Cafe Marmara’da Bomba Patladı

0
Cafe Marmara’da Bomba Patladı
Cafe Marmara’da Bomba Patladı

(1994 – Taksim’de The Marmara Oteli’nin girişindeki Cafe Marmara’da bomba patladı; Sinema eleştirmeni Cüneyt Cebenoyan’ın ablası arkeolog Yasemin Cebenoyan öldü; yazar ve sinema eleştirmeni Onat Kutlar ağır yaralandı, ancak O da 11 Ocak 1995’te yaşamını yitirdi.)

                      (The Marmara Hotel Taksim)

Hepimiz 1994 yılın da Taksim’de The Marmara Oteli’nin girişindeki Cafe Marmara’da bomba patlaması sırasında Sinema eleştirmeni Cüneyt Cebenoyan’ın ablası Arkeolog Yasemin Cebenoyan’ın öldüğünü yazar ve sinema eleştirmeni Onat Kutlar’ın ağır yaralandığını ancak onun da 11 Ocak 1995’te yaşamını yitirdiğini duymuşuzdur. Halkın bu haberi duyduktan sonra ki ilk merak ettikleri sırasın da, ben de dahil The Marmara Otelini’nin girişindeki Cafe Marmarayı merak etmişizdir. Sizlere patlama olayını anlatmadan önce The Marmara otelinin girişindeki Cafe Marmara’yı anlatmak istiyorum. Sizlerin otel ve cafe hakkında kafanızda soru işaretlerinin kalmasını istemiyorum.                                    

The Marmara Hotel Kimindir?

Burdur 1932 doğumlu Oğuz GÜRSEL  işadamı’nın kurduğu “Kiska Holding” şirketinin sahibi olduğu “The Marmara Hotels and Residances” yüzde yüz Türkiye sermayeli sayılabilir.

Onlarca katlı bu binanın sahibi olan Oğuz GÜRSEL, Kiska Holding’i 1960’da kurmuştur ve o günden bu yana inşaat işleriyle şirketini büyümüştür. Irak, Rusya ve Amerika’da da faaliyet gösteren Oğuz GÜRSEL çok azimli olması ve sabırlı olmasıyla tanınmaktadır. Uzunca bir süre ralli (etaplardan oluşan, dağ veya orman yollarında yapılan otomobil yarışlarıdır) ile uğraşmıştır ve “kross” (kır koşusu) dalında birincilikleri bulunmaktadır.

The Marmara grubu Kiska holding’e aitse de ondan bağımsız olarak çalışmaktadır ve başında ise “Serdar Alp TURAN” bulunmaktadır. Kendisi 9 Eylül Turizm Otelcilik Mezunudur. Divan, Sheraton gibi otellerde üst düzey yöneticilik görevleri tecrübe etmiştir.

Şu anda Pendik, Şişli, Suadiye, Çamlıca, Taksim, Antalya, Bodrum’da yarı otel yarı residance “Marmara Oteller” bulunmaktadır. Hatta Manhattan’da bile Marmara bulunmaktadır. Tüm mülkler başkalarıyla ortak olunmaksızın doğrudan Kiska Holding’e aittir. Öyle ki bu Holding şu anda Gürsel ailesini Türkiye’nin en zengin 100 ailesi içine sokmaktadır.

 

1994-Taksim’de The Marmara Oteli’nin girişindeki Cafe Marmara’da bomba patladı; Sinema eleştirmeni Cüneyt Cebenoyan’ın ablası arkeolog Yasemin Cebenoyan öldü; yazar ve sinema eleştirmeni Onat Kutlar ağır yaralandı, ancak O da 11 Ocak 1995’te yaşamını yitirdi.)

 

İstanbul Taksim’de The Marmara Oteli’nin girişindeki Cafe Marmara’da bomba patlaması olayı;

O Gün Ne Olmuştu?

 

Yasemin CEBENOYAN’ın 37. yaş günün’den bir gün sonra arkadaşı ile buluşmak üzere gittiği The Marmara’da patlayan bomba Yasemin CEBENOYAN’ın yaşamına son vermiştir. Birkaç masa ötede oturan Onat KUTLAR da yıl dönümlerini kutlamak için beklediği eşi Filiz’i bir daha görememiştir.

 

 

 

1994 yılbaşına bir gün kala saat 18.45’de Taksim’de patlayan bir bomba Arkeolog Rehber Yasemin CEBENOYAN ile yazar Onat KUTLAR‘ın ölümüne neden olmuştur.

