1936 – Türkiye’de Soyadı Kanunu

0
1936 - Türkiye'de Soyadı Kanunu
1936 - Türkiye'de Soyadı Kanunu

1936- Türkiye’de Soyadı Kanunu yürürlüğe girdi.

 

Soyadı Kanunu;

 

Soyadı Kanunu, her Türk vatandaş’ına bir soyadı taşıma yükümlülüğü getiren 2525 sayılı kanundur. İsviçre’den alınarak düzenlenen kanun, 21 Haziran 1934 tarihi’nde kabul edilmiş, 2 Temmuz 1934 günü Resmi Gazete’de yayımlanmış ve 2 Ocak 1935′te yürürlüğe girmiştir.

 

 

Soyadı Kanunu, her Türkiye vatandaşına bir soyadı taşıma yükümlülüğü getiren 2525 sayılı kanundur. İsviçre’den alınarak düzenlenen kanun, 21 Haziran 1934 tarihinde kabul edilmiş, 2 Temmuz 1934 günü Resmi Gazete’de yayımlanmış ve 2 Ocak 1936′da yürürlüğe girmiştir. Bu kanunun kabulünden sonra soyadı, Türkiye’de kişilerin kimliğinin ayrılmaz bir parçası olmuştur. Soyadı Kanunu’nun kabulü, toplumsal alanda yapılan Atatürk Devrimleri’nden birisidir.

Kanuna göre söylerken ve yazarken ön ad önde, soyad sonda kullanılmalıdır. Edebe aykırı ve gülünç soyadlarının, aşiret, yabancı ırk ve millet isimlerinin, rütbe ve memuriyet bildiren isimlerin soyadı olarak alınmasına izin verilmez. Soyadı seçme görevi “koca”ya verilmiştir (Anayasa Mahkemesi’nin 8/12/2011 tarihli ve E.: 2010/119, K.: 2011/165 sayılı Kararı ile değiştirilmiştir).

Yasanın amacı, o güne kadar kişilerin öz adları’nın yanında bir soyadı yerine dini , sosyal ve ailevi unvanlar taşımaları’nın yol açtığı ayrımı ortadan kaldırmak ve nüfus işlemleri, askere alma, okul kaydı, tapu işlemleri gibi alanlarda yaşanan karışıklıkları gidermekti. Bu yasayı takiben 26 Kasım’da çıkarılan 2590 sayılı kanunla “ağa”, “hacı”, “hafız”, “hoca”, “efendi”, “bey”, “beyefendi”, “hanım”, “hanımefendi”, “paşa”, “hazret” gibi unvan ve lakapların kullanılması yasaklandı.

Soyadı Kanunu’nun çıkmasından 5 ay sonra 24 Kasım 1934 tarihinde TBMM tarafından oy birliği ile kabul edilen 2587 sayılı kanunla cumhurbaşkanı Mustafa Kemal’e “Atatürk” soyadı verildi. 17 Aralık 1934’te çıkarılan yasa ile bu soyadının diğer kişiler tarafından kullanılması yasaklandı. Kız kardeşi Makbule dahi Atatürk değil, “Atadan” soyadını almıştır.

Kanunun “yabancı ırk ve millet isimleri”nin kullanımını yasaklayan 3. maddesi; anayasanın 10. maddesindeki eşitlik ilkesine aykırı bulunduğu iddiası ile tartışma ve dava konusu olmaktadır.

