1861 – Mehmet Vahideddin, Osmanlı’nın son Padişahı (ö. 1926)

0
42
Mustafa Kemal, Vahdeddin’in ölüm haberini alınca: “Onurlu bir adam daha vefat etti. İsteseydi Topkapı’nın bütün cevahirini götürür, gittiği yerde kendi ordusunu kurup geri dönerdi” demiştir.

     1861-MEHMET VAHİDEDDİN, OSMANLI                 İMPARATORLUĞU’NUN SON PADİŞAHI

1861 – Mehmet Vahdettin, Osmanlı’nın son Padişahı (ö. 1926)

Mehmet Vahideddin Kimdir?

Sultan Mehmet Vahideddin, Osmanlı İmparatorluğu’nun otuz altıncı ve sonuncu padişahlarından biridir.

Mehmet Vahideddin’in Hayatı

Sultan Mehmet Vahdeddin, Osmanlı İmparatorluğu'nun otuz altıncı ve sonuncu padişahlarından biridir.

 

Osmanlı padişahlarından Sultan Mehmet Vahideddin otuz altıncı ve son padişahlarından biridir. Mehmet Sultan Vahideddin, 2 Şubat 1861 tarihin de İstanbul da dünyaya gelmiştir. Babası: Sultan Abdülmecid, 31. Osmanlı padişahı ve 110. İslam halifesidir. (İslamda sonra gelen, yerine geçen, ardından gelen anlamında, Muhammed’in ölümünün ardından oluşturulan yönetim makamıdır) Annesi: Fatma Gülistu Kadın Efendi Abhaz Kral Hanedanı (hükümdar ya da devlet büyüğü gibi bir kişiye dayanan soy, böyle bir soydan olan büyük aile) olan Çaçba-Şervaşidze’lere mensuptur. Babası Prens Tahir Şervaşidze’dir. 1854 yılın da politik sebeplerden dolayı Sultan Abdülmecid ile evlenmiştir. Sultan Mehmet Vahideddin’in doğduğu yıl, annesi Gülistu Kadın Efendi vefat etmiştir. Çok geçmeden de ardından 1861 yılında babası vefat etmiştir. Sultan Mehmet Vahideddin hem öksüz hem de yetim kalmıştır, bu sebepten ötürü Abdülmecid’in diğer bir eşi olan Şayeste Kadın tarafından bakılıp-büyütülmüştür. Babası’nın ölümü’nün ardından tahta padişah olarak ikinci Mahmut’un oğlu Sultan Abdülaziz çıkmıştır.

Sultan Abdülaziz tahta çıktığında henüz bir çocuk olan Sultan Mehmet Vahideddin çocukluğunu serbest yaşamıştır. 

 

 

Sultan Abdülmecid veya I. 31. Osmanlı padişahı ve 110. İslam halifesidir
Sultan Abdülmecid (Sultan Mehmet Vahdeddin’in Babası)

 

 

 

Sultan Abdülmecid Osmanlı hanedanı’nın 31. padişahı ve 110. İslam halifesidir. İkinci Mahmut ile Bezmiâlem’in oğludur. 23 Nisan 1823 yılı’nda doğmuştur. 3 Temmuz 1839 da tahta çıkmıştır. Dönemin de Tanzimat Fermanı’nı (Tanzimât Fermânı, Gülhane Hatt-ı Şerif-î, Türk tarihinde Batılılaşmanın ilk somut adımıdır. 3 Kasım 1839’da, Sultan Abdülmecid döneminde Hariciye Nazırı Koca Mustafa Reşit Paşa tarafından okunmuştur) ilan ettirmesi ile meşhurdur. Osmanlı Devleti’nin son 4 padişahı’nın babası olup, en çok sayıda oğlu padişahlık yapan Osmanlı Padişahıdır kendisi.

