Kazım Ersun Yanal

Ersun Yanal,17 Aralık 1961 tarihinde İzmir’de Buca’da doğmuştur.Tam adı Kazım Ersun Yanal’dır. Annesi Behiye... 

Hayat

Hayat Hayat bazen sobada yaktığımız el gibidir Yaklaşma ,elleme derler, değme elini yakarsın ,canın acır derler.. Dinlemezsin.. Çünkü... 

Piyango 2

Piyango, toto, loto, at yarışı,casino kumarı vs. bütün şans oyunları. Adı gibi oyun işte. Yıllardır nice insanlara... 

Piyango

Rızkı veren Hüda’dırKula minnet eyleme..   “İsa (as) günün birinde bir kabristana uğramıştı.... 

Aşk Aslında Oydu…”O” ise Mevlana Celaleddin Rumi …

  O bir okyanustu aslında; İçinde kendine has ilmi, güzelliği ve sırları olan büyük bir okyanus. Öyle ki ; aşkı... 

Albert Einstein (1879 -1955)

Kategori : Ana Sayfa, Bilim, Eğitim, Tarih - Etiketler :, , , , - Tarih : 05 Aralık 2017

Share

Albert Einstein, Güney Almanya’nın Ulm kentinde, Kafası oldukça büyük ve şişko bir bebek olarak dünyaya geldi. Doğumdan sonra yapılan bi kaç kontrolle normal bir çocuk olduğu ailesine bildirildi. Babasının elektrokimya fabrikası vardı. Annesinin dünyası müzikti; özellikle Beethoven’in piyano parçalarını çalmak en büyük tutkusuydu. Aile Musevî kökenliydi, ama dinsel bağnazlıktan uzak, açık görüşlü, kültürel etkinliklerle zengin, sosyal bir yaşamda idiler. Buna rağmen Einstein’in gelişimi diğer çocuklar gibi normal değildi. 9 yaşına gelene kadar konuşmada zorluk çekti. Arkadaşları ile oynamaktan hoşlanmıyor,okulu sıkıcı buluyordu. Ezbere dayanan sistemine karşıydı. Ailesi onun zekasında problem olduğunu düşündü ama böyle bir durum yoktu.

“Gimnazyum”da geçen orta öğrenimi mutsuz ve başarısızdı. Mühendis amcasının özel ilgisi olmasaydı, belki de öğrenimden tümüyle kopacaktı. Ama, yeğenine cebir ve geometriyi sevdirdi. Geometri özellikle Albert’i büyülemişti. Einstein’ı başka büyülüyen bir olayda babasının ona yatağında hasta yatarken gösterdiği pusulaydı.  Einstein, pusulayı defalarca etrafında döndürmesine rağmen içindeki ok aynı noktayı gösterince, uzayda güçlerin olduğunu ve pusulaya etki ettiklerini düşünmüştü.

17 yaşında iken, İsveç Federal Polytechnic okulunun sınavlarına girmişti. Giriş sınavında matematik ve bilim bölümünü geçti. Fakat , yabancı dil,ve coğrafyadan kaldı. Einstein bunun üzerine ticaret okuluna gitti. Bir yıl sonra sınavlara tekrar girerek İsveç Federal Polytechnic okuluna girmeyi başardı. Mezun olduğunda iş bulamadı. Sonunda bir okul arkadaşının yardımıyla Bern Patent Ofisi’nde sıradan bir işe yerleşti ama asıl dünyası olan bilimden kopamadı çok geçmeden devrimsel fikirleriyle yaratıcı kişiliğini kanıtladı. 1905’te Annalen der Physik dergisinde yayımlanan üç çalışmasının her biri, fizik tarihinde bir dönüm noktası sayılabilecek nitelik kazandı.

Bunlardan biri, şimdi “fotoelektrik etki” dediğimiz bir olaya ilişkindi. Newton, ışığı tanecikler akımı, kimi adamları ise dalga devinimi diye nitelemişti. Aslında ışığın davranışını açıklamada iki kuramın birbirine bir üstünlüğü yoktu; ancak, Newton’un adı parçacık kuramına bir tür ağırlık sağlamaktaydı.
19. yüzyılın başlarında Young’la başlayan, Fresnel ve daha sonra Faraday ve Maxwell’in çalışmalarıyla pekişen deneyler dalga kuramına belirgin bir üstünlük sağlamıştı. Einstein’ın fotoelektrik çalışması bu gelişmeyi bir bakıma tersine çevirmekle kalmaz, Planck’ın 1900’de ortaya sürdüğü kuantum teorisini de çarpıcı bir biçimde doğrular. 