The Marmara Oteli’nin girişinde bulunan Opera Pastanesi’nde meydana gelen patlamada, ağır yaralanan CEBENOYAN, hastaneye kaldırılırken yaşamını yitirdi. Üç kişi de ağır yaralandı. Yaralılardan biri de yazar KUTLAR’dı. KUTLAR, kaldırıldığı hastanede 11 Ocak 1995’te yaşamını yitirdi.

Öldüğünde 37. yaşına gireli daha bir gün olan CEBENOYAN, bir arkadaşıyla buluşmak üzere o gün Opera Pastanesi’ndeydi. O sırada pastane’nin vestiyeri’ne bırakılan paltonun içindeki bomba patladı. Oturduğu masadan kalkamadı. Birkaç masa ötesindeki KUTLAR da bel kemiğinden yaralanmıştı.

Yasemin CEBENOYAN’ın olay yerinde, Onat KUTLAR’ın 11 gün sonra hastanede ölümlerine yol açan bombalama olayını bugün de lanetliyor; ülkemizdeki sinema yazınının öncülerinden, meslek büyüğümüz sevgili Onat KUTLAR’ı ve pırıl pırıl genç bir aydınımız olan Yasemin CEBENOYAN’ı, alçakça saldırının yıl dönümünde bir kez daha saygıyla, sevgiyle, özlemle anıyoruz.

30 Aralık 1994’te İstanbul-Taksim’deki The Marmara Otel’in pastanesi’nde patlayan bomba, yazar-şair Onat KUTLAR’ın ve Arkeolog Yasemin CEBENOYAN’ın aramızdan ayrılmalarına yol açtığını biliyoruz gelin bir de iki isim üzerinde durduğumuz insanları tanıyalım. Tanıyalım ki bu patlamaya sebebiyet veren insanlara bir kez daha ne kadar insanlıktan yoksun bir karakter olduklarını görelim. Allah’ın verdiği canı haklı bir sebep yokken kıymalarını göz ardı etmeyelim. Kur’an-ı Kerim de Nisa:93.’ü suresinde “Kim bir mümini kasten öldürürse, onun cezası, içinde devamlı kalacağı cehennemdir. Allah ona gazap etmiş, lânetlemiş ve büyük bir azap hazırlamıştır.” diye buyurur.

 

Yasemin CEBENOYAN Kimdir?

 

Şimdi sizlere benim bile okurken tüylerimin diken diken olduğu Yasemin CEBONOYAN’ın  en yakın arkadaşı Emine ÇAYKARA’NIN CEBENOYAN’ın ölümünden sonra yazdığı yazıyı yazmak istiyorum. Ben eminim ki Emine ÇAYKARA’nın yazısını okuduktan sonra gözünüzden bir damla da olsa yaş akıcaktır.

Emine ÇAYKARA’nın Yazısı;

İnsan bazen o kadar üzülür, o kadar şaşırır ki nutku tutulur, belki de şok eden o olayı aklı hafızası almadığı, o çok değer verdiğiyle birleştirmediği için kendini ve sevdiğini korumaya alır; sadece birlikte yaşanan, sırlarla sakladıklarını hatırlar. Dokunduramaz o sahneyi ona, oysa ona en çok dokunan kişidir bunu yaşamış olan.

Yasemin, benim en yakın arkadaşımdı. 29 Aralık’da doğum gününü kutladığı günün ertesinde 30 Aralık 1994’de The Marmara’daki korkunç patlamayla hayatını kaybetti. O sırada gazeteciydim, Tempo’da 8. Gün başlığı ile, haftalık iç ve dış siyaseti 10 sayfada özetleyen bölümü hazırlıyordum; insanın başına gelebilecek en kötü şeylerden birinin en sevdiği arkadaşının ölüm haberini yazmak olduğunu anladım. Kısa ve öz, o bölümün kuralı gereği. Garip, tuhaf. Yasemin’le ilgili annesinin önayak olması ile çıkan kitap neden ile, bundan 18 yıl önce, 3 Ocak 1996’da bir yazı daha yazdım. Dergi yönetimi, pastane’de annesiyle babası onu anarken, ben de o masaya oturup fotoğraf çektirirsem yazı yayınlanabilir dedi, o masaya oturdum ve kanırtarak,(Bir sonuç elde etmek, herhangi bir şey ortaya koymak için güç harcayarak yapılan etkinlik, çalışma) yangınlarla bir yazı çıktı.

