AYASOFYA CAMİİ (Fetih Hakkı)

0

AYASOFYA

Sanatsal mimarinin gözbebeklerinden Ayasofya.  Kutsal bilgelik demek. Mimarlık tarihinin bu güne kadar ayakta kalmış dev eserlerinden birisi. Büyüklüğü ihtişamı açısından her çağda önemini korumuş bir anıt.
Gelmiş geçmiş bütün imparatorların taç giyme törenlerini yaptıkları yer.

Bir kilise olarak inşa edilen bu anıt 1453 de Fatih Sultan Mehmet’tin İstanbul’u fethiyle camiye çevrilmiştir. Ayasofya Mustafa Kemal Atatürk ün emriyle ve Bakanlar Kurulu’nun kararı ile müzeye çevrilmiştir.
1 Şubat 1935’de müze olarak yerli ve yabancıların ziyaretine açılmış olan Ayasofya, 1936 tarihli tapu senedine göre:  “57 pafta, 57 ada, 7. parselde Fatih Sultan Mehmed Vakfı adına Türbe, Akaret, Muvakkithane ve Medreseden oluşan Ayasofya-i Kebir Camii Şerifi” adına tapuludur.

Ayasofya’nın Tarihi
Ayasofya Doğu Roma İmparatorluğu’nun İstanbul’da yapmış olduğu en büyük kilise olup aynı yerde üç kez inşa edilmiştir.
Tarih boyunca kilise olarak hizmet vermiş, Fatih Sultan Mehmet Han tarafından camiye çevrilmiştir.
Böylesine görkemli bir yapı oluşturırlurken elbette halk arasında dönen efsaneler, hikayeler de olmalıydı. Bunlardan bir tanesi, Ayasofyoda bulunan el izinin efsanesidir.

Ayasofya’nın inşaatı o devir için imkansız gibi görünen bir sürede, yani beş yılda tamamlanmış. Efsaneye göre bu iş, inşaatta çalışan binlerce işçinin yanı sıra manevi işçilerle; yani cinler, devler ve perilerle başarılmış. Süleyman Peygamberin emriyle işte bu devler, periler, cinler yüce bir saray yapılması için Elbürz ve Kaf dağlarından çeşit çeşit ve renkli mermer sütunlar kesip getirmişler. İşte Ayasofya’nın sütunları da bunlarla yapılmış. Devlerden biri de “benim de burada izim kalsın” diye mermere vurarak orada elinin izini bırakmış. O iz hâlâ Ayasofya’daki o mermerde durur.

Bir diğer efsane de Hz Meryemle ilgili olanı.

Ayasofya’nın yapımı sırasında İmparator Justinianos inşaatı kontrol etmek için sık sık Ayasofya’ya gelirmiş. Kontrol için yine bir gün Ayasofya’da dolaşırken çok şiddetli bir baş ağrısına tutulmuş. Bu sırada bir direğe başını dayamış ve baş ağrısı tamamen geçmiş. İmparator, dikkatlice sütuna baktığında, sütunda ufak bir delik olduğunu ve bu delikten bir yaşın süzüldüğünü görmüş. Bu yaşın, Meryem Ana’nın gözyaşı olduğunu ve kendisini iyileştirmesi için Tanrı tarafından gönderildiğini düşünmüş. Halk, bu mucizeden haberdar olunca sütun kutsal kabul edilmiş. Bundan sonra hastalıklarının iyileşmesini isteyenler Ayasofya’ya gelmeye başlamışlar. Bu sütundaki deliğe parmaklarını sokarak, parmaklarını ıslatan suyu hasta olan bölgelerine sürerlermiş. Çünkü bu suyun Hazreti Meryem’in gözyaşları olduğuna ve böylece hastalıklarının iyileşeceğine inanırlarmış.

Ayasofyanın efsaneleri bitmez son bir tane daha anlatmak istiyorum.
Ayasofya’nın kubbesi yapılırken zamanın keşişleri imparatora, “Eğer bu kubbenin depremden zarar görmeden, kıyamete kadar ayakta kalmasını istiyorsan, tuğlaların arasına geçmiş peygamberlere ait kemikleri koymalısın.” demişler. Keşişlerin bu tavsiyesini tutan imparator da Arap ülkelerinden, geçmiş peygamberlerin kemiklerini bulup getirtmiş ve kubbeye koydurmuş. Tabii hangi peygamberler olduğu konusunda bir söylenti yok ancak bu tarihi eser, gelmiş geçmiş bütün din adamlarının, kıyamate kadar ayakta kalması için duada bulundukları bir yer. Böylesine önemli bir eseri atalarımız bizim ibadethanemize çevirdikleri için ne kadar şanslı olduğumuzun farkında değiliz galiba.