 

 

 

Fatma Gülüstü Kadın Efendi, (d. 1831, Abhazya – ö. Mayıs 1861, İstanbul), son Osmanlı padişahı Mehmet Vahidettin‘in annesi ve Sultan Abdülmecit‘in eşlerinden biriydi.
Fatma Gülistu Kadın Efendi (Sultan Mehmet Vahdeddin’in Annesi)

 

 

 

Fatma Gülistu Kadın Efendi, 1831 yılı’nda Abhazya da doğmuştır. Son Osmanlı Padişahı Sultan Abdülmecid’in eşlerinden biriydi kendisi. Son Abhaz Kral hanedanı olan Çaçba-Şervaşidze’lerin soyundan gelmektedir. Babası Kral Şervaşidze’dir. Sultan Abdülmecit’e iki çocuk bağışlamıştır.

 

 

Mehmet Vahideddin’in Öğrenim Hayatı

Sultan Mehmet Vahideddin’in eğitim ve öğrenimini ağabeyi Sultan İkinci Abdülhamid henüz daha padişah bile değilken yakından ilgilenmiştir. Abisi’nin ona güvenmesi ve sevmesinden dolayı hapis hayatı yaşamaktan kurtulmuştur. Sultan Mehmet Vahideddin kitap okumayı çok severmiş. Özellikle kitaplarda tercihi Fıkıh üzerine olurmuş. Bu sebepten ötürü Sultan Mehmet Vahidettin okuduğunu iyi anlar, kitabeti ve imlâsı düzgün olurmuş. Aynı zaman da Mehmet Vahideddin nazik ve kibar bir insandı. Zeki bir insandı, fikirlerini ifade etmekten çekinmez kağıt üstüne aktarmakta da zorluk çekmezdi. Az konuşur, daha çok dinlemeyi sever ve birisini dinlerken pür dikkat kesilirdi. Ortamlar da her zaman bu yönünden sevilen, sayılan bir insandı. 

Sultan Abdülmecid'in oğludur. Henüz 10 yaşındayken annesi Tirimüjgan Sultan ölünce, bakımını Abdülmecid Han'ın diğer çocuksuz eşi Piristû Kadın Efendi üstlendi. Piristû Kadın Efendi, Abdülhamid Han'ı kendi çocuğu gibi büyüttü.
Sultan İkinci Abdülhamid (Sultan Mehmet Vahdettin’le eğitim ve öğrenim hayatında yalnız bırakmayan ağabeyi)

 

Sultan İkinci Abdülhamid (Sultan Mehmet Vahdettin’le eğitim ve öğrenim hayatında yalnız bırakmayan ağabeyi)

Sultan Abdülmecid’in oğludur. Henüz 10 yaşındayken annesi Tirimüjgan Sultan ölünce, bakımını Abdülmecid Han’ın diğer çocuksuz eşi Piristû Kadın Efendi üstlendi. Piristû Kadın Efendi, Abdülhamid Han’ı kendi çocuğu gibi büyüttü. Babası’nın ölümünden sonra yerine geçen amcası Abdülaziz diğer şehzadelerle birlikte Abdülhamid Han’ın eğitimiyle de yakından ilgilendi. 1867 yılı’nda çıktığı Avrupa gezisine Abdülhamid Han’ı da beraberinde götürdü. Abdülhamid Han, Osmanlı İmparatorluğu’nun 34. padişahı ve 113. İslam halifesidir. Bunalımlı bir dönemde tahta çıkan Abdülhamid Han, Batı’ya karşı dengeci, Doğu’ya karşı İslamcı politikalar izlemiş, ülke içinde monarşiyi güçlendirmiştir.

 

 

Mehmet Vahideddin’in Padişah Olma Süreci

1909 yılı’nda 5. Mehmet’in (Reşad) ölümü’nün ardından, tahta geçmiştir. Amcası Abdülaziz’in büyük oğlu Yusuf İzzeddin Efendi’nin veliaht olması, kendisinden 6 ay büyük kardeşi Şehzade Süleyman’ın da o yıl ölmesinden sonra tahtın ikinci varisi oldu. 1916 yılı Şubat ayı’nda Veliaht Yusuf İzzeddin Efendi’nin intihar etmesi üzerine resmen Osmanlı tahtı’nın varisi ilan edildi.