Daha az bilinen ikinci çalışma “Brown devinimi” denen bir olayı açıklıyordu. 1850’lerde İngiliz botanikçisi Robert Brown, mikroskopla polenleri incelerken, taneciklerin su içinde gelişigüzel sıçramalarla devinim içinde olduğunu gözlemlemişti. Ancak bu gözlem 1905’e dek açıklamasız kaldı. Einstein’ın bugün de geçerliliğini koruyan açıklaması oldukça basittir: Son derece hafif olan polenlerin ani kımıltıları, su moleküllerinin çarpmalarıyla oluşuyordu. Gerçi molekül kavramı yeni değildi; ancak en güçlü mikroskop altında bile görülemeyecek kadar küçük olan moleküllerin varlığı ilk kez bu açıklamayla kanıtlanmış oluyordu.
Yüzyılımızın başında Ernst Mach gibi kimi seçkin fizikçilerin bile gözlemsel kanıt yokluğu gerekçesiyle atom teorisine uzak durdukları bilinmektedir. Öyle ki, bu olumsuz tutum, gazların kinetik teorisinin kurucusu Boltzman’ı intihara sürükleyecek kadar ileri gitmişti. Einstein‘ın açıklaması, bu tutuma son vermekle fiziğin içine düştüğü bir tıkanıklığı giderir. 

1905’in bilim dünyasına yeni bir ufuk açan üçüncü ve en önemli çalışması, Özel Görecelik (Special Relativity) kuramıdır. Bu kuram, Einstein’ın genç yaşında kendini gösteren bir merakına dayanır. Daha on dört yaşında iken Einstein, “Bir ışık ışınına binmiş olsaydım, dünya bana nasıl görünürdü, acaba?” diye sormuştu.
19. yüzyılın sonlarında ışığın hızına ilişkin Michelson-Morley deneyi, bu merakı derinleştiren bir sorun ortaya koymuştu: Ses ve başka dalga olaylarının, tersine ışık hızının referans sistemine göreceli olmayışı!Saatte 100 km hızla ilerleyen bir lokomotifin, iki istasyon arasında düdük çaldığını düşünelim. Sesin ön ve arka istasyonlara değişik hızlarla ulaşacağını biliyoruz: Öndeki istasyona normal ses hızından saatte 100 km daha fazla, arkada kalan istasyona ise saatte 100 km daha yavaş bir hızla ulaşır. Oysa trendeki insanlar için sesin hızında bir değişiklik yoktur; ön ve arka uçlara normal hızıyla aynı anda ulaşır. Sesin hızı gözlemcinin hızına göreceldir.
Işığa gelince Michelson Morley deneyleri, ışığın öyle davranmadığını göstermekteydi. Işık kaynağı ile gözlemcinin birbirine görecel hareketlerine ne olursa olsun ışık hızında bir değişiklik gözlemlenmemekteydi. Bu beklenmeyen bir sonuçtu; çünkü, sesin hava aracılığıyla yayıldığı gibi, ışığın da “esir” denen gizemli bir ortam aracılığıyla yayıldığı ve gözlemcinin hareketine bağlı olduğu sanılıyordu. Esir gözlemlenebilir bir nesne değildi; ama öyle bir kavram olmaksızın optik olgular nasıl açıklanabilirdi? , Maxwell’in elektromanyetik teorisi de esir türünden bir ortam varsayımına dayanıyordu. 5 Aralık 1932’de Albert Einstein Amerikan vizesini aldı.

Bir başka bulduğu formül: E=mc2(Denklemde E enerji, m kütle, c ışık hızı olarak kullanılmıştır).
Başlangıçta bu ilişkinin önemi yeterince kavranmamıştı. Einstein’ın denklemi içeren yazısını yayımlamakta güçlükle karşılaştığını biliyoruz. Oysa küçük bir kütlenin büyük bir enerji demek olduğunu ortaya koyan bu denklem yıldızların (bu arada Güneş’in) ışığı nasıl ürettiğini de açıklamaktaydı.

 Yaşamının son otuz yılını daha da kapsamlı bir kuram oluşturma çabasıyla geçirdi. Evrende olup bitenleri bir tek ilke altında açıklamak, insanoğlunun, kökü klasik çağa inen değişmez bir arayışıdır.
Modern çağda Oersted, Faraday ve Maxwell’in elektrik ve manyetik güçleri özdeşleştirme yoluna gittiklerini görüyoruz. Einstein’ın da ömür boyu süren düşü buna yönelikti: Doğanın tüm güçlerini (gravitasyon, elektrik, manyetizma, vb.) “birleşik alanlar” dediği temel bir ilkeye bağlamak. Bu düşün gerçekleştiği söylenemez belki; ama Einstein, çağdaş fiziğin egemen akımı dışında kalma pahasına, umudundan hiçbir zaman vazgeçmez. Evrenin nedensel düzenliliği onda bir tür dinsel inançtı. “Seçeneğim kalmasa, doğa yasalarına bağlı olmayan bir evren düşünebilirim belki; ama doğa yasalarının istatistiksel olduğu görüşüne asla katılamam. Tanrı, zar atarak iş görmez!” diyordu.

Bizden sonraki nesillerin bile unutmayacağı bir kişiliğe sahip, meraklı ve zeki bir insan Albert Einstein…

 

Bu Yazıyı Okuyanlar Bunları da Okudu . . .

Share
Yorum Yaz
Ad Soyad :
E-mail :
Yorum :

Share