 

  Soldaki çift  Yasemin’in annesi ile babası. Sağda ki bayan ise en yakın arkadaşı Emine ÇAYKARA

Bazı insanlar o kadar özgün, o kadar sahicidir’ler ki ruhunuza işler, işlemek bir yana ruhunuzun bir parçası olur; geniş bir alanı kaplayan ada gibidirler. Kaybetseniz de oradadırlar. Sesleri, izleri, ruhlarını aramayı sürdürürsünüz,. Sanki o hala bir yerlerdeymiş gibi. Yıllarca İstiklal Caddesi’nde yürürken Yasemin’e benzetip bir çok kişinin peşine düştüm, onun hayatla dalga geçen tatlı kahkasını başka kişilerde yakalamaya çalıştım, en küçük bir benzerlik, bir ses hep içimdeki Yasemin’i diriltmeye hazır bekledi. Yasemin, yumuşacık bir üslupla koca bir sevgi, kendi kendinle ve hayatla insani bir dalga geçişti.

Belki de başına geleni kabul edemediğimden ya da o konudan bahsetmeden yazamayacağımdan bir daha da Yasemin’i yazamadım. Ailelerimiz birleşti, evimiz evi oldu, onu hiç unutmadan acılara acılar katarak, onun kahkası ile bu yalan dünyada var olmaya çalıştık. Geçen gün kitapların arasında ne zamana ait olduğunu hatırlamadığım bir postit’e tükenmez kalemle yaptığım resmini buldum. Dedim ki, bu 1996 tarihli yazıyla hem kendi kendime, hem de onunla konuşayım ve doğum gününü anayım.

Yasemin… Geleceğimizden koparılmış bir çiçek…

Tam bir yıl önce, bu masada, saat altıyı on geçe…

Tam bu masada, sen simsiyah elbisen, olanca güzelliğin ve asalatin ile, yavaş yavaş kahveni yudumluyorsun. Elinde de sigaran… Bir gün önce doğum gününü kutlamış, bir gün sonra gelecek yeni yıla hazırlanıyorsun.

30 Aralık 1994. The Marmara Oteli’nin pastanesinde piyanoya yakın bir masadasın. Şimdi seninle bütünleşmiş, seni hatırlatıyor, adın demir bir levhayla masaya kazınmış. 

(Kim bilir 19 yıl içinde kimler oturdu burada? Senin hiç hoşuna gitmeyecek, hız çağındayız artık. Cep telefonları insanların önünü görmez etti. Baktılar mı o levhaya? Neden burada, kim acaba dediler mi?)

Bizim için o masa çok özel. Annen sık sık gelip burada oturuyor. O uğursuz gün seni önce cam kenarına oturtmuşlar, sen ısrarla bu masada oturmak istiyorum demişsin. Hem de kısa bir süre önce. Bu mekânı çok sevdiğin halde nedense o gün istememişsin burada buluşmayı. Evden de çıkmak istememişsin. (Arkadaşını kırmamak için annene evde yok bile dedirtmiş’sin, sonra ısrara dayanamamış’sın.)

Bir anda bir patlama. Her şey kararıyor. Bizim ve senin için tam anlamıyla karanlık. Koşuşturmaca, panik… Salon bir anda boşalıyor. Sen, orada ve  yalnızsın… Hatırlamak istemediğim bir an; kafan düşmüş (Şah damarına gelmiş o lanet bomba). Füsun AKATLI, unuttuğu gazeteleri almak için geri dönüyor, seni görüyor: ‘Çaresizlikle bir adım attım siyahlı kıza doğru.’ (Siyahlı kız, bir gün önce doğum gününü kutladığı, yepyeni elbisesini o gün de giymek istemiş, her zamanki gibi çok güzel. Naif ve düşünceliydi demişti, o sırada orada olan gazeteci arkadaşım, çok sonraları.)

Bağırıyor: ‘Burada biri var!’

Yaklaşıyor. Cesaret edemiyor dokunmaya, yaralı olduğunu umud ediyor. Birisi bağırıyor: ‘Çabuk bir ambulans çağırın, hayır taksi!

Taksi çağrılıyor. Seninle hep arabaların, kaldırımın iki yanına park etmesinden şikayet ettiğimiz, trafiğine kızdığımız Sıraselviler’de ilerliyorsun. Hasta biri olsa bu sıkışıklıkta hastaneye ulaşamaz diye dert yandığımız caddedesin, arabanın içinde. .. Taksim İlk yardım Hastanesi’ne getiriliyorsun.

Ben, akşam dokuz suları servisteyim. Otobüste cızırtılı radyodan arada ‘Yasemin’ adı tekrarlanıyor. Tam duyamıyorum ama garip bir psikoloji esir alıyor. Evde mesajlar buluyorum: ‘Gelince mutlaka ara, bir şey duydum’, bir sürü bu ve benzeri cümleler… Arıyor ve öğreniyorum. (Duyuyorum, duymuyorum, inanmak istemiyorum.) Doğru olmasın, olmayabilir. Televizyonu açıyorum. Aynı haber. Evden hızla çıkıp soluğu The Marmara’da alıyorum. (Görüntü berbat: Harabe, karmaşa, suskunluk, şok) Kapıda adını söylettiriyorlar, sonra karşımda başları öne eğik duruyorlar.

