Ahmed Arif Şiirleri ve Leyla Erbil’le Mektuplaşmaları

0
Ahmed Arif Şiirleri ve Leyla Erbil'le Mektuplaşmaları
Ahmed Arif Şiirleri ve Leyla Erbil'le Mektuplaşmaları

HASRETİNDEN PRANGALAR ESKİTTİM

Ahmed ’in yıllardır yazdığı şiirlerini bir araya getirdiği ilk ve tek şiir kitabı evliliğinden bir yıl sonra 1968’de Hasretinden Prangalar Eskittim adıyla Bilgi Yayınevi tarafından basılır. Türkiye’nin her yöresinde büyük bir ilgiyle karşılanan kitabı için düşündüğü ilk isim ise oldukça farklıdır:

Bunu anlatmak doğru mu bilmiyorum. Çok kişisel bir şey… Çok duygusal… Artık anı olmuş… Kitabımın adını ben önce ”Dört Yanım Puşt Zulası” koymuştum. Ama sevgili kardeşim Ali Özoğuz buna engel oldu. Bana ”Kitabına böyle bir ad koymaya hakkın yok” dedi. ”Seni 15 yaşında çocuklar, kızlar taparcasına seviyorlar. Sen bununla ola ki burjuvazinin tuzaklarını söylüyorsun. Ama şu da var o çocuklara saygı duymalısın. Hatta bu adı şiire bile verme, mısra olarak kalsın.” 

Düşündüm Ali’ye hak verdim. Madem öyle, kitabımın adı Hasretinden Prangalar Eskittim olsun, dedim.

Şiirine hep namusu gözüyle bakan Ahmed Arif, yıllar yılı yazdıklarını sadece dostlarına okur. Yeterince demlenmediğini düşündüğü için de basımını hep erteler. Kitabının bu kadar geç çıkmasının uzun ve sancılı bir süreci vardır:

Kitabın geç çıkması benim tembelliğimden, önem vermeyişimden. Ben bu konuda hala biraz amatörüm. Hiç profesyonel olamadım. 

Şiir önce bir güzellik duygusudur. Bu güzellik duygusunu kurtarmak, onu anlatmak, onu yaratmak..

Adını vermeyeyim. Birisine şiirleri verdim. Kitap çıkacak, ama iki yıl bekletti. Her yere gitti o kitap. Biliyorum. En son Şevket Süreyya’nın sansüründen geçti. Ama olumlu rapor geldi…

Adını vermeyeyim dediği kişi Bilgi Yayınevi’nin sahibi Ahmet Küflü’dür. Bu isim Ahmed Arif’in Cemal Süreya’ya yazdığı mektuplarda da sık sık geçer. Günel Altıntaş, 1968 yılının Nisan’ında Soyut Dergisi’nde ”Otuz Üç Kurşun”un ilk defa tamamının basılması dolayısıyla yazdığı makalede, Ahmet Küflü’yü ziyarete gittiğini ve kitabın yayımlanmasının neden geciktiğini sorduğunu, Küflü’nün ” Kurulu” yüzünden geciktiğini söylediğini . Ahmed Arif’in pek dikkat etmediği kitap sözleşmesinde iki yıl boyunca yeni baskı yapılamayacağına dair bir madde vardır:

Sözleşmenin birinde Küflü, ikinci baskıyı yapmak ister ancak Ahmed Arif bunu kabul etmez. Daha sonra 70’li yılların başında Erdal Öz, şairi, Cem Yayınevi’nin kurucusu Oğuz Akkan’la tanıştırır. İkinci baskı 1971 yılında Cem Yayınevi’nden çıkar. Sonrası malum: Arka arkaya bir çok basım yapılır. Yayınevi, otuz yılda 43 baskısını daha yapar Hasretinden Prangalar Eskittim’in:

Seni anlatabilmek seni.
İyi çocuklara, kahramanlara.
Seni, anlatabilmek seni,
Namussuza, haldan bilmez,
Kahpe yalana.