 

 

SOYADI KANUNU VE KANUNUN UYGULANMA SÜRECİ

Osmanlı Devleti sonrası’nda kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti, ilk andan itibaren her alanda,
gelişmiş toplumları yakalamak adına ciddi girişimler yapma yolunu seçmiştir. Özellikle toplumsal
alanda yapılan inkılâplar; çağdaşlaşmanın yanı sıra, yaşam standartlarının artırılması ve sosyal
düzenin sağlanmasını amaçlamıştır. Yapılan inkılâplar arasında Soyadı Kanunu da kendisine yer
bulmuştur. İlk olarak Medeni Kanun içerisinde bahsi geçen mevzu ancak 1934 yılında kanunlaşabilmiştir. Kanun, resmi işlerin ve sosyal işleyişin düzenlenmesi amaçları dışında, ilgili dönemde öne çıkmakta olan Türkçe’nin sadeleştirilmesi anlayışının da bir parçası olarak kabul edilmelidir. 1930’lu yıllarda Avrupa’da yaygınlaşan Milliyetçilik (Milliyetçilik, ulusçuluk ya da nasyonalizm, (etnik milliyetçilik ile sosyalizmi birleştiren, ırkıdır) kendilerini birleştiren dil, tarih veya kültür bağlarından bir üst yapı oluşturabilmiş sosyal birikimlerin adı olan millet veya ulus olarak tanımlanan bir topluluğun yaşama ve ilerleme ülküsünün toplumların ve insanlığın gelişmesini sağladığına inanan görüştür) anlayışı Türkiye’de de kendisine, bu tarz uygulamalarla yer bulmuştur. Soyadı Kanunu’nun daha kolay anlaşılabilmesi ve uygulanabilmesi için bir de nizamname (tüzük) yayınlanmıştır. Ardından kanun uygulanmaya başlanmıştır. İki yıl devam eden kanunun uygulama sürecinde küçük sorunlar yaşansa da başarılı bir şekilde soyadı verme işlemleri tamamlanabilmiştir. Soyadı Kanunu ile birlikte; lakapların kaldırılması ve Mustafa Kemal’e Atatürk soyadı verilmesi gibi iki tamamlayıcı kanun da bu süreçte hayata geçirilmiştir.

 

Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulduğu andan itibaren yeni bir düzen oluşturma gayretleri çerçevesinde toplumun her kademesinde ve her ihtiyacıyla alakalı olmak üzere birçok yenilik ve değişim süreçleri içerisine girmiştir. Eğitim, hukuk, sağlık, siyasal yapı ve ekonomi alanlarında yapılan düzenlemelerle yeni devlet; kalıcılık yakalama, vatandaşının refahını ve gelişmişlik düzeyini artırma çabaları sarf etmiştir. İşte bu gayretlerden birisi de Soyadı Kanunu’nun çıkarılması sürecinde gösterilmiştir. Kanunun çıkarılması ve uygulanması sırasında yaşananlar başlı başına bir araştırma konusu teşkil etmektedir. Soy isim kullanma meselesinin Türk tarihindeki varlığı üzerine kısa bir giriş yapılacak olursa; kanun çıkmadan önceki dönemlerde daha çok lakaplar,
şöhretler ve bir şekilde şahsın ait olduğu aile isimlerinin sıkça kullanıldığı görülmektedir. Türkler tarih boyunca ilk olarak boy isimleriyle anılmışlar, sonraki süreçte aile isimleri(soy) kullanılmaya başlanmıştır. Kimi zaman aile isimlerinin ardına “oğlu” kelimesi de eklenmiştir. Osmanlı döneminde “oğlu” yerine “zade” kullanılmaya başlanmıştır. Bu süreçte soyadları ya da lakaplar isimlerin önlerinde kullanılmıştır. Son döneme doğru ise Avrupa özentisi ile soyadları isimlerin sonunda kullanılmaya başlanmıştır Anadolu şehir, kasaba ve köylerinde soyadları az çok yerleşmesine rağmen idareci ve aydınlar soyadı kullanmamışlardır. Osmanlı’da derebeylik (özellikle Avrupa’da, toprağı ve o toprak üzerinde yaşayan köylüleri bir tek kişinin malı sayan, toprak köleliğine dayanan orta çağ siyasal düzeni) anlayışının olmamasından dolayı devlet, soy ve aile isimlerini sürekli yadırgayarak kimi zaman baskı altına almıştır. Devlet, şahısların ölümüyle birlikte isimlerinin kaybolması taraftarı olmuştur.