Hastane yolunu tutuyorum. (Senin taksiye yatırılmış geçtiğin yerde hızlı adımlarla yürüyorum) Kafamda ‘olamaz’, ‘doğru olmasın’, ‘nasıl olur’… (Hastaneye giremiyorum, babamın ölümünde görmemi engelleyen ailemin etkisiyle morg’ta seni ziyaret edemiyorum, sonradan çok pişman olacağım.)

Ertesi gün, daha ertesi gün, daha daha ertesi gün. Gazetelerde hep patlamanın ve Onat KUTLAR’ın yaralandığına dair haberler. (Onat Kutlar, eşi Filiz Kutlar ile buluşmak için pastanede. Sen, doğum günü hediyeni vermek isteyen arkadaşın Beyza’yla buluşmak için. Beyza geç geliyor, sen, patlamadan beş dakika önce masanı değiştiriyorsun. Deniz Demir adlı PKK militanının koyduğu bomba patlar patlamaz sen, 11 gün sonra da Onat KUTLAR hayata veda ediyor.) Sen, hepimizin biricik Yasemin’isin ve sürekli okuduğun Cumhuriyet Gazetesi’nde bile çifte standart. Adını satır aralarında arıyorum. İnsanın bu ülkede değerinin olmadığı gerçeği bir kere daha ve çok acıtarak anlaşılıyor. İBDA-C’nin o zamanki yayın organı Taraf dergisinde ‘Onat Kutlar ve Yahudi Yasemin CEBENOYAN’ı katlettik’ yazıyor. Bir ‘yan’ ekini, hiç bir araştırmaya gerek duymadan Yahudilikle özdeşleştirip işi bitiriyorlar. (Değişen bir şey yok, burası ön yargı sarhoşu hâlâ, sevgisiz, bıraktığın gibi…) Üstelik ‘yan’ eki bilindiği gibi Ermenilere özgü. Sana sormuştum kelime anlamını, sen ‘cebe zırh demek, noyan da savaşçı; eski Türklerden kalma bir kelime’ demiştin. Ah! Kelimelerin gerçek anlamını dil bilimci titizliğiyle deşmeyi, geldikleri yerleri, bağlantılarını araştırmayı ne de çok severdin. Amatör dil bilimci denebilirdi senin için. Eski Yunanca’dan, Latince’den gelen bilgiler ile uğraşır, Osmanlıca kelimeleri de çözmeye çalışırdın (Kalkanlar, savaşlarla dolu Eski Yunanca dersini öğrenmeyi reddeden beynimi zorla ikna etmiştin de sayende geçebilmiştim. Yine senin sayende Efes Müzesi’ne stajyer olarak gitmiş, birlikte kahkahası bol ne çok anı biriktirmiştik, saklıyorum hepsini.)

                   “Sen ve sevgisizlik. Sen ve vahşet. Sen ve kendini beğenmişlik. Sen ve cinayet.                                                                                                          İmkansız  birliktelikler….”

Sen ve sevgisizlik. Sen ve vahşet. Sen ve kendini beğenmişlik. Sen ve cinayet. İmkansız birliktelikler…. İnsanların içi boş birtakım değerlerin arkasına gizlenmelerine güler geçerdin. Kendinle alay eder, gülerdin; kendinle barışıktın. Her anı adeta çok özelmiş gibi yaşardın. Nazım HİKMET’in ‘Yaşamak şakaya gelmez, büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın, bir sincap gibi mesela, yani yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden, yani bütün işin gücün yaşamak olacak’ diye başlayan şiirindeki gibi. Abartısız, olanca samimiyeti, doğallığı ve sahiciliği içinde. Bugünkü düzene, bu dünyaya ait değildin (Kesinlikle eminim, değildin). Sevginin olmadığı yerde sen yoktun. ‘Molla’yım ben’ derdin, yavaşlığınla ilgili. (Dünyanın hızına, koşturmacasına karşı çıkıp anı yaşarken. ‘Lodosçuyum’ da derdin, Lodosçu, senden bana kalan sözlerden.)  Sürekli yeni şeyler öğrenmek, bilgini artırmak, sonra da bunları paylaşmak…. Bu bilgileri başka insanlara bilgiçlik taslamak için asla kullanmazdın. Seni sen yapan, tamamlayan yanlarındı bir şeyler öğrenmek, var olan her şeyi sevmek. Bitkileri, ağaçları, çiçekleri… Böcekler dışında! Çanakkale’de yangın çıktığında ne kadar da üzülmüş, ormanlar, ağaçlar yok oluyor diye uzun uzun nasıl da anlatmıştın. (Bilsen ne yangınlar çıktı yirmi yılda.)  Sokaktaki hayvanları beslemek herkesin yapması gereken bir işti senin için. Hayvanlara zarar veren çocuklara hayvanları sevmeye öğretirdin. Kapının önünde beslediğin kedin, ‘Çeyrek’ adını taktığın, sesini duyar duymaz dördüncü katın altına gelen, seni bekleyen Çeyrek ve onun çocuğu. Şimdi baban onları beslemeyi sürdürüyor, şişman, pofuduk kediler olmuşlar.