Ard-arda kaç zemheri,
Kurt uyur, kuş uyur, zindan uyurdu.
Dışarıda gürül- gürül akan bir dünya…
Bir ben uyumadım,
Kaç leylim bahar,
Hasretinden prangalar eskittim.
Saçlarına kan gülleri takayım,
Bir o yana,
Bir bu yana…

 

İki bebeğini kaybettikten sonra özlemle beklediği oğlu Filinta 12 Aralık 1972’de dünyaya gelir.

Yaşamımda en büyük sevinci baba olduğum gün duydum. İnanır mısınız, tam iki yıl oğlumun nüfus cüzdanını cebimde taşıdım. Cebimdeki, sanki dünyanın en zengin cüzdanıydı. Oğlum olmuştu… Oğlum, dünyanın en güzel güvercini… Dünyanın en güçlü silahı…

Beş yıl sonra emekli olur. Ankara’da gösterişten, gürültüden uzak bir hayat sürdürmeye başlar. O dönemde Cemal Süreya, Canip Yıldırım, Cemalettin Ünlü, Muzaffer Erdost, Nedret Gürcan, Adnan Binyazar ve aile yakınları dışında kimseyle görüşmek istemez. Okurun bütün beklentilerine rağmen ikinci bir şiir kitabı da yayımlamaz.

Ahmed Arif Şiirleri

Onun ilk ve tek yapıtı Hasretinden Prangalar Eskittim’den sonra ülkede çok şey yaşanır. Önce 12 Mart ardından 12 Eylül askeri darbeleri yapılır. Bu korkunç dönemlerde on binlerce aydın, gazeteci, bilim adamı, üniversite öğrencisi çeşitli işkencelerden geçirilir. Geleceği aydınlık dolu gençler cezaevlerini, duruşma salonlarını hancahınç doldururken Ahmed Arif’in şiirleri alanlarda, meydanlarda, işkencelerde, insanlık onurunu temsil eden bir özgürlük bayrağı gibi dalgalanır. Demokrasi ayaklar altına alındıkça, onun şiirleri zirveye çıkar.

Ece Ayhan, ”bir şiir anayasayı neden değiştirsin” derken Ahmed Arif’in dizeleri, şiirin, bir parti bildirisinden çok daha etkili olduğunu gösterir. Onun şiirinde, umut edenlerin, düşleri ve sevdaları uğruna yaşayıp ölenlerin acıları, dramları, hınçları ve öfkeleri vardır. Onun şiirleri yalnız kendi döneminin değil, baskıya maruz kalan tüm kuşakların tarihsel dipnotudur. Onun şiirleri direnmeyi, umudu, hasreti, aşkı isteyenlerin şiirleridir.

Vurulsam kaybolsam derim,
Çırılçıplak, bir kavgada,
Dostluk da, düşmanlık da.
Hiçbiri olmaz halbuki,
Geçer süngüler namluya.
Başlar gece devriyesi jandarmalaraın

Ama akşam erken iniyor mahpushaneye.
Ve dışarda derlikanlı bir bahar,
Seviyorum seni,
Çıldırasıya…

Onun şiirleri toplumu harekete geçirecek güçtedir. Bir yandan Anadolu’nun uzak köy ve kasabalarında yetiştikten sonra büyük kentlere yerleşen ve sonrasında doğdukları yerlerin sorunlarını unutup oralara sırtını dönen, içinde bulundukları burjuva düzenini ve onların uygarlık anlayışını savunan, sınıflarından kopmuş ve yozlaşmış sanatçılar; diğer yandan halkının, yurdunun gerçeklerini gören, bilen onların acılarını ve yaşamlarını şiirleriyle dile getiren Anadolu şairi Ahmed Arif… Onun şiirleri Anadolu’yu bilmeyenlerin yazamayacağı, yurdun sınırlarını aşmayan yerel bir insancıllıkla doludur.
Cemal Süreya:

”Onun şiiri, konuşmasından alınmış herhangi bir paça gibidir; konuşması ise, şiirin her yöne doğru bir devamı gibi. Bir bakıma ‘Oral’ (ağza ilişkin) bir şiirdir onunki”

der ve şu özelliğine değinir;