Soyadı verilmesi ihtiyacının nereden kaynaklandığına gelinecek olunursa; öncelikle 1930’lu yılların genel psikolojisine iyi bakmak gerekmektedir. İlgili yılların başlarında Türkiye’de Milletçilik anlayışının temelinde dil önemli bir yer kaplamaktaydı. O kadar ki, Türk olmak Türkçe konuşmakla eş değer olarak görülmeye başlanmıştı. Mustafa Kemal’in 1931 yılı Şubat ayında Adana’ya yapmış olduğu ziyaret esnasında kullanmış olduğu dil ile ilgili ifadeler bu konuda önem arz etmektedir: “Türk demek dil demektir. Milliyetin çok belirgin niteliklerinden biri dildir. Türk milletindenim diyen insanlar, her şeyden evvel ve mutlaka Türkçe konuşmalıdır. Türkçe konuşmayan bir insan Türk kültürüne, topluluğuna mensubiyetini iddia ederse buna inanmak doğru olmaz.”

Yine aynı dönemde dilde birlik sağlamak ulusal birliği sağlayabilmek adına önemli bir adım olarak anlamlandırılmış’tır. Mustafa Kemal konuyla ilgili olarak, yukarıda bahsi geçen Adana konuşması’nda, şu ifadeleri kullanmıştır: “Hâlbuki Adana’da Türkçe konuşmayan 20.000’den fazla vatandaş vardır. Eğer Türk Ocağı buna müsamaha gösterirse; gençler, siyasal ve sosyal bütün kuruluşlar bu durum karşısında duyarsız kalırsa, en aşağı yüz seneden beri devam edegelen bu durum daha yüzlerce sene devam edebilir. Bunun neticesi ne olur? Efendiler! Herhangi bir felaketli gününüzde bu insanlar, başka dille konuşan insanlarla el ele vererek aleyhimize hareket edebilirler. Türk Ocaklarımızın başlıca vazifesi bu gibi unsurları, bizim dilimizi konuşan hakiki
Türk yapmaya çalışmaktır. Bunlar Türk vatandaşlarıdır. Bugün ve yarın talihimiz ve kaderimiz birdir” 

Dil konusundaki bu bakış açısının ilk yansımalarından birisi alfabe değişikliğinin yapılması ile kendisini göstermiştir. Sonraki süreçte, dil meselesinin detaylı takibini yapmak amacıyla, 1932 yılında, Türk Dili Tetkik Cemiyeti kurulmuştur. Bu cemiyet Türkçeyi zenginleştirmek için yoğun gayret sarf etmiştir. Öncelik olarak dilde sadeleşme ve diğer dillerin etkisinden kurtarılmış temiz bir Türkçe meydana getirmek hedeflenmiştir. Atatürk döneminde dilde yapılan sadeleştirme çalışmaları çerçevesinde, Türkçe içerisinde yer alan yabancı kelimeleri karşılayacak kelimeler bulmak üzere çeşitli yöntemler kullanılmıştır. Bunlardan ilki; yabancı bir kelimeye karşılık
Türkçe kök ve eklerden yararlanarak yeni kelimeler türetmek olmuştur. Diğer bir yöntem ise, yabancı kelimeyi karşılayacak olan fakat zamanla unutulmuş bulunan Türkçe kelimeleri yeniden canlandırmak şeklinde kendisini göstermiştir. Ya da Anadolu ağzında yaşamaya devam eden kelimeler kullanılarak kelime açıkları kapatılmaya çalışılmıştır. Son yöntem ise Türkçenin
lehçelerinden ödünç alınarak ve halk tarafından yadırganmayacak sözcükler kazandırarak dili evirmek olmuştur. Burada bahsettiğimiz, Türkçe ile ilgili ihtiyaçların gündeme gelmesi ve Milliyetçilik faktörleri konumuzun esasını oluşturan kanunun çıkması sürecinde de kendisini açıkça gösterecektir. Öyle ki, kanunun çıkması sonrasında Türkçe soyadları tespit etmek ve üretmek için ciddi çalışmalar gerçekleştirilecek, Türkçe soy isim alınması özendirilecektir.
Kanunun çıkarılmasının; mevcut siyasi anlayışın etkileri dışında, bir ihtiyacın yansıması olduğu gerçeği de unutulmamalıdır. Şapka inkılâbı, kılık kıyafet düzenlemeleri, tekke-zaviye ve türbelerin kapatılması, uluslararası ölçüm birimlerine ve takvime geçiş gibi sosyal alanı ilgilendiren inkılâpların bir parçası da Soyadı Kanunu olmuştur. Osmanlı’da; aile adı, doğum yeri ve tarihi
gibi ayrıt edici faktörlerle sosyal hayat düzenlenmeye çalışılmıştır. Fakat bu yaklaşımlar; nüfus düzenlemesi, askerlik ve ekonomik ilişkilerde büyük sıkıntılara neden olmuştur. Tanzimat ile birlikte batı tarzı okulların açılmaya başlanması soyadı ihtiyacını daha da artırmıştır. Doğum yerleri ve aile isimleri bir müddet bu okullarda kullanılmıştır. Örneğin Mustafa Kemal askeri okulda “Mustafa Kemal Selanik” olarak tanınmıştır. Fakat bu uygulamalar çok dar bir çevrede gerçekleşmiş ve tüm toplumu kapsayacak özelliğe sahip olamamıştır.