Varisliği’nin hemen ardından 1917’de Almanya gezisine çıktı. 1918’de Avusturya-Macaristan İmparatoru Franz Joseph’in cenaze töreni sebebi ile Viyana’ya giderek padişahı temsi etti.

4 Temmuz 1918’de 5. Mehmet’in ölümü üzerine, Sadrazam Talat Paşa, Harbiye Nazırı Enver Paşa ve Şeyhülislam Musa Kazım Efendi Çengelköy’e giderek kendisine durumu bildirdiler. Topkapı Sarayı’nda Babüssade önünde düzenlenen cülus töreniyle (Osmanlı Devleti’nde padişah tahta çıkarken Babüssaade önünde yapılan törene verilen addır) 6. Mehmet ünvanı ile tahta çıkarıldı. Törenden hemen sonra Sultan Reşad’ın cenaze namazında bulundu. Eyüp’e kadar giderek defnini izledi. 

 

Mehmet Vahideddin’in Padişah Olduktan Sonraki Süreci

İlk iş olarak Enver Paşa’nın “Başkumandan Vekili” unvanını “Başkumandanlık Erkân-ı Harbiye Reisi” olarak değiştirdi. Kendi adının, irade-i seniyelerin (Padişahın, bir işin yapılması veya yapılmaması hakkında verdiği emir. İrade eskiden şifahi, yani ağızdan emir vermek, yahut kendi el yazısı ile yazmak suretiyle verilirdi. Sonradan iradeler mabeyn baş katibinin imzasını taşıyan yazılı kağıtla bildirilmeğe başlamıştır) altına değil, eski devirde olduğu gibi yukarısına yazılmasını emretti. Halk, Vahideddin’in her şeyi düzelteceğini konuşmaktaydı. Bu nedenle 31 Ağustos’taki kılıç alayında (kılıç kuşanma)  herkes sokaklara döküldü. O gün on çifte filika (gemilerde bulundurulan küçük tekne, sandal) ile denizden Eyüp’e giden yeni padişah Yeniçeri Ocağı’nı kaldıran büyükbabası II. Mahmud’un pelerinini omzuna almıştı. Kılıcını Şeyh Sünusi kuşattı.

Vahideddin’in tahta çıktığı günlerde I. Dünya Savaşı hemen her cephede Osmanlı ordularının da yenik düşmesiyle bitmek üzereydi. Almanya ve Avusturya ateşkes istemişti. Bu devletler gibi savaştan çekilmeyi düşünen Vahideddin, Talat Paşa’dan istifa etmesini istedi. 8 Ekim 1918’de kabine çekildi. 14 Ekim’de hükümeti kurma görevini yaveri Ahmed İzzet Paşa’ya verdi. Yeni hükümette Hürriyet ve İtilaf Fırkası’na mensup nazırlar çoğunluktaydı. Hükümet, İtilaf Devletleri’nden ateşkes antlaşması imzalanmasını istedi. Bahriye Nazırı Rauf Bey başkanlığında bir heyet Limni Adası’nın Mondros Limanı’na gitti.

30 Ekim 1918’de Mondros Ateşkesi imzalanarak Boğazların savaş gemilerine açılması, ordunun derhal terhisi, silah ve cephanenin Müttefiklere teslimi gibi çok ağır şartlar kabul edildi. 2 Kasım 1918’de, İttihat ve Terakki liderleri Enver, Talat, Cemal Paşa üçlüsüyle Dr. Nazım, Dr. Şahabeddin Şakir beyler gizlice Avrupa’ya kaçtılar