Önce Fransız Filolojisi, ardından Arkeoloji, ardından Turizm mastırı yapmıştın. Seni özel yapan sadece kültürel birikimin, dünyaya gözünü açıp yeni şeyler öğrenme isteğin değildi. Bütün bu birikimin olmasa da özeldin. (Bulunduğu her ortamda herkesin hayatına dokunandın.) Bugünkü dünyada hemen her gün duyduğumuz ‘birbirinizi sevin, sevmek çok güzel’ gibi içi boşaltılmış sevgi insanlarından değil, ruhuna işlenmişler’dendin. Saf, çıkarsız, karşındakini olduğu gibi kabule eden gerçek sevgi insanıydın. Özgün’dün, giyiminden hayata bakışına, hayatı yaşayışına kadar… ‘09:00-18:00 arası işe koşturanlar nasıl yaşıyorlar? Bu, insanca değil’ diyordun. (Haklıydın, insanca değildi ama düzen böyle işliyordu, insanı öğüterek, birbirine düşürerek, kendine zaman tanımayarak.)

    (Yasemin, kardeşi Cüneyt’le oyun oynuyor. Depremde hayatını kaybeden anne ve babasıyla                 meşhur Yalova Yüksel Sitesi’nin balkonunda;. O feci gün yeğeni Ali de onlarla beraberdi.)

Çok şey seni hatırlatmaya yetiyor. Küçük, sıradan olaylar dahi. Hemen muzip gülüşmelerimiz geliyor aklıma, bir bakış yeterdi seninle birbirimizi ve çevremizi anlamaya. Ben artık bundan mahrumum.

Bir hafta önce seninle Yakup’a yemeğe gitmiştik, ben seni zorla evden çıkarıyorum, bilmem hangi kanalda kuantum fiziğine (moleküler, atomik, nükleer ve hatta çok daha küçük mikroskobik düzeyde madde ve enerji davranışları üzerine kurulu çalışmalardır. 20. yüzyılın başlarında, makroskobik nesneleri yöneten yasaların, mikro boyutlarda aynı işleve sahip olmadığı tespit edilmiştir)  rastlamış, kendini öğrenmeye kaptırmışsın. ‘Evden çıkmak zor, Mollayım ya ben’ diyorsun. Gelip seni alıyorum ve ayın tam 24’ü. Çıkışta, St. Antoine’daki ayine göz atmayı öneriyorsun, içeri girip çıkıyoruz. Ayrılıyoruz. Bu, seni son görüşüm. Telefonda 29 Aralık’ta doğum gününü kutluyorum. Hediyen hazır; seveceğinden emin olduğum Tarih ve Arkeoloji ile ilgili iki kitabın paketi evde duruyor. Görüşeceğiz ya yeni yılda ya da birkaç gün sonra…

Seni unutmak imkansız. Annen odanı olduğu gibi tutuyor; o gün içtiğin kahve fincanın, içinde kurumuş kahveler, kültablan, içinde iki izmarit. O günden sonra teslim edilmiş parçalanmış çantan. Kitapların, telefonun. İçeride bir huzur…

Baban, doğum gününde giydiği ceketin cebinde senin son muzipliklerini bulmuş; keçi boynuzu ve dut kuruları. ‘Yasemin’in eli değmiş bunlara’ diyor, saklıyor. Annen ve baban için yaşam artık çok tekdüze. Sanırım, hayır eminim insanın hayatta yaşayacağı en büyük acı çocuğunu kaybetmek. Annen, aklını korumak için sürekli şiirler yazıyor. Füsun AKATLI’nın çok güzel tanımladığı gibi çığlık-şiirler bunlar: ‘Boğazınıza bir yumruk tıkanarak bir annenin dramını içinizde duyacağınız…’

                                   Adı: Yasemin; geleceğimizden kopartılmış bir çiçek.