 

Kanunun çıkarılmasında etkin olan diğer bir unsur ise ülkenin sahip olduğu nüfus miktarının tam olarak tespit edilerek kayıt altına alınması olmuştur. 1920’den itibaren ve daha savaş devam ederken, nüfusu kayıt altına almak için birçok girişimde bulunulmuştur. Şöyle ki; 28 Eylül 1920’de
çıkarılan “Nüfus Vukuatının İki Ay Müddetle Cezai Nakdiden Muafiyetine Dair Kararname” ile daha önceden kaydı olmayan ve iki ay içerisinde nüfus kaydı yaptıranlardan herhangi bir ceza alınmaması kararlaştırılmıştır. 17 Nisan 1922 tarihli bir kanunla ise nüfus kaydı yaptırmayanlara verilen cezalar 5 katına çıkarılmıştır. 1924 yılına ait “Köy Kanunu” ile de köyde olan ölüm doğum evlenme ve boşanma olaylarının kayıtlara geçirilmesi istenmiştir. 1926 yılına ait Medeni Kanun nüfusa kayıt işlerini mecburiyete tabi tutmuştur. 1927 ve 1935 yıllarında yapılan genel nüfus sayımları da kayıt dışı nüfusu kayıt altına almayı amaçlamıştır. 5 Temmuz 1934 tarihli “Gizli Nüfusların Yazımı Hakkında Kanun” da konunun ne kadar ciddiye alındığının bir diğer göstergesidir. Birkaç örnek ile açıklamaya çalıştığımız nüfus kaydının tam ve sağlıklı bir şekilde yapılmasına yönelik uygulamaların en öne çıkanlarından birisi de soyadı almakla ilgili olan çalışma olmuştur. Devlet; adını-soyadını-doğum ve ölüm tarihini-evlenme ve boşanma hallerini bilmediği bir nüfusun yönetilmesindeki zorlukları dikkate alarak ve geleceğe dair planlamalarda sağlıklı bir yapılanmayı oluşturabilmek öngörüsü ile, Soyadı Kanunu çerçevesinde, kendi nicel verilerini
net bir şekilde görmek istemiştir. 1926 yılına gelinene kadar soyadı konunuyla ilgili ciddi bir adım
atılmamıştır. İlk olarak o yıl yürürlüğe giren Medeni Kanunla birlikte, aile isimlerinin alınması kabul edilmiştir ama bunun uygulamaya konulması biraz daha zaman almıştır 10. Medeni Kanun’un ilk kabul edilmiş halinde; isim, aile ismi ve soy isimleri taşımayla alakalı maddeler şunlardır:

25. madde: “İsmi ihtilâfa mahal veren kimse, hâkimden hakkının tanınmasını talep edebilir. İsmi gasp olunması ile mutazarrır olan kimse bunun men’ini ve taksir vuku takdirinde maddî tazminat talebi hakkında halel gelmemek üzere maruz kaldığı haksızlığın mahiyeti icap ediyorsa manevî
tazminat namı ile bir meblâğ itasını da talep edebilir.” 

