Almanya’nın Dönüm Noktası: Reichstag Yangını

0

“Reichstag yanıyor.. Reichstag yanıyor…”

27 Şubat 1933 günü akşamı Almanya’nın Berlin şehrinde Nasyonel Sosyalist Alman İşçi Partisinin öncü isimlerinden Joseph Goebbels’in evinde yemek verilmektedir. Davetliler arasında yeni Başbakanlık unvanı verilmiş Adolf Hitler de bulunmaktadır. Derken Joseph’e bir telefon gelir. Telefonun ucundaki kişi heyecan ve endişe dolu sözlerle; “Reichstag yanıyor.. Reichstag yanıyor…” diye haykırır ve farkında olmadan Nazilerin ve faşizmin yükselişinin kıvılcımlarını başlatan olayın haberini vermiştir.

 


Alman Siyaset Sahnesinde Nazilerin Yükselişi

Birinci Dünya Savaş’ında arzu ettiği başarıları elde edemeyen ve ekonomik olarak oldukça zayıflayan Almanya, dünya genelinde yaşanan bunalımdan da yeterince etkilenmişti. Reichstag, ülkeyi öncelikle bulunduğu durumdan düze çıkarabilecek, sonrasında ise refaha ulaştırabilecek yönetimi bir türlü teşkil edemiyordu. Mevcut durum, kitlesel huzursuzluğu da doruk noktasına çıkarmıştı.

Ekonomik buhran ve kitlesel huzursuzluk ortamında toplumun durumunu değerlendiren Adolf Hitler önderliğindeki Nasyonel Sosyalist Alman İşçi Partisi (NSDAP), propagandaları ile Alman halkına yeni kalkınma projeleri, otoyollar, konutlar ve arabalar vaat ediyordu. Partinin vaatleri, kitlesel ihtiyaçlara cevap vermesi açısından destek görüyor ve oyların sürekli artmasında olumlu rol oynuyordu.

Ancak Reichstag’ta halen siyasi istikrar sağlanamamıştı. 1930 yılında yapılan seçimlerde; Sosyal Demokratlar (SPD) yüzde 24.5, NSDAP yüzde 18.3 ve Komünist Parti (KPD) ise yüzde 13 civarında oy almıştı. Bu sonuçlar hukümet kurulabilmesi için yeterli değildi. Bunun üzerine 2 yıl sonra iki seçim daha yapılması kararı alındı.

1932 yılında yapılan seçimlerde Naziler ilk seçimde yüzde 37.4, ikinci seçimde ise yüzde 33.1 oy almıştı ancak tek başına iktidar olamamıştı.  Ülkenin genel durumu nedeniyle halkın genel grev veya benzeri bir ayaklanmayla ekonominin ve kurumların işlerliğini yitirmesine neden olabileceği gerekçesiyle 30 Ocak 1933 tarihinde Cumhurbaşkanı Hinderburg, Hitler’i koalisyon hükumetinin başına Başbakan olarak atadı. Aslında olaylar örgüsünün ilk dönüm noktası buydu. Hinderburg, bu kararla ülke ve insanlık tarihine geçecek bir süreci başlattığının farkında değildi.

Henüz ismi duyulmamışken kale duvarlarının ardında yazdığı “Kavgam” isimli kitapta Alman ırkının üstünlüğüne dikkat çeken ve baştan beri “tek adam” olabilme ülkü ve idealinde olan faşist diktatör adayı için koalisyon hükumetinin başında Başbakan sıfatında olmak elbette tatmin etmeyecek bir duyguydu. Hitler’in iki isteği vardı. Birincisi meclisin dağıtılarak seçimlerin yenilenmesi; ikincisi ise meclisin elinde bulunan yetkilerin alınarak bir yetki kanunu ile Başbakan’a verilmesiydi. Birinci isteği gerçekleşmiş ve seçim tarihi olarak 5 Mart 1933 belirlenmişti. İkinci isteğinin gerçekleşmesi için ise gerekçeler parti faaliyetlerinde dile getiriliyor ve etkin bir şekilde propagandası yapılıyordu. Propagandaların gerekçesi ise Almanya’da komünist devrimin muhtemel olması beyanıydı.