Bizde oral şiirin tuhaf bir kaderi vardır: bu şiirde, genellikle, ya kuru bir söylevciliğe düşülür ya da harcıalem duyguların tekdüze evrenine… Ahmed Arif’in şiirlerinde böyle bir sakınca yok. Hiçbir söyleve düşmez. Bir duygu sağanağı, imgeler halinde sıra sıra mısraları kurar. Ana düşünce dipte her belirli ama sakin durur; çoğalır, büyür belki, ama kalın bir damar halinde hep dipte durur. Ahmed Arif kendi şiirine en uygun yapıyı ve mısra düzenini bulmuş bir şairdir. Anlatımıyla, şiirin özü arasında özdeşlik vardır. Türkçe’de destan türünün en ilginç deneylerini yapmıştır.

Cemal Süreya, Ahmed Arif’in destan türünde şiirler yazarken ”kekre” denilebilecek bir lirizme ulaştığını söyler:

”İmge onda sınırlı bir değil, şiirin kendisi, bütünü oluyor. Kelimeler, ilişkin oldukları kavramı aşan ve daha geniş durumları karşılayan bir nitelik gösteriyorlar. Bu bakımdan büyük ustadır Ahmed Arif. Özellikle bu yönüyle bir çok şairi de etkilemiştir…

Onun şiiri, umudun, cesaretin, onurun, insancıllığın, insanca yaşamanın, derinliğin, aklın, yüreğin ve yalınlığın işidir. Gülten Akın’ın da dediği gibi bu özellikler sonradan kazanılmış değil, insanının içten gelen geleneksel özellikleridir. Onun şiiri organiktir:

Yani bütün hormonlarımla, bütün duygularımla, bütün egemen düşüncelerimle, hani leit motif diyoruz ya, onun bütün unsurlarıyla organik bir şiir.

der kendi şiirlerine. Doğu Anadolu halkının türküleriyle, ağıtlarıyla, masallarıyla besler şiirlerini. Halkın sözlü gelenekte yaşayan şiir birikimini ilerici bir anlayışla değerlendiren bu coşkulu, öfkeli, çarpıcı şiirler, derin bir sevgisiyle yoğrulduğu için çok güçlüdür.

ERBİL’LE MEKTUPLAŞMALAR

Gitmek,
Gözlerinde gitmek sürgüne,
Yatmak,
Gözlerinde yatmak zindanı.
Gözlerin hani?

Ahmed Arif bu dizeleri aralarında aşk olup olmadığı hakkında çok konuşulan Leyla Erbil için yazar. Erbil, Arif’in ölümünden yıllar sonra, İş Bankası Kültür Yayınlarının yazarları arasına katıldığı günlerden birinde, yayınevi editörüyle bir sohbeti sırasında şairle uzun yıllar mektuplaştıklarından bahseder. Çalışma masasının alt rafında, pembe bir karton dosyanın içinde muhafaza ettiği mektuplardır bunlar. Yayınevinin ısrarına rağmen Erbil o yıllarda mektupların yayınlanmasını kesinlikle istemez. Ölümünden sonra yayınlanması düşüncesi hakimdir çünkü Ahmed Arif’in ailesini inciteceğinden korkar. Aynı zamanda ”Leyla Erbil bu büyük şairin aşkıyla gündeme gelmek istiyor” dedikodularından da çekinir.

Mektuplar kör kütük aşık Ahmed Arif tarafından aşkına karşılık bulmak ya da hayata tutunabilmek umuduyla yazılır… Leyla Erbil bu mektuplaşmalarında dostluk sınırını çizer ve bu sınırı gün geçtikçe derinleştirerek muhafaza eder. Ahmed Arif de bu çizgiyi aşmayarak Leyla Erbil’in kararına saygılı davranır. Erbil, Kalan adlı eserinin tanıtım davetinde Ahmed Arif’in oğluyla tanışır. Yayınevi araclığıyla Filinta’ya bu mektuplardan söz ederler. Filinta tüm samimiyetiyle:

”Siz ve babam edebiyatımızın en değerli şahsiyetlerisiniz, elbette ki bu mektuplar yayınlanmalı”

der. Leyla Erbil tarafından gönderilen mektupların akıbeti ile ilgili ise hiç kimsenin bilgisi yoktur.