Mondros Mütarekesi

30 Ekim 1918 tarihinde, Limni adasının Mondros Limanı'nda Bahriye Nazırı Hüseyin Rauf Orbay'ın Başkanlığı'nı yaptığı Osmanlı Heyeti ile İngiliz Amiral Calthorp'un Başkanı olduğu İtilâf Devletleri Heyeti arasında imzalanan Mondros Mütarekesi ile silahlı çatışma sona ermiştir. I. Dünya Savaşını bitiren bu antlaşma aslında çok ağır şartlar taşıyordu. Mondros Mütarekesi aslında Osmanlı Devleti'nin yıkılışını öngörmekte; İtilâf Devletleri'ne Osmanlı Devleti'nin herhangi bir bölgesine, güvenliklerini tehdit edecek bir durum nedeni ile işgal hakkını tanımakta idi.

30 Ekim 1918 tarihinde, Limni adasının Mondros Limanı’nda Bahriye Nazırı Hüseyin Rauf Orbay’ın Başkanlığı’nı yaptığı Osmanlı Heyeti ile İngiliz Amiral Calthorp’un Başkanı olduğu İtilâf Devletleri Heyeti arasında imzalanan Mondros Mütarekesi ile silahlı çatışma sona ermiştir. I. Dünya Savaşını bitiren bu antlaşma aslında çok ağır şartlar taşıyordu. Mondros Mütarekesi aslında Osmanlı Devleti’nin yıkılışını öngörmekte; İtilâf Devletleri’ne Osmanlı Devleti’nin herhangi bir bölgesine, güvenliklerini tehdit edecek bir durum nedeni ile işgal hakkını tanımakta idi.

Mustafa Kemal bu mütareke ile ilgili olarak şunları söylüyordu; Osmanlı Hükümeti bu mütareke ile kendini kayıtsız şartsız düşmana teslim etmeğe muvafakat (razı olma, uygun bulma, olur deme) etmiştir. Yalnız muvafakat etmiş değil, düşmanların memleketi istilâsı için onlara muaveneti (yardımı) de vaad eylemiştir. Bu Mütareke olduğu gibi tatbik edildiği takdirde memleketin baştan sona kadar işgal ve istilâya maruz olacağı şüphesizdir.

Mondros Ateşkes Antlaşması ile İtilâf Devletleri, barış antlaşması’nın imzalanmasını beklemeden, Türk topraklarının taksimine giriştiler. Ateşkes Antlaşmasının 7. maddesi gereğince, bütün bir memleketin işgali için İtilâf Devletleri’ne imkân veriyordu.

Mondros Ateşkes Antlaşması’nın Başlıca Hükümleri;