Burada yaşam sürüyor. Seni göremesek de bizimlesin. Görmeden sevgiye alışmaya çalışıyoruz, zor olsa da. Çaresiziz. Ölümünün birinci yılında annenin şiirleri, dostlarının, hocalarının yazdıkları ve basında çıkan yazılardan bir kitap hazırlandı. Adı: Yasemin; geleceğimizden kopartılmış bir çiçek. Kitabın geliri Sokak Çocukları Derneği’ne gidecek. Hani, sokakta konuştuğumuz ve ne yapabiliriz  diye düşündüğümüz tinerci çocuklara. Hatta en son birisinin amcasını bulmak için harekata geçmiştik de, çocuğun söyledikleri gerçek çıkmamıştı hani. (Çığlık şiirler yazan annen ve senin özleminle yanan baban ve biz senin için The Marmara’da anma günü yaptığımız gün, 30 Aralık 1997’de doğan, kardeşin Cüneyt ile Ayşegül’ün biricik oğlu Ali, 17 Ağustos depreminde, Yalova’daki Yüksel Sitesi’ndeki evinizdeydiler, yanına geldiler. Cüneyt ve Ayşegül acılarla, küllerinden yeniden doğdular, Elif’le birlikte. )

Yunus Emre’nin şu dizeleri her zaman tüylerimi ürpertir: Yalancı dünyaya konup göçenler/ne söylerler ne bir haber verirler.

Burası daha yalancı bir dünya, biliyor musun. Değişen bir şey yok. Çıkar ilişkileri, düzeysizlik, seviyesizlik, bilgisizlik, insana değer verilmemesi sürüp gidiyor. Sen bu dünyaya anlam katıyordun; onlarsa bunu bilmiyorlardı. Ne yazık!…

Emine Çaykara   

 

Yasemin CEBENOYAN’ın kardeşi Cüneyt CEBONAYAN’la Yapılan söyleşi;

Hayatında üç büyük kırılma var  Cüneyt CEBENOYAN. Hapishane, kızkardeşin Yasemin’in ölümü, oğlun Ali ile Anne ve Babanı kaybettiğin deprem. Yasemin CEBENOYAN’ın ölümü sonrası bir 30 Aralık değil her gün içinin sızladığına eminim. 

Cüneyt Cebenoyan, “ O kadar karmaşık süreçler ki bunlar… İnsanın başından geçen kötü hadiseler olarak görülmesi çok yetersiz kalır. Bunlar insanı başka birine dönüştüren, hayatı boyunca takip eden, diğer insanlarla ilişkilerine temelden etki eden, hatta başkalarıyla kurduğu ilişkileri belirleyen olaylar. İnsanın hayatında kocaman kopuşlara, parçalanmalara, dağılmalara neden olan olaylar. O kadar dağıldım ki aslında “noktaları birleştirin” tarzı bir şeye dönüştüm diye düşünüyorum. Bir şekil var ama noktalar arasındaki bağ neredeyse kopmuş, yok olmuş gibi hissediyorum bazen…” diyor. 
 
Yasemin ile birlikte büyümüşler. Yasemin ondan üç yaş büyükmüş. CEBENOYAN’ın bir de abisi var. Abisi ile yaş farkı yedi imiş: “Abim hem bir dönem yatılı okuduğu, hem de yaş farkımız büyük olduğu için ilişkimiz daha gevşekti onunla.” 

Ama Yasemin başkaydı diye belirtiyor: “Çocukken kedi köpek gibiydik işin doğrusu. Çok kavga ederdik ama çok da eğlenirdik. Aşk/nefret ilişkisiydi. O Saint Benoit’da okudu, ben Sankt Georg’da. İkimiz de sınıfta kaldık lisede. Ama üniversiteye girdik. Yasemin, iki üniversite bitirdi hatta. Hem Fransız Dili ve Edebiyatı hem de Arkeoloji.” 

Yasemin, üniversitede kalmayı denemiş ama kadro çıkmamış bir türlü. Kazılara gidiyormuş yazları ama arkeolog olmak için kadro gerekiyormuş. Rehber olmuş. “Satış yapmayan” kendine özgü bir rehber! Zaten o kadar meleksi bir insana dönüşmüştü ki…” diyor Cebenoyan… 

O bir lodosçuydu… ‘

Lodos estikten sonra sahile inip, denizin kıyıya sürüklediği değerli şeyleri toplayan kişilere ‘lodosçu’ deniyormuş. CEBENOYAN: “Biz bu meslekle bir televizyon programında karşılaşınca, idealimizdeki yaşam tarzının, kariyer çizgisinin bu olduğuna karar verdik! Ve hayali örgütümüzü, yani Lodos Partisi’ni kurduk. Nerede bir eksantrik görsek, onun bir lodosçu olup olmadığını değerlendirirdik. Bir tür sevimli kaybedenlik durumu denebilir. Ya da tutunamayan. Oğuz ATAY’ın “Tutunamayanlar” kitabındaki tanımdan çok farklı değil. Ama kitabı okumadan varmıştık bu fikre. Her şey eğlenmek için uydurulmuş bir fanteziydi tabii ki.” 