Birinci Ayasofya
Bir halk ayaklanmasına kurban giden birinci kilise, İmparator Konstantios (337-361) tarafından 360 yılında yapılmıştır. Üstü ahşap çatı ile örtülü, uzunluğuna gelişen (bazilikal) planlı birinci yapı, İmparator Arkadios’un (395–408) karısı İmparatoriçe Eudoksia ile İstanbul Patriği İoannes Chrysostomos arasında çıkan anlaşmazlıklar nedeniyle, patriğin sürgüne gönderilmesi üzerine 404 yılında çıkan ayaklanmalar sonucunda yakılıp yıkılmıştır. Zaten tarihe baktığımız zaman en nadide eserlerin ya kendini beğenmişlik sonucu inşa edildiğini, ya da anlaşmalıklar sonucu yakıldığını görebiliriz. Günümüzde ilk kiliseye ait herhangi bir kalıntı bulunmamakla birlikte, müze deposunda bulunan Megale Ekklesia damgalı tuğlaların bu yapıya ait olduğu düşünülmektedir.

İkinci Ayasofya
Yine bir ayaklanma sonucu yerle bir edilen İkinci Kilise, İmparator II. Theodosios (408-450) tarafından 415 yılında yeniden inşa ettirilmiştir. Bu yapının, beş nefli, ahşap çatı ile örtülü ve anıtsal bir girişe sahip bazilikal planda olduğu bilinmektedir.
Kilise, İmparator Justinianos’un (527–565) 5. saltanat yılında, aristokrat kesimi temsil eden maviler ile esnaf ve tüccar kesimi temsil eden yeşillerin İmparatorluğa karşı birleşmesi sonucunda çıkan ve tarihte “Nika İsyanı” olarak geçen, büyük halk ayaklanması sırasında 13 Ocak 532 yılında yıkılmıştır.
1935 yılında İstanbul Alman Arkeoloji Enstitüsü’nün A. M. Scheinder başkanlığında yapılan kazılarda, bugünkü zeminin yaklaşık 2.00 m altında görülebilen II. yapının Propylon’una (anıtsal giriş kapısı) ait basamaklar, sütun kaideleri ve On İki Havari’yi temsil eden kuzu kabartmaları ile süslü friz parçaları bulunmuştur. Ayrıca anıtsal girişe ait diğer mimari parçalar ise batı kısımdaki bahçede görülebilmektedir.

Üçüncü Ayasofya
Günümüz Ayasofya’sı İmparator Justinianos (527-565) tarafından dönemin iki önemli mimarı olan Miletos’lu (Milet) İsidoros ile Tralles’li (Aydın) Anthemios’a yaptırılmıştır. Tarihçi Prokopios’un aktardığına göre, 23 Şubat 532 yılında başlayan inşa, 5 yıl gibi kısa bir sürede tamamlanmış ve kilise 27 Aralık 537 yılında törenle ibadete açılmıştır. Kaynaklarda, Ayasofya’nın açılış günü İmparator Justinianos’un, mabedin içine girip, “Tanrım bana böyle bir ibadet yeri yapabilme fırsatı sağladığın için şükürler olsun” dedikten sonra, Kudüs’teki Hz. Süleyman Mabedi’ni kastederek “Ey Süleyman seni geçtim” diye bağırdığı geçer.
O günden sonra, kadar gerek yanına yapılan medreslerle gerek bakım çalışmalarıyla günümüze kadar Ayasofya müze olarak ziyaretçilere açılmıştır.

