini azaltıyor.

Edebiyat Tanrısı’nın varlığına inanan ve halen onun yaptığı jestlerle yazdığını söyleyen Hasan Ali Toptaş, "Kitapların, yazarlar tarafından okura yazılmış birer mektup" olduğunu; posta memurluğundan emekli olduğu halde Denizli’den gelerek kasabada gazoz ve poğaçanın yanında küçük hikaye kitapları da satan Halil Ahmet Amca’nın emekli olmadığı ve o günlerde mektupları okurlara ulaştırmaya devam ettiğini söyler.

Yazmak bir anlamda zamana müdahaledir zaten; edebiyatın ezeli reflekslerinden biri de zamanı olabildiğince yavaşlatmak, hatta durdurmaktır. Neredeyse yirmi yıl önce yazdığım bir öykünün adı ‘Zaman Kimi Zaman’dır ve zamanı algılayış şeklim o öyküde bariz bir şekilde ortaya çıkar. Zaten öykü, ‘Zaman hep geleceğe mi akar?’ sorusunu sorar daha ilk cümlede. Ben zamanın sadece akan, geçip giden bir şey olmadığını düşünüyorum. Zaman kaybolmuyor aslında, sürekli bir şeylere dönüşüyor. Bir duvar zamandır aynı anda; onun yapımında emeği olanların zamanlarının, kendi yapılışının, şahit olduğu olayların ve daha bir sürü şeyin zamanlarının toplamıdır.

Edebiyat Tanrısı’nın varlığına inanan ve halen onun yaptığı jestlerle yazdığını söyleyen Hasan Ali Toptaş, "Kitapların, yazarlar tarafından okura yazılmış birer mektup" olduğunu; posta memurluğundan emekli olduğu halde Denizli’den gelerek kasabada gazoz ve poğaçanın yanında küçük hikaye kitapları da satan Halil Ahmet Amca’nın emekli olmadığı ve o günlerde mektupları okurlara ulaştırmaya devam ettiğini söyler.

Yazarken ruh halimiz de cümlelere ister istemez sızar ve asıl özgünlük de budur zaten. Bu konuda rahat bırakın kendinizi. Üslup dediğimiz şey kimi zaaflarımızın tekrarından oluşur ve her metnin kendine özgü bir dili olur. İlk sayfa artık sizin hapishanenizdir. Bu süreçte metin değiştikçe biz de değişiyoruz. Biz onu yazdıkça o da bizi yaşıyor.

Hikayelerimdeki karakterlerin isimlerini oluştururken de rastgele isimler koymamaya çalışıyorum. Ses uyumu olsun diye özene bezene tasarlayıp okurun gözüne sokmamak gerek. Düzenleme için hikayeye göre, kurguya göre isimler oluşturulabilir. Karakterleri oluştururken tanıdığım insanlardan yararlanırım. Çevremizden, geçmişimizden, yaşadığımız toplumdan esinlenerek oluşturabiliyoruz.

Bunun dışında bilinçli olarak oluşturmadığım (bilinç dışı bilinç), üzerinde düşünmediğim isimler oluşturduğum olmuştur.”


Hasan Ali Toptaş’ın Eserlerini Okuma Kılavuzu

Hasan Ali Toptaş’ın kitaplarını okuduğunuzda, “Okudum ama hiçbir şey anlamadım. Ne okudum ben ya!?” deme olasılığınız oldukça fazla. O yüzden aşağıdaki sırayı (kolaydan zora) dikkate almanız da fayda var:

Hasan Ali Toptaş’ın kitaplarını okuduğunuzda, “Okudum ama hiçbir şey anlamadım. Ne okudum ben ya!?” deme olasılığınız oldukça fazla. O yüzden aşağıdaki sırayı (kolaydan zora) dikkate almanız da fayda var:

1- Harfler ve Notalar (Deneme, 2007): Yazarı tanımak için okunması gereken ve yazarın dünyayı nasıl algıladığının izleri olan deneme kitabı. Milliyet Sanat dergisi için yazılan aylık yazılardan oluşur. “Edebiyatın eşiğindeki gençler için,  kapalı olan zihin gözeneklerine üfleyici, ufuk açıcı yazılar. İyi ki de yazmışım.” diyen Hasan Ali Toptaş’ın yirmi sekiz (28) denemesini topladığı ve okuma zevkine, yazma serüvenine, poetikasına, hayatına, anılarına ve farklı konularda birçok düşüncesine ışık tutması bakımından önemlidir.