Birlikte yaşayan insanlara özgü bir iletişimleri varmış. Sadece onların komik bulduğu şeyler. Ve bakışmak yetermiş anlaşmalarına. 

O karanlık günü anımsayınca, Cebenoyan, annesinin kendisini hiç affedemediğini söylüyor. Yasemin, telefon çalarsa “Yasemin müsait değil de” demiş annesine. Ama yalan söylemeyi beceremeyen annesi telefonu Yasemin’e vermiş. O da, “hayır” demeyi beceremeyip, davete icabet etmiş ve Opera Pastanesi’ne gitmiş, The Marmara’daki… 

CEBENOYAN: “Tabii ki kendine gelemedi annem yıllarca. Oğlum doğdu Yasemin’in üçüncü ölüm yıldönümünde, 30 Aralık 1997’de. Annem ve babam Yasemin’i anma törenindeyken biz hastanede, doğumdaydık. Garip bir tesadüf. Ama Ali’nin gelişi bile bir yıl kadar annemi pek etkilemedi, depresyondan çıkamadı. Tam yeniden hayata bağlanıyordu ki, bu kez depreme yakalandılar…” 

Yasemin’in siyasi görüşünü merak ediyorum… “Her zaman solcu oldu hayatı boyunca ama siyasetle yakından ilgili değildi. Kalbi hep ezilenlerden, yoksullardan, kaybedenlerden yana oldu. Üniversitede çok farklı sınıfsal ve kültürel kökenlerden gelen, kendisi gibi ayrıcalıklı okullarda okumamış öğrencilerle okudu ve onların koruyucu meleğine dönüştü. Fransızcalarına yardım ettiği arkadaşlarından hediyeler gelirdi. Diyarbakır karpuzları, heybeler…” diyor. 

Söyleşimizin sonunda söyledikleri ise içimi buruyor bir kez daha: “Ben onun “lan oğlum lümbül”üydüm. Lümbül, Patrice Lumumba’dan türemiş bir isim, uzun hikaye… Babam, “Lumumba” dermiş bana falan… Kabullenemedim galiba hala Yasemin’in ölümünü. Dilim o kadar çok sürçer ki, sevdiğim başka kişilere “Yasemin” diyiveririm.”

 

 

Onat KUTLAR Kimdir?

Onat KUTLAR Hayatı-Biyografisi;

 

ONAT KUTLAR 

Onat KUTLAR: Türk şair, yazar, düşünce adamı.

Doğum Tarihi: 25 Ocak 1936, Alanya

Suikaste Uğradığı Yer ve Tarih: 11 Ocak 1995, İstanbul

Eşi: Filiz KUTLAR

Kardeşi: Ege KUTLAR

 

 

 

 

(25 Ocak 1936 tarihinde Alanya’da doğdu. İlk ve orta öğrenimini Gaziantep’te tamamladı. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne ve Paris Üniversitesi Felsefe bölümüne devam etti. İkisini de bitirmedi. Sanat hayatına, 1952 yılında şiirle başladı. A Dergisi’nin kurucuları arasında yer aldı (1956). 1954-1964 yılları arasında aralıklarla Doğan Kardeş dergisini yönetti. 1965’de Sinematek Derneği’nin de kurucuları arasında yer alan Onat KUTLAR, ve on bir yıl süreyle bu kurumun yönetmenlik görevini sürdürdü. Reklam ajansında çalıştı. 1978’de Kültür Bakanlığı Sinema Yapım ve Gösterim Merkezi’nin kuruluş çalışmalarına katıldı. 1981’den ölümüne kadar İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı’nda Yönetim ve İcra Kurulu üyesi olarak bulundu. The Marmara Oteli’ndeyken, oraya konulmuş bir bombanın patlaması sonucunda ağır yaralanarak 11.01.1995 tarihinde öldü.)

 

 

1959 yılında yayınlanan İshak ile 1960 yılında Türk Dil Kurumu ödülünü kazandı. Fethi Naci’ye göre, İshak, dünya edebiyatında büyülü gerçekçilik akımının ilk örneklerinden biri olarak değerlendirilmelidir.

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ndeki öğrenimini, son dersinin sınavına girmeyerek, bıraktı ve felsefe okumak amacıyla Paris’e gitti. İki yıl sonra döndüğünde bir süre Doğan Kardeş Dergisi’nde çalıştı.