26. madde: “Muhik sebeplere binaen bir kimse isminin değiştirilmesini isteyebilir. İsmin değişmesi nüfus siciline kayıt ve ilan olunur. Şahsın ismi değişmekle ahvali değişmez. Bir ismin değişmesinden mutazarrır olan kimse ıttıla gününden itibaren bir sene içinde tebdil kararına itiraz edebilir.”

126. madde: “Hüsnüniyetle evlenen kadın, feshine hükmedilmiş olsa bile evlenme ile iktisap ettiği vaziyeti muhafaza eder; fakat evlenmeden evvelki aile ismini tekrar alır.” 

141. madde: “Boşanan kadın, evlenme ile iktisap ettiği şeraiti muhafaza eder. Şu kadar ki, evlenmeden evvel taşıdığı aile ismini tekrar alır. Eğer kadın evlenmenin hini akdinde dul idi
ise, kendi aile ismini taşımasına boşanma hükmü ile birlikte müsaade edilebilir.”

153. madde: “Kadın, kocasının aile ismini taşır.” 

257. madde: “Evlatlık, kendisini evlatlığa alanın aile ismini taşır ve onun mirasçısı olur.”

259. madde: “Soyu belli olan çocuk babasının ismini taşır ve onun vatandaşlık haklarına malik olur.”

312. madde: “Babaya nispeti babalık hükmü ile veya tanınmak sureti ile taayyün eden çocuk, babanın aile ismini taşır ve onun vatandaşlık hakkını iktisap eder.”

Görüldüğü üzere Medeni Kanun’un genel felsefesine uygun olarak aile çerçevesinde isim alınması ve değiştirilmesi konusunda birkaç mevzuya değinilmiştir. Fakat kanun; tam manasıyla bir soyadı alma zorunluluğu, soyadı alma şekli ve kullanımı ile ilgili net bir yargı belirtmemiştir. Bu nedenle Soyadı Kanunu çıkana kadar konuyla alakalı ciddi bir gelişme olmamıştır.

 

Soyadı Kanunu’nun Mecliste Görüşülmesi ve Kabulü

Soyadı Kanunu meselesi ilk olarak 1933 yılında Meclis içerisinde encümenler aşamasında görüşülmeye başlanmıştır. 13 Mart günü soyadı hakkında kanun lâyihası Dahiliye ve Adliye Encümenlerine havale edilmiştir. Dahiliye Encümeni’nin 11 Aralık 1933 tarihinde Meclise sunduğu mazbata’da özetle şu ifadeler yer almıştır: Bizde soyadları mevcuttur fakat kullanılması isteğe bırakılmıştır. Medeni memleketlerde bu işin sisteme oturtulmasına karşın ülkemizde bir düzen mevcut değildir ve bu işin intizama kavuşturulması encümenliğimiz olarak kabul görmüştür. Hükümet soyadının isimden önce konulmasını istemektedir fakat soyadının isimden sonra gelerek kullanımının daha uygun olacağı düşünülmektedir. Ayrıca hükümet teklifinde yer almayan; “Rütbe ve memuriyet, aşiret ve yabancı milliyet isimlerinin alınamayacağı” hükmü teklife eklenmiştir. Diğer yandan 7. maddede hükümetin “bu sene sonuna kadar soyadı alınması zorunluluğu” ifadesi “bir sene sonraya” şeklinde değiştirilmiştir. Adliye Encümeni de bir mazbata hazırlamıştır ve kısaca
şöyledir: Kanun son derece elzemdir ve bir toplumda işlerin sürdürülebilmesi için şahısların birbirinden kolayca ayırt edilmesi gerekmektedir. Türkiye’de özellikle şehirlerde soyadı uygulaması yaygınlaşmamıştır ve bu durum resmi özel işlerin sürmesinde sıkıntılar doğurmaktadır. Soyadı’nın sonda kullanılması uygundur. Soyadı alınması süresi ise iki yıl olmalıdır. Hükümetin; “Kanunun
yürütmesinde Maliye, Adliye ve Millî Müdafaa vekâletleri memurdur” teklifi yerine ise sadece Dahiliye Vekaleti’nin sorumlu olması ifadesinin konulması uygun olacaktır… Her iki encümenin de çalışmaları sonrasında hazır hale getirilen kanun teklifi 1934 yılı Haziran ayında Meclis gündemine alınmıştır.