Leyla Erbil bir süre sonra yayınevi editörüne artık ömrünün son zamanlarını yaşadığını ve Ahmed Arif’in mektuplarının basıldığını görmek istediğini söyler. Bu eseri yayımlamak istemesinin en önemli sebebi gerçeğe bağlı kalma isteğidir. O, halkına inanmış, bunun için büyük bedeller ödemiş ve değeri yeterince anlşılamamış büyük bir şairin unutulmamasını ister. Ancak bu dileğini yerine getiremeden hayatını kaybeder.

Leyla Hanım’ın yazdığı mektuplar ortada olmadığına göre, Ahmed Arif’in aşkı karşılığını bulmuş muydu sorusunu Erbil;

”Hayır, benim tarafımda aşk yoktu, yalnızca dostluk vardı”

diye yanıtlar.

Leylim, Nicesin gene? Beyninde mi, yüreğinde mi, başka bir yerde mi, nerendeyse o İNAT yönünü yaratan dokuları öpmek isterim. Başkaca hiç. Ne taktığım, ne de vurulacağım bir nen yok. Seni. Sadece seni…

Kulluğum, divaneliğimle ellerini, gözlerini öperim. Öpüyorum ama doyamıyorum. Mutluluk ya da cehennem bu galiba. Sana doymak, korkunç ahmaklık olur. Hadi gel…

Erbil’in ölümünden iki ay sonra, Ahmed Arif’in yaşamından önemli kesitler sunan mektuplar İş Bankası Yayınları tarafından basılır. Mektuplar metinlerde geçen olayların ve gelişmelerin anlaşılabilmesi için tarih sırasına göre düzenlenir. Leyla Erbil tarafından, mektuplarda bahsi geçen ve hayatta olmayan bazı kişiler hakkında incitici sözlerin yer alabileceği gerekçesiyle, isimlerin sadece baş harflerinin kullanılmasına izin verilir. 1954-1955 yıllarındaki mektuplarda Leyla Erbil ve Ahmed Arif birlikte yayınlamayı düşündükleri bir şiir kitabından da bahsederler. Ahmed Arif adını ”Suskun” koymayı önerdiği bu şiir kitabını Leyla Erbile adayacağını yazar:

Sevgili canım, olağanüstü bir aksilik olursa, kitabım sana kalsın. Adını ‘Uy Havar’ yahut ‘Suskun’ koymakta serbestsin. Asıl demek istemediğim bir şey var, sana mecburum artık. Her hal ve şartta kitabımı sana ithaf ediyorum.

Edebiyatçıların mektupların yayımlanmasıyla ilgili fikirlerini, Refik Durbaş’la yaptığı bir söyleşisinde dile getiren Ahmed Arif’in mektuplarının yayımlanması, onun gibi büyük bir şairin vasiyetinin yerine getirilmesidir adeta:

…Belki halk için, okuyucu için gerekli değil ama edebiyat tarihçileri için eleştirmenler için gerekli olabilir. Türkiye’de henüz bu gelenek yok. Ama bir gün o da olur. Mesela Victor Hugo’nun sevgilisine yazdığı, Baudelaire’in hizmetçisine yazdığı mektuplar Fransa’da çok değerli belgeler olarak sunuluyor. Elbet bir milletin kültürü onlar da.

Karşılaştığı haksızlıklara, zulümlere, alçaklara boyun eğmeden dürüstçe yaşamış ve mertçe, insanca bu dünyadan çekip gitmiştir Ahmed Arif…

 

Kalbim dinamit kuyusu
Şafakları;
Taaa şafakları
Nice bir
Yangınları düşer alın çatıma
Gencecik ölüme gitmenin.

 

Bu Yazıyı Okuyanlar Bunları da Okudu . . .

Share
Web sitemizden yazı kopyalayıp, başka platformlarda yayınlamak telif suçu kapsamında cezalandırılacaktır. Web Sitemize Hoş Geldiniz.Twitter Takip Edilesi Hesaplar >> @tarihnedio , @SerhatOner24

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here