1965’te Türk Sinematek Derneği’ni ve Yeni Sinema dergisini kurdu. 1965-1976 yılları arasında, Türkiye’ye dünya sinemasının kapılarını açan Türk Sinematek Derneği’ni yönetti. Yusuf ile Kenan, Hazal ve Hakkâri’de Bir Mevsim adlı yurt dışı ve yurt içi festivallerde çok ödüllü filmlerin senaryolarına imzasını attı. 1985’te Berlin Film Festivali’nde jüri üyeliği yaptı.

İstanbul Film Festivali Düzenleme Kurulu’nda ve İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı İcra Kurulu’nda görev yaptı. 1994 yılında Fransız hükümetince verilen L’Ordre des Arts et des Lettres ödülüyle onurlandırıldı.

30 Aralık 1994’te Cafe Marmara’ya bırakılan bombanın patlaması sonucu ağır yaralandı. Aynı patlamada arkeolog Yasemin CEBENEYON’da yaşamını yitirdi. KUTLAR, 11 Ocak 1995’te yaşamını yitirdi ve Aşiyan Mezarlığı’na defnedildi. Olay, İBDA-C tarafından üstlenilse de faillerin yakalanmasıyla PKK tarafından düzenlendiği ortaya çıkmıştır.

Onat Kutlar Gazel Kutlar ve Mazlum Kutlar isimli iki oğul sahibidir. 

 

Onat KUTLAR’ın Eserleri

ESERLERİ;

İshak (öykü, 1959) 
Sinema Bir Şenliktir (deneme, 1984) 
Yeter ki Kararmasın (deneme, 1985) 
Bahar İsyancıdır (deneme,1986) 
Peralı Bir Aşk İçin Divan (şiir, 1981) 
Unutulmuş Kent (şiir, 1986) 

 

Onat KUTLAR’ın Senaryoları

SENARYOLARI;

Senaryoları 
Hakkari’de Bir Mevsim (senaryo, Ferit Edgü ile birlikte, 1983) 
Hazal (1979) 
Yusuf ile Kenan (1979)

 

                                                                  (Milliyet Gazetesi,  04.05. 1995)

 

İstanbul Taksim’de The Marmara Oteli’nin girişindeki Cafe Marmara’da bomba patlaması olayı;

30 Aralık 1994 günü, İstanbul’da The Marmara Oteli’nin giriş katında yer alan, Cafe Marmara isimli kafeteryaya bir bomba yerleştiriliyordu. Bombanın patlaması sonucunda Gazeteci Onat KUTLAR ve Yasemin CEBENOYAN hayatını kaybetmiştir. Yapılan araştırmalar sonucunda bombanın PKK tarafından kafeteryaya yerleştirildiği belirleniyor ve 2 kişi gözaltına alınmıştı. Yakalanan kişilerin üniversite öğrencisi olduğu ve başka bombalı saldırıların da sorumlusu oldukları ortaya çıkmıştı.

Yapılan araştırmalara sonrasında Cafe Marmara’ya bomba koyan Hicran KAYMAZve Deniz DEMİR isimli kişilerin, İTÜ Maden Fakültesi Petrol Mühendisliği Bölümü’nden (gerekli yenileme işlemlerin yapmadıkları için) kayıtlarının silinmiş olduğu anlaşılmıştı.

Yapılan yargılamalar sonucunda Deniz DEMİR isimli terörist 11,5 yıl hapis cezasına çarptırılıp, etkin pişmanlık yasası kapsamında 9,5 yıl hapis yattıktan sonra serbest kalmıştır.

Yakalanan PKK’lıların sorumlusu oldukları diğer bombalı eylemler: Capitol ve Kadıköy Migros alışveriş merkezlerine konan bomba, Türkiye Gazetesi’nin önüne bırakılan bomba, Laleli’deki oyuncakçıda meydana gelen patlama, Levent ve Şişli’deki OR-KO mağazalarına ve Divan Oteli’ne yapılan bombalı saldırılarla aynı kişiler olduğu anlaşılıyor.

Bu olayla ilgili olarak sol basında yer alan birçok haberde, eylemi İBDA-C isimli örgütün üstlendiği iddia ediliyordu. Oysa ki, güvenlik güçlerinin topladığı bilgiler ve yapılan yargılamalarda olayın sorumlusunun PKK olduğu kesinleşmiştir. Fakat Cumhuriyet Gazetesi de son yıllarda yaptığı haberlerde, saldırının İBDA-C isimli örgüt tarafından yapıldığı iddia etmeye devam etmektedir.

Share

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here