Yangın mı Senaryo mu? Nazilerin Çılgın Planı…

Seçime yaklaşık bir hafta kala 27 Şubat 1933 akşamı parlamento binası Reichstag’ta büyük bir yangın çıktı.Yangını bir yemek davetinde iken öğrenen Hitler, ileride yaşanabilecek bir komünist ayaklanmaya dikkat çekerek “Tanrı’nın bir işareti” yorumunu yapar. Aslında ilk haber alınmasıyla birlikte bu denli soğukkanlı bir yorum, olayın fail ve müsebbiplerini açıkça ortaya koymaktaydı.

Başbakanlığa atandığı andan itibaren Hitler; komünistlerin, işçiler ve sendikalar aracılığıyla ayaklanma ve sokak eylemlerine hazırlandığını beyan etmekteydi. Gelişecek eylemleri hükumete karşı bir komplo girişimi olarak nitelendirmek suretiyle yetkileri üzerine almak istiyordu. Ancak küçük çapta komünist hareketler, basın haberleri ve parti beyanları dışında kitleleri bu konuda ikna edecek önemli bir vaka yoktu. Parlamento binasından dumanların yükselmesi ile birlikte kitlelerde oluşacak darbe ve komplo algısı ile Hitler’i amaçlarına ulaştıracak plan devreye girmişti.

Basın ise faşizmin argümanlığı ve siyasal borazanlığı görevini layıkıyla yaparak; henüz olayla ilgili sağlam kanıtlar bulunmamasına rağmen yangını, devrim yapmak amacıyla komünistlerin çıkardığı haberlerini hararetle yayınlamaktan çekinmiyordu.

Alman polisi ise yürütülen soruşturma sonucunda yangın olayını Marinus van der Lubbe isminde komünist bir inşaat işçisinin gerçekleştirdiğini söylüyordu. Marinus van der Lubbe, psikolojik sorunları bulunan ve anormal davranışlarda bulunan bir insandı. Lubbe’nin komünist bir inşaat işçisi olması ise Naziler için suçlamanın kolaylıkla yürütülmesi ve genişletilmesi için bulunmaz bir nimetti.

Yangından bir gün sonra Cumhurbaşkanı Hinderburg’un onayıyla bir kararname yayınlandı.  Kararnamede kişi hak ve özgürlükleri ile basın özgürlüğüne yasak getirilmişti. Hitler’in amacı düşünsel ya da eylemsel anlamda muhalif olan her şeyi susturmaktı. “Halkı ve Devleti Koruma Kararnamesi” adı altında çıkarılan bu olağanüstü metin, muhaliflere yönelik bir cadı avının başlatılması anlamına geliyordu.

Kararname kapsamında; yaklaşan seçimde NSDAP dışındaki tüm partilerin seçim ve parti çalışmaları durduruldu, Alman Komünist Partisine mensup 181 milletvekili ve parti görevlisi ile diğer bölgelerdeki Komünist parti üyesi 1000’in üzerinde insan tutuklandı. Sadece muhalifler değil, Hitler’in hedefindeki Yahudiler hakkında da tutuklanma kararları verildi.

Reichstag olayının ardından düzenlenen seçimde NSDAP, oyunu yüzde 33’den yüzde 44’e çıkarmıştı ancak partinin aldığı oy miktarı Yetki Kanununu çıkarabilecek yeterlikte değildi. Bunun çözümü ise yeni seçilen Sosyal Demokrat Parti’den seçilen milletvekillerini tutuklamak oldu. Koltukların boş kalması nedeniyle durumu lehine çeviren Naziler, nihayet 23 Mart 1933 tarihinde birçok yetkiyi parlementodan alarak Başbakan’da toplayan Yetki Kanunu’nun onaylanmasını sağladılar. Böylelikle Hitler’in ikinci amacı da gerçekleşmiş oluyordu. Bir yıl sonra Cumhurbaşkanı Hinderburg’un ölmesiyle birlikte göreve gelen Führer Adolf Hitler, olağanüstü yetkilerle donandı ve başka bir yazı dizisinde ele alabileceğimiz diktatörlüğünün kudretini elde etmiş oldu.