Ayasofya Mimarisi 
Bir mimari şaheseri olan Ayasofya; bir orta nef, iki yan nef, apsis, iç ve dış olmak üzere iki narthexe sahiptir. Narthexe ingilizce bir kelimedir, anlamı; kiliselerde cemaatin toplandığı yerdir.
Batısındaki avludan önce dış narthexe geçilir. 5.75 m genişliğindeki bu yerin üzeri çapraz tonoslarla örtülüdür. Dış narthexten beş kapı ile 9.55 m genişliğindeki iç narthexe geçilir. Bu meşe kapılar Bizans döneminden kalmadır ve tunçla kaplıdır. İç narthexin güney ucundaki dehlize (vestibül) açılan bir kapı daha vardır. Tunç kapı, Tarsus’daki Hellenistik bir tapınaktan İstanbul’a getirildi, İmparator Theophilos (829-842) döneminde Ayasofya’ya konuldu (838); yapının en görkemli kapısıdır.
Görkemli kapı mimarilerine sahip Ayasofya da iç narthexten dokuz kapı ile asıl mekâna girilir. Ortada yer alan üç kapı imparatorun girişine ayrıldığı için “İmparator Kapısı” adını taşır.
Yapının orta nefi 32.27 m, yan nefleri 18.20 m enindedir. Orta nefin üstü bir kubbeyle örtülüdür. Çeşitli onarımlar nedeniyle kubbe tam daire biçiminde değildir. Kuzey güney çapı 31,87 m, doğu batı çapı ise 30,86 m olup hafif bir elips görünümündedir. Tuğladan yapılmış olan kubbe, 40 kaburga ve 40 pencereden oluşur. Yerden 55.6 m yükseklikte olan kubbenin baskısı yarım kubbeler, kemerler, sütunlar ve tonos sistemi ile karşılanmıştır. Bütün bunlara karşın kubbenin baskısı karşısında kuzey ve güney yan cephelerinin dışarıdan desteklerle sağlamlaştırılması gerekmiştir. Apsisten imparator kapısına kadar uzunluk 79.30 m’dir. İç ve dış narthex de eklenirse uzunluk 100 m’yi bulur. Yapının içindeki 107 sütundan 40’ı alt katta, 67’si galeride yer alır.
Ayasofya’nın Bizans döneminde yapılmış ek yapıları da vardır. Kuzeydoğu köşesindeki Hazine Binası yuvarlak ve üstü kubbeli bir yapıdır. Kilisenin kutsal eşyasının saklandığı, kutsal şarap ve ekmeğin hazırlandığı, seremonilerde adı geçen önemli bir yapıydı. Vaftizhane Ayasofya’nın güneyinde dıştan dört köşe, içten ise ortogonal bir yapıdır.Burası daha sonra aydınlanma için kullanılan kandil yağlarının saklama deposu oldu…
Kapının iki kanadı üzerinde birbirinden ayrılmış panolar vardır. Bu alanda dinsel toplantılar da yapıldı. 1166’daki toplantıda alınan kararlar mermer levhalara yazılarak dış narthexin duvarına asıldı. Asılları Kanuni Sultan Süleyman Türbesi’nin saçağında duruyor bu levhaların.. Daha sonra taklitleri yapılarak eski yerlerine konuldu.

Latin istilası 

1198 yılında Papa’nın Kudüs’ü Müslümanlardan geri almak için bir Haçlı ordusu kurmaya çalıştığını görürüz. Hazırlanan plana göre önce Mısır, ardından Filistin ve son olarak Kudüs ele geçirilecekti.
1200 yılında yaklaşık 35 bin kişilik bir ordu, harekete geçmek için hazırdı. Ancak ilk üç seferden edinilen deneyimler bu yolu karadan aşmaya çalışmanın çok zahmetli olduğunu göstermişti. Bu nedenle deniz yolu tercih edilmeliydi…
Binlerce kişilik bir kafileyi denizde organize edebilecek tek millet, Venediklilerdi. O zamanların İtalya’sında bulunan pek çok şehir devletinden biri olan Venedik, son derece güçlü bir donanmaya sahipti.Fakat bir sorun vardı: Venediklilere ödenecek para ve lojistik destek için gereken maddi güç..
Aynı yıllarda Konstantine de taht kavgası krizleri baş gösterir..
Hanedanın en genç üyesi Aleksios’un babası 2.İsakios, kardeşi Alekios tarafından gözlerine mil çektirilerek zindana atılır.
Burada Katoliklerle bir araya gelen Prens Aleksios, Venediklilere söz verilen parayı toparlayamayan Latinlere, maddi destekte bulunma ve onlara ilave paralı asker verme taahhüdünde bulunur (Mısır’a intikal, lojistik destek vb sözler de verir). Hatta bazı tarihçilere göre Katolik Kilisesi ile Ortodoks Kilise’sinin birleştirileceği sözünü dahi vermiştir. Tek bir şartı vardır: Amcasının tahtan indirilmesi!
Haziran 1203’te Haçlı donanması İstanbul önlerine geldi ve Kadıköy ile Üsküdar çevresini istila edip yağmaladı.
Prens Aleksios halkın direnmeyeceğini sanarak büyük bir yanılgı içine düştü. Konstantine halkı sonuna kadar direnerek Prensi geri çekilmeye zorladı…
Bu durumu bahane eden Katolikler, İstanbul’u işgal etti. 12 Nisan 1204’te İstanbul’a giren Latinler, şehri tam 3 gün boyunca yağmaladılar. Yalnız bu sıradan bir yağma değildi. Çünkü burada bir Katolik İmparatorluğu kurulacak ve yaklaşık 57 yıl sürecekti. Üç günde sayısız kadına tecavüz edilirken, erkekler öldürülmüş yahut köle edilmişti… Çok sayıda insan, pazarlarda satılmıştı. İnsanlar evlerinden edilirken ellerindeki her şey de alınıyordu… Kısacası hem İstanbul tarihinin hem insanlık tarihinin en acımasız ve utanç verici yarım asrı, bu 3 günle başlamıştı bile …