  1. Çanakkale ve İstanbul Boğazlarının açılması, Karadeniz’e serbestçe geçişin temini ve Çanakkale ve Karadeniz istihkâmlarının İtilâf Devletleri tarafından işgali sağlanacaktır.
  2. Osmanlı sularındaki bütün torpil tarlaları ile torpido ve kovan mevzilerinin yerleri gösterilecek ve bunları taramak ve kaldırmak için yardım edilecektir.
  3. Karadeniz’deki torpiller hakkında bilgi verilecektir.
  4. İtilâf Devletlerinin bütün esirleri ile Ermeni esirleri kayıtsız şartsız İstanbul’da teslim olunacaktır.
  5. Hudutların korunması ve iç asayişin temini dışında, Osmanlı ordusu derhal terhis edilecektir.
  6. Osmanlı harp gemileri teslim olup, gösterilecek Osmanlı limanlarında gözaltında bulundurulacaktır.
  7. İtilâf Devletleri, güvenliklerini tehdit edecek bir durumun ortaya çıkması halinde herhangi bir stratejik yeri işgal etme hakkına sahip olacaktır.
  8. Osmanlı demir yolları’ndan İtilâf Devletleri istifade edecekler ve Osmanlı ticaret gemileri onların hizmetinde bulundurulacaktır.
  9. İtilâf Devletleri, Osmanlı tersane ve limanlarındaki vasıtalardan istifade sağlayacaktır.
  10. Toros Tünelleri, İtilâf Devletleri tarafından işgal olunacaktır.
  11. İran içlerinde ve Kafkasya’da bulunan Osmanlı kuvvetleri, işgal ettikleri yerlerden geri çekilecekler.
  12. Hükümet haberleşmesi dışında, telsiz, telgraf ve kabloların denetimi, İtilâf Devletlerine geçecektir.
  13. Askerî, ticarî ve denizle ilgili madde ve malzemelerin tahribi önlenecektir.
  14. İtilâf Devletleri kömür, mazot ve yağ maddelerini Türkiye’den temin edeceklerdir (Bu maddelerden hiç biri ihraç olunmayacaktır).
  15. Bütün demiryolları, İtilâf Devletlerin zabıtası tarafından kontrol altına alınacaktır.
  16. Hicaz, Asir, Yemen, Suriye ve Irak’taki kuvvetler en yakın İtilâf Devletlerinin kumandanlarına teslim olunacaktır.
  17. Trablus ve Bingazi’deki Osmanlı subayları en yakın İtalyan garnizonuna teslim olacaktır.
  18. Trablus ve Bingazi’de Osmanlı işgali altında bulunan limanlar İtalyanlara teslim olunacaktır.
  19. Asker ve sivil Alman ve Avusturya uyruğundan olanlar bir ay zarfında Osmanlı topraklarını terk edeceklerdir.
  20. Gerek askerî teçhizatın teslimine, gerek Osmanlı Ordusunun terhisine ve gerekse nakil vasıtalarının İtilâf Devletlerine teslimine dair verilecek herhangi bir emir, derhal yerine getirilecektir.
  21. İtilâf Devletleri adına bir üye, iaşe nezaretinde çalışacak bu devletlerin ihtiyaçlarını temin edecek ve isteyeceği her bilgi kendisine verilecektir.
  22. Osmanlı harp esirleri, İtilâf Devletlerinin nezdinde kalacaktır.
  23. Osmanlı Hükümeti, merkezî devletlerle bütün ilişkilerini kesecektir.
  24. Altı vilâyet adı verilen yerlerde bir kargaşa olursa, vilâyetlerin herhangi bir kısmının işgali hakkını İtilâf Devletleri haiz bulunacaktır.
  25. Müttefiklerle Osmanlı Devleti arasındaki savaş, 1918 yılı Ekim ayının 31 günü mahallî saat ile öğle zamanı sona erecektir.

 

Sevr Antlaşması

Sevr Antlaşması Ana hatları 24 Nisan 1920'de San Remo Kanferansı'nda kararlaştırılan Sevr Antlaşması, 11 Mayıs 1920'de incelenmek üzere Osmanlı Hükümeti'ne verilmişti. Antlaşması'nın kabulünü kolaylaştırmak ve Sevr hükümlerini uygulamak üzere, İtilâf Devletleri'nin teşvik ve desteği ile Yunan ordusu da 23 Haziran 1920'de Anadolu'da ve Trakya'da saldırıya geçti. Bursa'nın, Balıkesir'in, Uşak'ın ve Nazilli'nin ardarda işgali ile Sevr'in uygulanmasını sağlamak ve Antlaşma maddelerinde herhangi bir değişikliğe meydan vermemek bu saldırıda esas amaç olmuştu.

Ana hatları 24 Nisan 1920’de San Remo Kanferansı’nda kararlaştırılan Sevr Antlaşması, 11 Mayıs 1920’de incelenmek üzere Osmanlı Hükümeti’ne verilmişti.

Antlaşması’nın kabulünü kolaylaştırmak ve Sevr hükümlerini uygulamak üzere, İtilâf Devletleri’nin teşvik ve desteği ile Yunan ordusu da 23 Haziran 1920’de Anadolu’da ve Trakya’da saldırıya geçti. Bursa’nın, Balıkesir’in, Uşak’ın ve Nazilli’nin ardarda işgali ile Sevr’in uygulanmasını sağlamak ve Antlaşma maddelerinde herhangi bir değişikliğe meydan vermemek bu saldırıda esas amaç olmuştu.