2- Ben Bir gürgen Dalıyım (Çocuk Romanı, 1997)

3- Geçmiş Şimdi Gelecek (Öykü, 2016): Acemilik dönemlerinde yazdığı Bir Gülüşün Kimliği ve Yoklar Fısıltısı adlı ilk iki öykü kitaplarından seçtiği öykülerden oluşur.

4- Yalnızlıklar (Şiirsel metin, 1993): Hasan Ali Toptaş, “Yazarken şiir yazıyorum diye yazmadım.” dediği ama manzum bir eser olarak değerlendirebilecek bu kitabı, önce Hollanda da daha sonra da Türkiye’de tek kişilik oyun olarak sahnelenmiştir.

 “Yalnızlık alıp karşına kendini, öteki kendinlerle konuşmaktır.”

5- Heba (Roman, 2013)

Ödül: Sedat Simavi Edebiyat Ödülü (2013)

6- Kuşlar Yasına Gider (Roman, 2016): Otobiyografik bir roman gibi görünse de yazar bunun böyle olmadığını kesin bir dille söylüyor. Bu arada yazar ile tanışmak için ilk bu roman okunabilir.

Ödül: En iyi kitap (2016)

Hasan Ali Toptaş’ın kitaplarını okuduğunuzda, “Okudum ama hiçbir şey anlamadım. Ne okudum ben ya!?” deme olasılığınız oldukça fazla. O yüzden aşağıdaki sırayı (kolaydan zora) dikkate almanız da fayda var:

7- Gecenin Gecesi (Öykü, 2017): Yazarın yaklaşık on sekiz (18) yıllık bir zamanda (en eskisi 1998, en yenisi 2017 yılına ait) yazdığı öykülerden oluşur. Bunların içerisinde 2000 yılında yazdığı ‘Yatak’ adlı öyküsünü çok sevdiğini belirtmiştir.

8- Ölü Zaman Gezginleri (Öykü, 1993)

Ödül: Çankaya Belediyesi ve Damar Dergisi’nin düzenlediği ilkbahar öykü ödülü yarışmasında birincilik ödülü (1993)

9- Gölgesizler (Roman, 1993): Hasan Ali Toptaş’ın şahikası sayılan ve Postmodern özellik gösteren ilk romanı olması bakımından önemlidir. Roman, Ümit Ünal imzasıyla beyaz perdeye de aktarılmıştır.

Ödül: Yunus Nadi Roman Ödülü (1994)

Hasan Ali Toptaş’ın kitaplarını okuduğunuzda, “Okudum ama hiçbir şey anlamadım. Ne okudum ben ya!?” deme olasılığınız oldukça fazla. O yüzden aşağıdaki sırayı (kolaydan zora) dikkate almanız da fayda var:

10- Sonsuzluğa Nokta (Roman, 1993): Kültür Bakanlığı’nın düzenlemiş olduğu yarışmanın seçici kurulunda bulunan Prof. Dr. Yıldız Ecevit, bir solukta okuduktan sonra, “İşte gerçek bir roman sanatçısı” demiştir.

Ödül: Kültür Bakanlığı Mansiyon Ödülü (1992)

11- Kayıp Hayaller (Roman, 1996)

12- Uykuların Doğusu (Roman, 2005): Eleştirinin büyük ustası Semih Gümüş’ün, “Tanımlanması olanaksız bir roman” diye tarif ettiği, kurgusu bakımından dairevi bir şekil meydana getiren ve asla bitmeyecekmiş hissi veren bir romandır. Roman, yarım cümleyle (…sendeleye sendeleye, ürkek) başlar ve yarım cümleyle (…bir gölge gibi masaya doğru yürüdüm) biter. Bu şekliyle bir daire çizerek sonsuza kadar akıp gider.