Marinus van der Lubbe, Georgi Dimitrov, Ernst Torgler, Blagoi Popov ve Vasil Tanev isimli kişiler Temmuz 1933’te yangınla ilgili olarak yakalandılar. Eylül ayında davanın başlaması ile birlikte kitlesel algı maksadıyla davaya dair ayrıntılar radyolarda yayınlanmaya başladı. Herkes tarafından komunistlerin suçlu bulunup yargılanması bekleniyordu. Aralarında yalnızca Marinus van der Lubbe suçlu bulundu ve idam kararı verilerek 1934 yılında cezası infaz edildi.Diğer şüphelilerden Dimitrov’un savunması ise sanık sandalyesinde oturmasına rağmen bir yargıç edasıyla faşizmi yargılar nitelikteydi. İşte o tarihi savunma;

“… Alman hükümetinin 28 Şubat tarihli olağanüstü kanun hükmündeki kararnamesi, aynı zamanda bir delil niteliğindedir. Bu kararname hemen yangından sonra yayımlanmıştır. Anayasanın örgütlenme hürriyeti, basın hürriyeti, kişi dokunulmazlığı, konut dokunulmazlığı vb. ile ilgili maddelerdir. Yalnız komünistlere değil, aynı zamanda diğer muhalefet parti ve gruplarına karşı da yöneltildiğini belirtmek zorundayım. Bu kanun olağanüstü bir rejimi yerleştirmek için Reichstag Yangını’nı bahane etmiştir…”


Reichstag Yangını Üzerine Değerlendirme

Konuyu tüm ana hatlarıyla ele aldığımızda Almanya’nın ve insanlığın başına bela olan Adolf Hitler’in faşist diktatörlük serüveninin birinci dönüm noktasının Başbakanlık görevine atanması, ikinci dönüm noktasının ise Reichstag yangını olduğu söylenebilir. Hitler, Reichstag yangınını özellikle Başbakan olduktan sonra planlamıştır. Çünkü bir ayaklanma,komplo veya kalkışma hareketi meydana geldiğinde Başbakan, olağanüstü yönetim usulleri ve sınırsız yetkileri uygulayacak kişi pozisyonundadır. Bu yönüyle Hitler’in müthiş bir stratejist olduğu kuşkusuzdur.

Reichstag yangını tarih seyri içinde gelişen basit bir olay değildir. Geleceğin hadiselerine, insanlar üzerinde oluşturulan algı yönetimi esaslarına ışık tutacak niteliktedir. Olayın meydana geldiği tarihte kitleler, yangını komünistlerin çıkardığına inandırılmış ve algı yönetiminin illüzyonu altında kuklalaşarak hakikatten her geçen gün uzaklaşmışlardır.Sonunda ise yanlış fikir ve tercihlerinin sonucunu ülkenin yıllarca içinden çıkamayacağı bir sefalete mahkum olması şeklinde topyekun olarak yaşamışlardır.

Olay doğrultusunda aslında işin gerçeği şudur;

“Meydana gelen bir olay, sonrasında kimin ülkü ve ideallerinin gerçekleşmesine zemin hazırlıyorsa; fail o’dur…”


Olayı öncesi ve sonrasıyla daha iyi kavrayabilmek adına film önerisi;

Hitler-Kötülüğün Yükselişi (Hitler-The Rise Of Evil)

Yapımı:2003 – ABD ,  Kanada

Tür:Biyografi ,  Dram ,  Tarih

Süre:177 Dak.

Yönetmen:Christian Duguay

Oyuncular:Liev Schreiber,  Peter Stormare,  Robert Carlyle,  Jena Malone,  Julianna Margulies

Senaryo:John Pielmeier,  G. Ross Parker

Yapımcı:Marek Dobrowolski

Adolf Hitler’in düşüncelerinin oluşmaya başladığı ilk yıllarından itibaren hayatının ele alındığı ve nasıl acımasız birisine dönüştüğünün anlatıldığı yapım, iki kısımdan oluşuyor. İlk kısım 1. Dünya Savaşı sonlarına kadar ilerlemekte ve diğerinde de Hitler’in Alman halkını ve yönetimini nasıl etkisi altına aldığı anlatılmaktadır. Filmin bir kısmında Reichstag yangını öncesinde ve sonrasında yaşanan olayları çarpıcı ifadeler ve canlandırmalar ile görebilirsiniz.


 

Share

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here