 

Sultan Vahdeddin’in başkanlığında toplanan Şûra-yı Saltanat 22 Temmuz 1920’de “zayıf bir mevcudiyeti, mahva tercih edilmeğe değer” görerek Antlaşma’nın onanmasına karar vermiştir. Tevfik Paşa’nın, Türk topraklarını parçalayan, millî şeref ve haysiyetle bağdaşmayan bu antlaşmayı imzalamaması üzerine Damad Ferit Paşa tarafından görevlendirilen Reşat Halis Bey, Hâdi Paşa ve Rıza Tevfik (Bölükbaşı) Bey Sevr Antlaşmasını 10 Ağustos 1920’de imzaladılar.

Sevr Antlaşması’na göre, Osmanlı Devleti parçalanıyor, Türk Milleti de yasama hakkından yoksun bırakılıyordu.

Rumeli sınırımız aşağı-yukarı İstanbul vilâyeti olarak tayin olunuyordu. Batı Anadolu ( İzmir ve havalisi) Yunanlılara veriliyordu. Güney sınırı ise, Mardin, Urfa, Gaziantep, Amanos dağları ve Osmaniye’nin kuzeyinden geçmekte ve bu sınırın güneyini Fransa’ya bırakmakta idi. Doğuda Bayazıt, Van, Muş, Bitlis ve Erzincan’ı içine alan bir Ermenistan, Irak ve Suriye arasında bir Kürdistan kurulacaktı. Bunun dışında, Türkiye’ye bırakılan topraklar nüfus mıntıkalarına ayrılmakta; İtalyanlar Antalya ve Konya, Fransızlar Adana, Sivas ve Malatya bölgesi üzerinde, İngilizler de Irak’ın kuzey kısmında nüfuz bölgeleri tesis ediyorlardı. İstanbul’da ise hükümet ve padişah oturacak fakat, İstanbul milletlerarası bir şehir olacak, Boğazlar’da ordusu, donanması, bütçesi ve organize kuruluşları ile bir komisyon bulunacaktı. Türklere bırakılan bölge, hakimiyet hakkı en ağır şekilde sınırlanmış, Ankara ve Kastamonu vilâyetleri ve dolayları idi. Sevr’e göre, memleket dahilinde bulunan azınlıklar Türklerden daha fazla haklara sahip oluyor, vergi vermeyerek, askeri hizmet yapmayarak imtiyazlı (ayrıcalıklı) bir durumda bulunuyordu. Türk tabiyetinden çıkanlar birçok yükümlülüklerden kurtuluyorlar, yeniden hiç kimsenin Türk tabiyetine de girmesine müsade edilmiyordu.

Devletin askerî kuvveti, her bakımdan sınırlanarak azamî miktar 50.700 kişi olacak; tank, ağır top, uçak bulunmayacaktı. Askerlik de gönüllü olacak, donanma ise 7 gambot ve 6 torpidodan ibaret olup, donanmada denizaltı da bulunmayacaktı. Diğer taraftan mâlî ve iktisadî hükümler, Osmanlı Hükümeti ile Meclisin yetkilerini hiçe saydıracak şekilde sınırlayıcı ve külfet teşkil eder mahiyette olup, Osmanlı Devleti’ni İtilâf Devletlerinin müşterek sömürgesi haline getiriyordu. İngiliz, Fransız ve İtalyan devletlerinin temsilcilerinden kurulu Mâli Komisyon, Osmanlı Devleti’nin gelir ve giderlerini düzenlemekte ve devletin yetkilerini devletlik sıfatı ile bağdaştırılmayacak şekilde bağlamakta idi.

Sevr Antlaşması’nın Osmanlı Hükümeti’nce imzalanması, Anadolu’daki millî mücadele azmini kuvvetlendirmiş, halkın İstanbul Hükümeti’nden ümitlerini kesmesine neden olmuştur.