Dönemin Başbakanı İsmet İnönü, TBMM’ye Soyadı Kanunu’nun gerekçesini özetle şu şekilde sunmuştur: Türkiye’de soyadı kullanımı isteğe bağlı şekildedir. Köylerde hemen herkesin bir soyadı vardır. İlgili kanunla sadece bu soyadlarına resmiyet kazandırmış olunacaktır. Olmayanlar ise yeni soyadları tespit edeceklerdir. Köy muhtar ve azaları bu işin yürütülmesinde en çok vazife sahibi
olacak kimselerdir.


Soyadı Kanunu görüşmeleri 16 Haziran 1934 günü Meclis oturumunda başlamıştır. Görüşmeler çeşitli konuların tartışılması eşliğinde devam etmiştir. Değişiklik için çok geç kalındığı, soyadının isimden önce mi sonra mı geleceği, kanunun uygulanmasının sınırlı kalabilme riski taşıdığı, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan kimselerin tescil edilmiş aile isimlerinin mevcut olabileceği ve
bu durumun kanunun işletilmesi sırasında dikkate alınması gerektiği gibi daha birçok konu, vekillerin gündeme aldığı tartışma mevzuları arasındadır.

Mecliste, kanun görüşmeleri sırasında ilk olarak Bursa Milletvekili Refet Bey söz almıştır. Kanun için geç kalındığını ve en azından Medeni Kanun’u takiben çıkarılması gerektiğini ifade etmiştir. Konunun Adliye Vekilliği tarafından çalışılmasını umduğunu fakat Dahiliye Vekilliğinin bu işi
yürüttüğünü belirtmiştir. Medeni Kanun’da yer alan soyadıyla ilgili maddeleri zikreden vekil, Medeni Kanun’da “soyadı” yerine “aile ismi” tabirinin kullanıldığını aktarmıştır. Medeni Kanun’da da zikredildiği gibi aile isimleri vardır ve gerçekten de birçok aile tescil edilmiş aile isimleri kullanmaktadır. Ankara’nın Helvacı Mahallesi’nden getirtilen nüfus defterinde kayıtlı olan 77
ailenin 50 tanesi oranın yerlisidir ve tamamının aile isimleri mevcuttur. Göçmen olarak gelenlere ise aile isimleri olmasına rağmen; “Çerkez muhaciri” ve “Rumeli muhaciri” gibi isimler verilmiştir. Bunların aile şöhreti olarak muhacirliği kaydetmek devlet adına bir hata olmuştur. Vekil ayrıca, dört adet köy nüfus kaydını da incelediğini ve buralarda yaşayan hemen herkesin aile isminin tescilli olduğunu gördüğünü belirtmiştir. Türk milleti asil bir millettir ve aile ismi olmaması imkânsızdır. Refet Bey, kanun teklifinin sadece soy adlarla ilgili olduğunu, öz adların da tadiline gerek bulunduğunu dillendirmiştir. Arapça ve Farsça diye birçok gülünç ve anlamsız isim şahıslara verilmiştir. Bu tip isimlerden kurtulmak gerekmektedir. Bazı anlamsız isimlerin büyük şehirlerde