Ödül: Orhan Kemal Roman Armağanı (2006)

13- Bin Hüzünlü Haz (Roman, 1998): Kesin bir dille söylenebilir ki Hasan Ali Toptaş’ın okunması, anlaşılması en zor kitabı budur. Bunu yazarın kendi sözlerinden de anlayabilirsiniz:

“Nereden aklıma esti de yazdım bilmiyorum. Ne yaptığımı da bilmiyordum. Vecd halindeydim yazarken. Deneysel bir şeydi. Yazarken en keyif aldığım romanım bu.  Dolma kalemi tutan parmak uçlarım, kendi kurduğum cümlelerden doğan hazzın elime, dirseklerime, koluma doğru yükseldiği ve aldığım haz yüzünden uyuşukluk hissettiğimi hatırlıyorum.”

Roman; arama, var olma ve var etmenin temel sorun edildiği, kendi yokluğunda var olmaya çalışan bir kahramanın çevresinde gelişen fantastik/grotesk hikayelerden oluşur.

Ödül: Cevdet Kudret Roman Ödülü (1999), Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi öğrencileri yılın en iyi romanı (2000)


Hasan Ali Toptaş’ın Başucu Kitapları:

Hasan Ali Toptaş, ‘Ne okumalıyız?’ sorusuna, “Elbette seçici olacağız. Beğenmediğimiz kitabı ilk sayfasında bile bırakabiliriz. Hayat o kadar uzun değil.” diye cevap vermiştir.

“Hayatım inişli çıkışlı ve darmadağınık olduğu için kütüphanem iki defa yok oldu. Öyle sağlıklı bir kütüphanem yok.” diyen Hasan Ali Toptaş’ın kütüphanesinde mutlaka olması gereken ve olmazsa huzursuz olacağını söylediği, sık sık dönüp okuduğu bazı yazarlar ve başucu kitapları şunlardır:

Umberto Eco: Anlatı Ormanlarında Altı Gezinti; Italo Calvino: Amerika Dersleri; Hausa Distosi: Sancının Dili; Gabriel Garcia Marquez: Boğularak Ölenlerin En Yakışıklısı; Borges: Yolları Çatallanan Bahçe, Yedi Gece; Carlos Fuentes: Aura; Kafka: Kanun Önünde, İmparatorun Haberi, Ceza Sömürgesi, Kovalı Süvari, Çiftlik Kapısına Vuruş, Avcı Gracchus; Milan Kundera: Yavaşlık, Roman Sanatı; Gustav Janouch: Kafka ile Konuşmalar; Marcel Proust; Tirstram Shandy.

Hasan Ali Toptaş’ın kitaplarını okuduğunuzda, “Okudum ama hiçbir şey anlamadım. Ne okudum ben ya!?” deme olasılığınız oldukça fazla. O yüzden aşağıdaki sırayı (kolaydan zora) dikkate almanız da fayda var:


Son deyiş

Kırk yılı aşkın süredir yazan, birçok ödül alan ve kitapları birçok dile çevrilen Cümle Mühendisi, Sözlerin Efendisi, Kelimelerin Üstadı…’ Hasan Ali Toptaş’ı bir cehaletle anlamaya ve anlatmaya çalıştım. Hani hep, ‘Kıymetini bilemedik’ ya da ‘Öldükten sonra değeri anlaşıldı’ deriz ya, işte şimdi ‘iyi ki varsın’ demenin tam zamanı.

“İyi ki varsın, Halil Ahmet Amca!”

Maalesef yine geç kaldık! 🙁

Ayvaz Altun

En Son 3 Yazısı Aşağıdadır . . . (Tüm Yazılarını Görüntüle)

Share

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here