Büyük Millet Meclisi 19 Ağustos 1920 tarihli toplantısında, Sevr Antlaşması’nı imzalayan ve bunu onaylayan Şûra-yı Saltanat’ta bulunanları vatana hıyanetle itham ederek vatansız sayılmaları kararını aldı. Aynı zamanda Büyük Millet Meclisi Hükümeti bu antlaşma ile kendini hiç bir surette bağlı görmediğini de ilân etti.

 

Kurtuluş Savaşı

Osmanlı Devleti Birinci Dünya Savaşına Almanya’nın yanında katılmıştı. Ağır ve yorucu savaşlardan çıkmış Osmanlı kuvvetleri savaş sırasında kahramanca çarpışmalarına rağmen, düşman kuvvetlerinin tüm yurdu işgal etmelerine karşı koyamamışlardı. Bu sıralarda imzalanan Mondros ve Sevr Antlaşmaları, Osmanlı Devleti’ni tamamen yok etmeye ve Türk yurdunu parçalamaya yönelik hazırlanmıştı.

Sultan Mehmed Vahdeddin Osmanlı Mebusan Meclisi’nin toplanmasına karar verdi. Toplanan meclis düşman devletlerin görüşleri dışında bir karar alarak Misak-ı Millî’yi kabul etti. Bunun üzerine İngilizler İstanbul’u resmen işgal edip Osmanlı Mebusan Meclisi’ni dağıttılar.

19 Mayıs 1919 yılında Samsun’a çıkarak Millî Mücadele hareketini başlatan Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları Anadolu’daki direniş hareketini örgütlediler. Kongreler, Kuva-yı Milliye direnişleri gerçekleştirildi. Nihayet 23 Nisan 1920’de TBMM’nin Ankara’da açılmasına karar verildi.

Türk milleti, canını ve malını hiçe sayarak girdiği Kurtuluş Savaşı’ndan muzaffer çıkmış, düşmanlar vatan topraklarından atılmıştı. Başkomutan Mustafa Kemal Paşa idaresinde büyük bir zafer kazanılmıştı. Yeni meclis saltanatın kaldırılması ve Osmanlı hanedanının Türk topraklarından çıkarılmasını istemişti. 

Sultan Mehmet Vahdeddin’in İstanbul’dan Ayrılışı 

Hayatını tehlikede gören Sultan Mehmet Vahdeddin, İstanbul'daki işgal kuvvetleri komutanına baş vurarak İngiliz devletine sığınmak istediğini bildirdi. 17 Kasım 1922 sabahı İstanbul'dan Malaya isimli bir İngiliz zırhlısı ile ayrıldı.

 

Hayatını tehlikede gören Sultan Mehmet Vahdeddin, İstanbul’daki işgal kuvvetleri komutanına baş vurarak İngiliz devletine sığınmak istediğini bildirdi. 17 Kasım 1922 sabahı İstanbul’dan Malaya isimli bir İngiliz zırhlısı ile ayrıldı. 

Saraydan ayrılışından sonra Vahdeddin önce Malta’ya, daha sonra Hicaz’a gitti.

Mekke’de bir süre kaldıktan sonra İtalya’nın San Remo şehrine giderek vefatına kadar orada kaldı.

 

Sultan Mehmet Vahdeddin’in Ölümü

Sultan Mehmed Vahdeddin, San Remo'da kalp yetmezliğinden dolayı 15 Mayıs 1926 günü 65 yaşında vefat etti. Vatan topraklarına gömülmek en büyük arzusuydu. Ancak bunun mümkün olmayacağını bildiği için en azından halkı müslüman olan bir ülkenin topraklarına gömülmek istemişti. Şam'daki Selâhaddin Eyyubi Türbesi'ni seçmişti ve bu son arzusuydu.
Sultan Mehmet Vahdeddin’in Mezarı

Sultan Mehmet Vahdeddin, San Remo’da kalp yetmezliğinden dolayı 15 Mayıs 1926 günü 65 yaşında vefat etti. Vatan topraklarına gömülmek en büyük arzusuydu. Ancak bunun mümkün olmayacağını bildiği için en azından halkı müslüman olan bir ülkenin topraklarına gömülmek istemişti. Şam’daki Selâhaddin Eyyubi Türbesi’ni seçmişti ve bu son arzusuydu.