moda olduğu görülmektedir. Örneğin; Huride, Zerefşan, Küşayiş, Suhandan gibi. Türkçeleştirme çalışmaları yapılırken ilim adamları Türkçe isimler üzerinde de çalışmalıdırlar. Sonuç olarak aile isimleri vardır ve bunu yok sayıp yenisini buldurmak isteği karışıklığa neden olacaktır. Aile isimleri çeşitli kaynaklardan beslenmektedir. Bazı isimler memuriyetlerden kaynaklıdır (Kadızade, İmamoğlu, Çavuşoğlu). Bazıları sanat ve meslek kaynaklıdır (Çakmakcıoğlu, Demircioğlu, Çobanoğlu). Şahıs isimlerinden kaynaklı olanlar (Hacı Alioğlu, Hacı Bayramoğlu), sıfatlardan kaynaklananlar (Ayoğlu), kişisel özelliklerden alınanlar (Kara Memetoğlu, Uzunoğlu), şehir isimlerinden türeyenler (Konyalıoğlu), kavmiyetten alınanlar (Macaroğlu, Türkmenoğlu),
manasız olanlar (Zobutoğlu, Barbutoğlu), tarihten gelenler, hayvan isimlerinden alınanlar (Öküz, Tilki), coğrafya isimleri (Kaya) gibi çeşitli soy isim belirleme yolları kullanılmıştır. Bu şekilde belirlenen ve hali hazırda kullanılan aile isimleri olmayan en fazla %5 civarında aile vardır. Sadece bu küçük gruba soy isim verilip diğerlerine dokunulmamalıdır. Vekil son olarak soyadlarının
isimden önce kullanılmasında bir sakınca olmadığını ve bunu öz addan sonra kullanmanın halk tarafından kabul görmeyeceğini de iddia etmiştir. Dâhiliye Vekili Şükür Kaya, konuyla ilgili söz almış ve özetle şu açıklamayı yapmıştır: “Halkımız arasında her ailenin az çok ismi vardır ama
bunlar ya fazla yaygınlaşmışlar ya da tamamen unutulmuşlardır. Kanun ile gelecek olan soyadı kesin olacak ve her yerde her vakit aynı soy isimle tanınmış olunacaktır. Türklerde soy ismi yok demiyoruz ama olan veya olmayanlar bunu netleştirmelidirler. İlk büyük ihtiyaç orduya asker alımında kendini göstermektedir. Her yıl 30-40 bin asker alınmaktadır. Alınacak soy isim resmigayri resmi tüm işlerde kullanılmalıdır. Özellikle muhacirler, aile isimleri verilmeden geçiştirilmiştir. Bu şekilde olanlar da bir zamanlar vatan saydığımız yerlerde yaşamaktaydı. Bu kimselere muhacir yerine soyadları vermek daha uygundur. Ülke genelinde yaklaşık 1.600.000 muhacir vardır ve bunların aile isimleri kayıtlara geçmemiştir. Kanunun daha fazla bekletilmesine ve zaman kaybına gerek yoktur. Bu kanun 15 aydır Dahiliye ve Adliye encümenlerince
tetkik edilmiştir. Maddeler görüşülürken eksik olan yerler tamamlanacaktır.” denilmiştir.

 

                                          SOYADI KANUNU

Kanun Numarası : 2525
Kabul Tarihi : 21/6/1934
Yayımlandığı R. Gazete : Tarih : 2/7/1934 Sayı : 2741
Yayımlandığı Düstur : Tertip : 3 Cilt : 15 Sayfa : 506

 Madde 1 – Her Türk öz adından başka soy adını da taşımaya mecburdur. 

Madde 2 – Söyleyişte, yazışta, imzada öz ad önde, soy adı sonda kullanılır.

Madde 3 – Rütbe ve memuriyet, aşiret ve yabancı ırk ve millet isimleriyle umumi edeplere uygun olmayan veya iğrenç ve gülünç olan soyadları kullanılamaz.