Ayasofya…

Tarihin kanlı sayfalarına tanıklık etmiş yüzyıllardır ayakta kalmış baş yapıtlardan biri… Kilise olarak başlayan tarihi, cami olarak sürmüş en son da müze haline gelmiştir..
Fatih Sultan Mehmet in Ayasofya için çıkardığı bir ferman vardır Bu fermanla Ayasofya’nın daima cami olarak kalmasını istemiş, değiştirecek olan olursa ona da beddua etmiştir…
Hristiyan alemi hiç bir zaman Ayasofya’yı unutmadı. Günümüzde artık savaşla dile getiremedikleri Ayasofyayı hala istediklerini diplomatik yollarla belirtiyorlar ..

Fatih Sultan Mehmetin Fermanı

“İşte bu benim Ayasofya Vakfiyem, dolayısıyla kim bu Ayasofya’yı camiye dönüştüren vakfiyemi değiştirirse, bir maddesini tebdil ederse onu iptal veya tedile koşarsa, fasit veya fasık bir teville veya herhangi bir dalavereyle Ayasofya Camisi’nin vakıf hükmünü yürürlükten kaldırmaya kast ederlerse, aslını değiştirir, füruuna itiraz eder ve bunları yapanlara yol gösterirlerse ve hatta yardım ederlerse ve kanunsuz olarak onda tasarruf yapmaya kalkarlar, camilikten çıkarırlar ve sahte evrak düzenleyerek, mütevellilik hakkı gibi şeyler ister yahut onu kendi batıl defterlerine kaydederler veya yalandan kendi hesaplarına geçirirlerse ifade ediyorum ki huzurunuzda, en büyük haram işlemiş ve günahları kazanmış olurlar.

”Bu sebeple, bu vakfiyeyi kim değiştirirse, Allah’ın, Peygamber’in, meleklerin, bütün yöneticilerin ve dahi bütün Müslümanların ebediyen LANETİ ONUN VE ONLARIN ÜZERİNE OLSUN, azapları hafiflemesin onların, haşr gününde yüzlerine bakılmasın.
Kim bunları işittikten sonra hala bu değiştirme işine devam ederse, günahı onu değiştirene ait olacaktır.
Allah’ın azabı onlaradır.
Allah işitendir, bilendir.”
Fatih Sultan Mehmet

Günümüzde Ayasofyanın camiye çevrilmesinin yanlış olduğunu hala savunanlar var. Orasının müze olmasının en doğrusu olduğunu, hatta Kabenin kiliseye çevrilmesi gibi bir şey olduğunu söyleyenler de var. Söyler misiniz milli düşünce nedir ?
Fetih hakkıyle camiye çevrilmiş bir mabedin, Fatih Sultan Mehmet’in vakfiyesi olduktan sonra hukuken el konması tartışmaya bile açık olmamalı…
Hristiyan dünyası için bu kadar önem arz eden bir yerde ezan seslerini duymak ümidiyle efendim …

Özge Güneş

Özge Güneş

Yazmak zamanı durdurmaktır ....
Özge Güneş

En Son 3 Yazısı Aşağıdadır . . . (Tüm Yazılarını Görüntüle)

Share

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here