Cenazesi alacaklıların haciz koymaları yüzünden bir süre ortada kaldı. Ancak devrin Suriye Devlet Başkanı Ahmed Nami Bey, olayı duyunca çok üzüldü ve bütün borçlarını ödeyerek, cenazesini Suriye’ye getirtti. Ancak toprağa verilmeyi çok arzuladığı Selâhaddin Eyyubi Türbesi doluydu. Ahmed Nami Bey, Sultan Mehmed Vahdeddin’in cenazesinin Sultan Selim Camii’nin bahçesine gömülmesini sağladı.

 

Mustafa Kemal Atatürk, Sultan Mehmet Vahdeddin’in ölüm haberini alınca:

 

 

Mustafa Kemal, Vahdeddin’in ölüm haberini alınca: “Onurlu bir adam daha vefat etti. İsteseydi Topkapı’nın bütün cevahirini götürür, gittiği yerde kendi ordusunu kurup geri dönerdi” demiştir.

“Onurlu bir adam daha vefat etti. İsteseydi Topkapı’nın bütün cevahirini götürür, gittiği yerde kendi ordusunu kurup geri dönerdi” demiştir.Vahdeddin saltanatını bırakarak, İstanbul’dan nasıl çıktı, nerelere gitti, tekrar padişah olabilmek hülyasıyla ne gibi çalışmalar içinde oldu. Bu arada yaman bir aşkın pençesinde neler çekti ve nihayet günün birinde, bin bir itina ile hazırlattığı baklava tepesinin başına oturamadan nasıl göçüp gitti?Bütün bunları, on sekiz yaşında saraya dâhil olup tam kırk yıl, bir gün bile Vahdeddin’in yanından ayrılmamak suretiyle onun mahrem kalmış hayatının her safhasını bilen ve sonunda da birlikte İstanbul’dan ayrılıp ölümüne kadar yanında bulunan emektarı Tütüncübaşı Kayserili Şükrü Efendi onun hakkında bilinmeyenleri anlatıyor.

Bu eserin ilk bölümü Yirminci Asır dergisinin 31 Mayıs 1956 tarihli 198. sayısı ile 11 Ekim 1956 tarihli 217. sayıları arasında 20 tefrika olarak yayınlanmıştır. Kitabımızın ek bölümünde ise dört kişiye ait farklı metinler yer almaktadır. Bunlardan biri yine Sultan Vahdeddin’in son günlerinin tanıkları olan Refii Cevat Ulunay ve Tank Mümtaz Göztepe ile ismi belirtilmemiş olan bir İtalyan gazetecinin Vahdeddîn ile yaptığı röportaj ve kaynakların ifadesine göre Sultan Vahdeddin’in Mekke’de iken yayınladığı ilk ve tek beyannamedir. Eserin diline ve imlasına müdahale edilmemiştir. Anlamı bilinmeyen ya da açıklanma ihtiyacı duyulan kelime, kavram, yer ve şahıs adları gerek dipnotlarla gerekse köşeli parantezler içindeki açıklamalar ile izah edilmiştir. Kitapta tefrika metinde yer almayan bazı başlıksız yazılara başlıklar tarafımızdan konmuştur.

 

 

 

Bu kitapta Vahdeddin’in son günleri hakkında şimdiye kadar kulaktan dolma, ezbere, masa başında yazılanların tamamıyla aksine bilgiler bulacaksınız.

 

 

 

 

You may also like

Share

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here