Madde 4 – Soy adı seçme vazifesi ve hakkı evlilik birliğinin reisi olan kocaya aittir. (İptal birinci cümle: Anayasa Mahkemesi’nin 8/12/2011 tarihli ve E.: 2010/119, K.: 2011/165 sayılı Kararı ile.) Koca ölmüş ve karısı evlenmemiş olursa veyahut koca akıl hastalığı ve akıl zaifliği sebebiyle vesayet altında bulunuyor ve evlilik de devam ediyorsa bu hak ve vazife karınındır. Kocanın vefatıyle karı evlenmiş veya koca evvelki fıkrada zikredilen sebeplerle vesayet altına alınmış ve evlilik de zeval bulmuş ise bu hak ve vazife çocuğun baba cihetinden olan kan hısımlarından en yakın erkeğe ve bunların en yaşlısına yok ise vasiye aittir. 

Madde 5 – Mümeyyiz olan reşit soy adını seçmekte serbesttir. Akıl hastalığı ve akıl zaifliği dolayısıyla vesayet altına alınmış olan reşidin adını babası, yok ise anası, bu da yok ise vasisi seçer.

Madde 6 – En büyük mülkiye memurunun vereceği müzekkere üzerine Cumhuriyet Müddeiumumisi, 3 üncü maddedeki memnuiyete uygun olmayarak soy adı kullananların bu adı değiştirmelerini ve tarihte ün almış olanlara ilişik anlatan adların, hilafını iddia ile, kullanılmamasını mahkemeden istiyebilir. Kanunla taayyün eden unvanlar mahfuzdur.

Madde 7 – Bu kanunun neşri tarihinden itibaren iki yıl içinde gerek soy adı olmıyanlar ve gerekse soy adlarını değiştirmek isteyenler taşıyacakları adı Hükümetin tayin edeceği şekilde nüfus kütüklerine geçirilmek üzere bildirirler. Bu iş için verilecek her nevi evrak pul resminden muaftır.

Madde 8 – Soyadı seçme işlerinde çıkacak ihtilafları halletmek ve kendiliklerinden soyadı seçmiyenlerle anası babası belli olmayan çocuklara ad takmak ve bir adın kanunun istediği şekle uygun olup olmadığı hakkında karar vermek salahiyeti ana kütüğün bulunduğu yerin en büyük mülkiye memuruna aittir.

Madde 9 – Valiler ve kaymakamlar soyadlarının nüfus kütüklerine ve doğum kağıtlarına doldurulması işinde diğer Devlet dairelerinde münasip gördükleri memurları iş bitinceye kadar yardımcı olarak nüfus dairelerinde çalıştırmaya salahiyetlidirler.

Madde 10 – Bu kanunun tayin ettiği müddet geçtikten sonra soyadlarını değiştirmek isteyenler Kanunu Medeninin bu baptaki hükümlerine tabi olurlar.

Madde 11 – Soyadlarını nüfus kütüğüne ve doğum kağıtlarına yazma işinde ihmali görülen memurlar hakkında kaymakamlar bir haftalığa, valiler on beş günlüğe kadar maaş kesme cezası verebilirler. Bu kararlar kati olup ilk ödenecek maaştan kesilir.

Madde 12 – Kanunun tayin eylediği zaman içinde soy adını memurlara bildirmeyenler’den beş liradan on beş liraya kadar ve bu iş için Hükümetçe verilecek vazifede ihmali görülen muhtarlar ve ihtiyar heyetleri azasının her birinden ve belediyelerce memur edilenlerden on liradan elli liraya kadar hafif para cezası alınır. Bu cezalar mahalli idare heyetleri karariyle verilir ve vali veya kaymakamların tasdiki ile katileşir.

Madde 13 – Bu kanunun tatbik yollarını gösterir bir Nizamname yapılacaktır.

Madde 14 – Bu kanun neşri tarihinden altı ay sonra mer’iyete girecektir.

Madde 15 – Bu kanunun hükümlerini yerine getirmeye Dahiliye Vekili memurdur.

Share

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here